İçimizdeki beyinsizler yüzünden…
Çarşamba günü Bağdat’ta bir doğumevi,
muhtemelen Türkiye hava sahasından geçen B-52’lerce bombalanırken, Powell ile
Gül el ele tutuşarak girdikleri yemek salonunda zeytinyağlı enginar yemekle ve
gülüşmekle meşguldüler. Aynı günün gecesinde Basra, Necef, Kerbelâ yanarken anlı
şanlı politikacılar, kerliferli savaş karşıtı kalemler, milli maç narkozuyla
uyuşmuş hâlde idiler. Irak’ta olan bitenlerin intikamını Newcastle’de bir düzine
baldırı çıplakla almaya gittiler zâhir! Tek cümle ile vaziyet şu: Hüsn-i zanlar
kırılıyor, ümit kredileri tükeniyor. Alnı secdeye değen hükümet üyeleri
Irak’taki katliâmlarla ilgili tek kelime etmiyorlar; ayak topuna tükettikleri
nefesi, Iraklı masumlardan esirgiyorlar. Yazık! Ampulün feri azaldı; voltaj
düşüyor, acilen enerji takviyesine ihtiyaç var!
DİPLOMASİ TUZAĞI
Kirli diplomasi oyunları, çok ehl-i dîni oyuncağa çevirdi tarihte. “Ağızlarıyla
sizi hoşnûd ederler, fakat kalpleri (buna) yanaşmaz” (Tevbe/8) meâlindeki
âyetten ders almamanın cezâsı bu hazin hâl. Şimdilerde yine, vahşi bir saflık
görünümü veren ve gözlerinde ancak akşamları hayvanlarda görülen parıltılar
dolaşan ABD’li etkili yetkili bildik numaralarla bir günde memleketi zulmüne
daha çok ortak edebiliyor. Hava sahasını açmak yetmezmiş gibi bir de karadan
ikmâl desteği koparabiliyor meselâ. Hâdiseler ittihad-ı İslâm kapılarını biraz
daha aralamışken, hilâfetin merkezinden Bush’un ateşine odun taşımak ne utanç
verici!
BAĞDAT DUVARLARINDAKİ YAZI
Hâfızasını kaybeden bir millet için târihin ne ehemmiyeti var! Ama tarih bu işte,
hatırlasan da hatırlamasan da, şâyet ders alınmamışsa tekerrür ediyor. 19.
yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başında, Ulu Çınar’ın sekerât vaktinde Körfez yine
kaynamıştı. İngilizler yine tüm Ortadoğu’da ajanlarıyla, askerleriyle fink
atıyorlardı. Umm Kasr, Safvan, Necef, Kerbelâ ve Bağdat yine harbin adresleriydi.
Ancak bir farkla: Irak çöllerindeki Müslüman ayak izleri bizim, yani Osmanlı’nın
ayak izleriydi. Tarihçiler, 1915 yılı Haziran ayında Bağdat duvarlarında şu
ilanın görülmeye başlandığını kaydederler: “Bütün Müslümanlar cihada
katılmalıdır. Zira Türkiye, şeytan ile deniz arasında kaldı!” Şeytan aynı şeytan,
deniz aynı deniz. Arada kalanlar bu sefer masum Iraklılar. İstanbul duvarlarına
yazılacak yazılar da belli o zaman...
KÖTÜ ÂLİMLER İŞBAŞINDA!
Târih sadece harb meydanlarında ve diplomaside tekerrür etmiyor. Hâfızası
kuvvetli olanlara “Ben bu sahneyi daha önce görmüştüm!” dedirten diğer bir sebep
de, İslâm âlemindeki bazı ulemânın acîb ve garîp ahvâli. ‘Ulemâi’s-sû’ (kötü
âlimler) takımının nesli hiç tükenmeyecek anlaşılan. Hani şu, asrın başında
batınlarını haramla doldurmak için bid’alara fetvâ veren bildik güruh. Hani her
deccal tıynetindeki zâlimin mutlaka yanında birkaç numûnesini bulundurmayı ihmâl
etmediği hâinler var ya?. Hatırladınız değil mi dışı mamur içi harâp bu tipleri?
İşte bu ‘ulemâissû’ sınıfı, yine iş başında bugünlerde. Kimi, bir çuval Amerikan
dolarının yüzü suyu hürmetine zulme fetvâ veriyor. Kimi, târih yapraklarını
karıştırıp Müslüman devletlerin birbiriyle yaptığı savaşları hatırlatıp “Onlar
da mı cihaddı?” türü fitneler yumurtluyor. Kimi de “Bush zâlimse, Saddam da
zâlim!” deyip, sanki hep İstiklâl harplerini zâlim olmayanlar idare edermiş gibi,
sinsice Amerika’nın yanında olmayı salık veriyor…
PAPATYA BİÇENLER NE BİÇER?
“Mesken, sâkinlerinden daha ziyâde yaşar” kaidesinin istisnâlarıdır son asrın
savaşları. “Kalenin ömrü kaleye sığınanlardan daha uzundur” diyebilmek ise artık
mâzide kaldı. Tonlarla ifade edilen ağırlıktaki bombalara ‘papatya-biçen’ adı
veriliyor bugün; pek tabii papatya biçmiyor bu meretler, Hüseyinleri, Fâtımaları
katlediyor! İçimizdeki bazı bedbahtlar da global bahçıvanların makaslarını
keskinleştirmekle meşguller!
Arâf sûresindeki şu duâyı şimdi değil de ne zaman edelim?.. “İçimizdeki bazı
beyinsizlerin yaptıkları yüzünden bizi helâk mı edeceksin Allah’ım? (Helâk etme
yâ Rabbi!)”
Ahmet Muhsin Meriç 7 Nisan 2003 Vakit