“Vız vız jive hingivîn jimin”
Bir an için, ölümcül bir illete müptelâ
olmuş da derdine devâ, hastalığına şifâ olacak yegâne ilâcı elinde bulunduran
tuzu kuru, kibir küpü bir eczâcının önündeki hastanın minnettar, mahcup, bir o
kadar da çaresiz ve izzetsiz tavrını hayâl eder misiniz lütfen?.. Sonra da
seksen bilmem kaç küsur senedir şu memleketi idare etme bahtiyarlığına erişen
yahut aziz milletimizi aydınlatmak misyonunu deruhte eden zevâtın batı
ülkelerinin idarecileri ve filozofları karşısındaki sokak dilencilerini andıran
zelil ve rezil hallerini gözünüzün önüne getirin… Ardından sorun kendi kendinize:
“Bize ne oldu? Onlarda olup da biz de olmayan ne var? Kimin malını kimden ve
niçin ithâl ediyoruz biz?”
Bu soruların cevapları sizi Irak’a götürecek, Bağdat’ın ayaklarındaki
prangaların markasını okutturacak, mübârek şehirleri puthâneye çeviren kapkara
heykellerin yıkılış formüllerine ulaştıracak, Ankara’yı tanıttıracak, Şam’ın
korku dolu gözleri ile göz göze getirecek, Doğu Türkistan’ın acılarının
kaynağını keşfettirecek, Filistin’i yağma eden lânetli güruhun son ferdi
kalmayıncaya kadar niçin savaşmamız gerektiğini öğretecek…
İTHÂLÂTPERESTLİK!
İthâl mala oldu bitti meraklıyızdır biz, daha doğrusu marifetlerimizi
unuttuğumuz, servetlerimizi kaybettiğimiz, miraslarımızı har vurup harman
savurduğumuz için ithâlatperest bir kavim olduk çıktık sonunda. Hatta
ithâlatperest kavimler topluluğu!.. İnsanın değerini âleme ta’lim ettiren İslâm
değildi sanki! İnsanlığı karanlıktan, manasızlıktan, perişanlıktan,
başıboşluktan Kur’ân kurtarmadı sanki! Adâlet, müsamaha, hürriyet, medeniyet,
yardımlaşma, dayanışma gibi hasletler Mekke’nin, Medine’nin, Bağdat’ın,
İstanbul’un, Endülüs’ün nûrâni, ulvî meclislerinde değil de Londra’nın, Paris’in,
Washington’un, Berlin’in süflî ve günah kokan pavyonlarında üretildi sanki!
Öyleyse nasıl oldu da Batı’dan karakter dilenir olduk? Ne tür bir efsûna maruz
kaldık da ‘insan hakları’ karnemizi Berlin’den, Paris’ten alır olduk? Bir
zamanlar âleme medeniyet ve ilim ihrâç eden Bağdat’a kim, hangi cür’etle ve
hangi cesaretle özgürlük ve -her ne demekse o- demokrasi getirmeye kalkışabildi?
Bu işte bir terslik olduğu muhakkak… İman kaybedilince izzet de kaybediliyor
demek ki. İman zayıflayınca gayret de sönüyor demek ki. İman zaafiyeti eldeki
serveti de yiyip tüketiyor demek ki. Her şeyi tepe taklak ediyor: Giyinik
olanlar kendilerini çıplak hissediyorlar, çıplak olanlar kendilerini giyinik
biliyorlar… Aç olanlar tok, tok olanlar aç zannediyorlar kendilerini… Zengin
olanlar kendilerini fakir, fakir olanlar kendilerini zengin görüyorlar… Fâni
olanlar kendilerinin lâyemût yani ölümsüz oldukları zehâbına kapılıyorlar…
BAL HIRSIZLARI VE HAYASIZ ARILAR
Vaziyet böyle olunca; elindeki servete sâhip olamayınca, elindeki cevherin
kıymetini bilemeyince, sâhip olduğu hakiki medeniyetin farkına varamayınca
Müslüman ülkeler ve halklar, gözlerini alçaltıcı bir aşağılık kompleksiyle
batıya çeviren ve o cihetten gelen her şeye –hâşâ- ‘kutsal vahiy’ gibi yapışan
ucûbe-i hilkat bir sınıf doğdu: Hayâsız arılar sınıfı! Mübârek arının hayâsızı
mı olur? Olmaz elbette; bu sadece bir teşbihin parçası, anlatalım…
Muhâkemât’ta Kürtlerin meşhur bir edebî hikâyesi geçer… Alo isminde bir adam
varmış. Bu adam bal hırsızlarmış. Bu adama, yaptığı işi bilenler: “Hırsızlığın
ortaya çıkacak!” demişler. O da aldatmak için boş peteğe yabancı arıları
doldurmuş. Çaldığı balları da başka bir petek de saklarmış. Biri sorduğu vakit
de “Bu, bal mühendisi arılarımın sanatıdır” dermiş. Sonra da arıları ile
konuştuğu vakit ortak bir dil ile onlara “Vız vız jive hingivîn jimin” dermiş.
Yani “Tanin (vızıltı) sizden, bal benden…”
Şimdi ‘bal hırsızları’ ile onların bu cürümlerini binbir türlü tezvirât ve
gürültüleriyle örtbas eden hayâsız arılar takımı gözünüzün önünde bir bir
canlanıyordur herhâlde. Bu arıların işi, sihirli medyalarıyla, yalancı
dilleriyle, satılık kalem ve kafalarıyla Müslümanları mankurtlaştırmak,
hafızaları iğdiş etmek, Coni postalını öpebilecek uysallığa ulaştırmak, elindeki
nûrânî ve Kur’ânî serveti, şifâlı ve mucizevî manevî balı unutturmak! Neticede
Müslümanları asrın bal hırsızlarına muhtaç ve mahkûm etmek! O kadar ki, kendi
kardeşini kendi can evinden bombalattırmak, katlettirmek!
Irak’a yapılan saldırı sayesinde bu hayasız arılar takımının yeni yetme
veledlerini tanıma fırsatı yakaladık! Elek sür’atle çalıştı!..
Artık yeni güne bakma vakti. Yeni gün, esâret altındaki Kudüs’e kardeş Bağdat’ın
zincirlerini kırmak için gayret günüdür. Direniş ve diriliş günüdür. İttihad-ı
İslâm’ın tesisi için gayret ve duâ günüdür.
Ahmet Muhsin Meriç 14 Nisan 2003 Vakit