ÜRKEK CEYLAN

 

 

   Bugün müslümanları en yakından ilgilendiren meselelerden birisi de, yapılan baskılara ve zulümlere karşı taviz vermeden ayakta kalma çabasıdır. Bugün müslümanlar çok zor bir dönemden geçmektedirler, sanki ölüm kalım savaşı. Başka bir ifadeyle Hz. Muhammed (s.a.v.) bir hadis-i şerif’lerinde buyurduğu, ,,Ahir zamanda iman bir kor (ateş) gibi olacak, müslüman imanı muhafaza etmeye çalışsa eli yanacak, elinden bıraksa imansız kalacak!” dönemdeyiz. Evet kelimenin tam manasıyla şu dönem hadis-i şerif’in târif ettiği zaman da bulunmaktayız. İşte safların tam netleşeceği bir dönemden geçmekteyiz. Bu dönem müslümanı kâfirden, mü’mini münafıktan, akı karadan samimiyi samimiyetsizden, vefalıyı vefasızdan, dostu düşmandan ayıran bir dönem! Diğer bir ifadeyle çetin bir imtihan döneminden geçilmekte!..

   Bu geçiş döneminde müslümanların ne yapmaları, nasıl hareket etmeleri gerekir? Müslümanlar inzivaya çekilip olayları uzaktan mı takip edecek, yoksa mücadeleye devam mı edecektir? Davetçi, müslümanları içinde bulundukları bu durumdan çekip koparmak için çalışmak gerektiğini hissetmelidir. Davetçi işin getirdiği zorluk ve yorgunlukları yüklenmenin İslam yolunda ilerlemek için zorunlu olduğunun idrakinde olamalıdır.

   Faal davetçilerin dışında kalan müslüman halka gelince, onlar bilerek ve isteyerek yoldan çıkmamışlardır. Düştükleri durumun kendi kötü iradeleri ile yaptıkları bir tercih sonucu olmadığında şüphe yoktur. Onlara içinde bulundukları durum, yaşadıkları cahilî hal açıklandıktan sonra, ümmeti yeniden son cahiliyetinden önceki müslümanlığına döndürmek yolunda İslam davetçilerine katılacak, İslami hareket çizgisinde yürüyecek ve onun yörüngesinde hareket edeceklerdir.

   Böyle ülvi bir vazife karşısındaki İslam davetçisi, bir defa daha durup  düşünecek ve işin Hz. Ömer (r.a.)’ın dediği gibi gerçekten zor olduğunu görecektir. İslam ümmetinin büyük gücü küçülmüş, düşmanların küçük kuvvetleri büyümüş, dost bildiği yakınları yabancılaşmıştır. Şimdi ne yapacak?..

   Mücadeleyi bırakacak mı?.. Yoksa onu ileriki günlere mi erteleyecek?..

   Hayır!..

   Terk etmek yok! Çünkü onun sistem ve stratejisinde ne bir yanlışlık vardır, ne de eksiklik. Bu madde ve şehvet çağında Kur’an’ı terennüm eden Özgür gençliğin varlığı, bu yolun mükemmelliğinin delilidir. Gençlerin oluşturduğu bu küçük halkalar büyüyecek, sabır ve tahammül tüm kapalı kapıları aralayacaktır. Mücadeleyi ileriki günlere ertelemeyecektir; Çünkü zamanın geçmesi onun için iyi değildir. Geçen zaman onun aleyhinedir. Bu cahilî durumdan vakit kaybetmeden kurtulmaya çalışmaktan başka bir çare yoktur!

   ,,Uzun müddet yanlış yolda olmak kadar hiç bir şey insan fıtratını bozamaz. Bu kötü hal ruhun faziletlerini silip götürür, mukavemetini keser, onu kötülüklerle doldurur ve tembelleştirir!” (Fi-Zilal’il-Kur’an, 1/9)

   Öyleyse beklemenin hiç bir faydası yoktur! Tek çare İslam davetçilerine katılıp özgürler kafilesini genişletmektir!

   İslam davetçilerinin yanında müslümanların büyük bir kesimi gaflet içindedir. Bu durum onları gün geçtikçe tüketip helake sürüklemektedir. Bunlar ya Allah (c.c.) yolunda çalışmanın ilmini bilmiyorlar, ya da biliyorlar da korkuları veya servet hırsları ve dünyevî menfaatleri kendilerini çalışmanın gerektirdiği fadakârlıklara katlanmaktan men ediyor. Böylece de evlerinde ve mescidlerinde pinekleyip duruyorlar. İslam için ağlıyorlar, ama aynı zamanda gençliği küfür, laisizm, komünizm, demokrasi ve varoluşculuk davetçilerinin ve onları fesada, zina, uyuşturucu, azgınlık ve eğlenceye, kısaca şehevî hayata sürükleyenlerin eğitimine bırakıyorlar.

   Bu ehl-i salât ve ehl-i gayret olup müslümanların içine düştüğü gidişe de çok üzülen müslümanlar, fıkıh ve zühd kitaplarını okuyorlar. Fakat sanki azimetleri, gözlerinin sahabe döneminden, yaşadığımız bu kötü günlere kadar yüzyıllardır yükselen bu sayhalara takılmasına yetmiyor. Onları İslam için çalışmaya, insanlara onun evrensel mesajını ulaştırmaya, gafilleri uyarmaya sürükleyemiyor. Köşelerde pinekleyip hareketten geri durmaları yetmiyormuş gibi, cihad ve gayrete karşı çıkmaktan vazgeçmelerini de sağlayamıyor.

   Ne katil bir üzüntü!.. Ne tercihe değer bir kulluk örneği!.. Ne kötü bir bid’at!.. Hepsi de ihlas ve hüsn-ü niyyetle yükseğe en yükseğe yücelmiş...

   Bu arada Abdullah ibni Mesud (r.a.) zamanında, bir grup insan Küfe’den çıkıp yakın çevresinde, tenha bir yerde ibadete koyulmuşlardı. Bunu duyan Abdullah ibni Mesud (r.a.) doğruca yanlarına gitti. Onu sevinçle karşılayan bu âbidlere, ,,Sizi bu yaptığınıza iten sebep ne?” dedi.

   Onlar da, ,İnsan kalabalıklarından uzaklaşıp, ibadet etmeyi tercih ettik!” dediler.

   Bunun üzerine Abdullah ibni Mesud  (r.a.), ,,Herkes sizin yaptığınızı yaparsa düşmanla kim savaşacak? Siz şehre geri dönmeyinceye kadar buradan gitmeyeceğim!” buyurdu.

   Öte yandan evinde rahat oturmak da -mescidlerde uzlete çekilmekten sonra- kamil müslümanların vasıflarından uzak bir durumdur. Bunun için sahabe-i kiram, evinde oturup hanımına ve çoluk-çocuğuna gereğinden fazla vakit ayıran, bu yüzden de emr-i bil-mâruf ve nehy-i anil-münker’i terkeden ve tağutlara karşı savaşılan saflarda alması gereken yeri boş bırakanlara şiddetle karşı çıkarlardı. Hatta bu hususta Talha bin Ubeydullah el-Kureyşi (r.a.)’ın rivayetine göre, ,,En azından insanın evinde oturması, ona ayıp (kusur) olarak yeter!”

   Bu hususta İmam-ı Gazali şu hükmü bildiriyor: ,,Şunu iyi bilin ki, evinde oturan insan dünyanın neresinde olursa olsun, bu zamanda münkerden uzak olamaz. Çünkü insanları irşaddan; onlara dinlerini öğretmekten ve mârufa sevketmekten geri durmanın sonucu olarak insanların çoğu Şeriat’ı bilememekte, hatta şehirlerde yaşadıkları halde namazın şartları gibi konularda  dahi cahil kalmaktadırlar.”

   Aslında bir beldenin her mescid ve mahallesinde ve çevresindeki her köyde halka dinini öğreten bir fakihin bulunması vacibtir. Her fakihe de farz-ı kifaye olarak kendi beldesini irşad etmekten başka, beldesinin çevresindeki yerleşim merkezlerine çıkıp, oralarda yaşayan insanlara hiç ayırım yapmadan dinlerini ve bu dinin gereklerini öğretmesi farzdır.

   Mevzumuzu şimdilik Abdulkadir Geylani ve Ahmed bin Hanbel’in davetçiler hakkındaki şu sözleriyle bitirelim:

   ,,Kulun kalbi Allah yolunda sağlam olup O’na yakınlaştı mı,  Allah (c.c.) ona dünyanın her yerinde mülk ve otorite verir. Onu davetçilik şerefiyle şereflendirir. Ona batıl ehlinin yapacağı eziyetlere karşı sabır verir. Sonunda da batılı değiştirip yerine hakkı kâim kılma zafer ve şerefini bahşeder!”

   Ahmed bin Hanbel,

   ,,Allah’ın davetini yaymak görevi, O’nun bir lütfudur! Allah (c.c.) bu lütfu kalbinin sağlamlığı ile bilinenlere bağışlar. Bu görev bir külfet değil bizatihi bir şereftir. Allah (c.c.) o kimseye batılı değiştirip yerine hakkı kaim kılmak şerefini vermiştir.

   Batıl değişmelidir! Onu değiştirecek olan da İslam davetçisidir. Onunla savaşacak, onu öldürüp yerin dibine gömecektir!

   Fakat sen batılın kendiliğinden yerini sana bırakmasını bekler, onunla diplomatik ağızdan konuşup anlaşmaya çalışırsan, hiç bir şey de elde edemezsin! Çünkü, batıl ancak davet kanunlarının galibiyetiyle yok olur!

 

Bünyamin N.