Bismillahirrahmanirrahim
"Onlara (şu) iki adamı örnek ver: Onlardan birine iki üzüm bağı vermiş, ikisinin de etrafını hurmalarla donatmış, aralarında da ekin bitirmiştik. Her iki bağ da ürününü vermiş ve ondan bir şeyi eksik bırakmamıştı. Aralarından bir de ırmak fışkırtmıştık. Onun başka ürünleri de vardı. Arkadaşıyla konuşurken ona dedi ki: "Ben malca senden daha zengin, adam bakımından da daha güçlüyüm." Kendine zulmeden biri olarak bağına girdi ve dedi ki: "Bunun asla yok olacağını sanmıyorum. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Rabbime döndürülsem bile muhakkak bundan daha hayırlı bir sonuç bulacağım." Arkadaşı onunla konuşarak dedi ki: "Seni topraktan sonra nutfeden yaratan, sonra da düzgün bir adam kılığına koyan Rabbini inkar mı ettin? Ama, O Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam. Bağına girdiğin zaman: "Maşallah (Allah'ın dilediği olmuş), kuvvet ancak Allah'tandır" demeli değil miydin? Eğer beni mal ve evlat bakımından senden daha az görüyorsan; Umulur ki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir, onun (seninkinin) üzerine de gökten yıldırımlar gönderir ve böylece kaygan bir toprak halini alır. Yahut suyu yerin altına çekilir de onu bir daha ara(yıp bul)maya güç yetiremezsin." Derken ürünleri kuşatıldı ve onun için harcadıklarına (içi giderek) avuçlarını ovuşturmaya başladı. (Bağın) çardakları yıkılmış durumdaydı. Kendisi de: "Keşke Rabbime hiç kimseyi ortak koşmasaydım" diyordu. Ona, Allah'tan başka yardım edecek birileri yoktu; kendi kendine de yardım edemedi. İşte burada velayet (dostluk, yardım) Hakk olan Allah'ındır. O'nun vereceği sevap da daha hayırlı, sonuç da daha hayırlıdır." (Kehf, 18/32-44)
Şüphesiz mal ve varlık sahibi olmak bir suç değildir. Bir lokma, bir hırka felsefesinin de ilim adamlarımızın benimsemediği bir felsefe olduğunu vurgulamamız gerekir. Ama zenginliğin Allah tarafından bir lütuf olduğu gibi aynı zamanda bir imtihan olduğunu da unutmamak gerekir. Bu açıdan varlık sahibi müminlerin sorumluklarının bilincinde olmaları, Allah huzuruna yüz akıyla çıkabilmek için üzerlerine düşen görevi tam olarak yerine getirmeleri gerekir.
Zenginliğin imtihan olması iki yöndendir. Bir yönü nefisle, diğer yönü ise sahip olunan mal varlığıyla alakalıdır. Nefisle alakalı yönüne yukarıda Kur'an-ı Kerim'den aktardığımız kıssada çok bariz bir şekilde işaret ediliyor. "Bu kıssada, başlangıçta ahiret konusunda tereddüdü olan birinin tavırlarına işaret ediliyor. Dolayısıyla onun tavırlarını iman sahiplerinin tavırlarıyla kıyaslamak isabetli olmaz" diyenler olabilir. Ancak küfür ehlindeki bazı nefsani hastalıkların, nefis terbiyesinden yoksun iman sahiplerinde de görülebildiğini, bu hastalıkların birtakım ortak yanlarının bulunduğunu ancak dışa yansımalarının farklı olduğunu söylemek zorundayız.
Zenginlikle ilgili nefis hastalıklarından başta geleni böbürlenmek ve başkalarına tepeden bakmaktır. Ne yazık ki, buna ben şahsen değişik vesilelerle şahit oldum. Şunu söyleyelim ki insan, mütevazi, insanlara tepeden bakma hastalığına yakalanmamış zenginlerle otururken bulduğu huzuru bu hastalığa yakalanmış olanlarla oturduğu zaman bulamıyor. Yukarıdaki kıssayı dikkatlice okuduğumuz zaman, böbürlenmenin ve başkalarına tepeden bakmanın arkadaşlık ilişkilerini de nasıl olumsuz etkilediğini görürüz. Fakat bundan daha önemlisi insana kulluk sorumluluğunu unutturması, kulluk bilincinden uzaklaştırmasıdır. Çünkü tekebbür, kendini beğenmişlik ve Allah'ın kullarına yüksekten bakmak kulluk bilincine aykırıdır. Ayrıca unutmamak gerekir ki, her ne kadar insanlar, mala servete önem veriyorlarsa da, zenginlik Allah katında üstünlük kazandırıcı bir sıfat değildir. Hepimizin bildiği üzere Yüce Allah üstünlük ölçüsü olarak takvayı belirlemiştir. İnsanın kendisine lütfedilen zenginlikle de takvasına bir şeyler katması mümkündür. Bunun için en başta, çağımız zenginlerinin birçoğunun yakalandığı tekebbürden kendini koruyarak tevazuyu kuşanmak suretiyle takva yolunda en önemli adımı atması gerekir. Ondan sonra da, aslında kendisinde bir emanet olan malla ilgili sorumluluklarını yerine getirmek suretiyle takvasını pekiştirebilir, böylece Allah katındaki derecesini yükseltebilir.
Malla ilgili sorumlulukların yerine getirilmesi hususuna biraz sonra temas edeceğiz. Ancak ondan önce malın insanda bir emanet olması konusuna bir kez daha dikkat çekmek istiyoruz. Yukarıda aktardığımız kıssada kendisinden söz edilen birinci şahsın: "Bunun asla yok olacağını sanmıyorum. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Rabbime döndürülsem bile muhakkak bundan daha hayırlı bir sonuç bulacağım" sözleri özellikle aktarılıyor. Ne yazık ki bu, günümüz zenginlerinin de birçoğunun yakalandığı bir hastalıktır. İman sahibi zenginler böyle düşünmeseler de birçokları ellerindeki malın bir emanet olduğu üzerinde düşünmek istemez, mal varlığı üzerindeki tasarruf yetkisi konusunda son derece hür ve serbest olduklarını düşünürler. Bu yüzden müreffeh ve lüks bir hayat yaşama konusunda kendilerini son derece serbest hisseder, esas olanın kazançlarına haram karıştırmamak olduğunu, buna dikkat ettikten sonra harcama yetkilerinin tartışılamayacağını düşünürler. Oysa mümin malının, hem nereden kazandığının hem de nereye harcadığının hesabını vereceğinin bilincinde olmalıdır. Toplumsal konumu, içinde bulunduğu çevre ve iş hayatı onun için, toplumun diğer kesimi açısından lüks sayılabilecek bazı harcamaları zorunlu kılıyor olabilir. Ama bu konuda sınır tanımama, her şeyi dünya hayatından ibaret gördüklerinden dolayı dünyadaki rahatları için su gibi para harcayanlara özenme saplantısına düşmemek gerekir.
Kişinin elindeki malıyla ilgili sorumluluklarına dair ilmihal bilgileri vermemiz için sayfalarımız müsait değil. Zaten fıkhi kaynaklarımızdan bu konuda yeterince bilgi edinmek mümkündür. Biz sadece bu konuyla ilgili bazı ahlaki hususları hatırlatmakla yetineceğiz.
Bu yazı Vahdet.com'dan alınmıştır