Bu Şarkı böyle
bitmemeliydi!...
Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma - 26 Mart 2003
Yıllar ne çabuk geçti... Malum şarkının sahibi henüz kırk yaşlarına gelmemişti ki, Amerikan emperyalizmi Bağdad’ı bombalıyordu. Dünya tarihinin ihtiras sembolü Bush, kendi çıkarlarına alet ettiği Kuveyt için(!), Dicle kenarında Müslüman kanı içiyordu... Bütün dünya Müslümanları gibi, Türkiye Müslümanları da lanetliyorlardı Bush’u, ve onun hempâlarını... O zamanlar T.C. Hükümeti’nin başında Turgut Özal vardı.. Ve ne garip bir tevafuksa, İçişleri Bakanı, bugünkü İçişleri Bakanıydı.
İşte o zamanlar, yıldızı her gün daha iyi
parlayan bir genç vardı ki, o da Bağdad’ta yapılan zulme karşı çıkıyordu.
Şiirler okuyor, “Zulmü alkışlayamayacağını” söylüyordu... Yakışıklıydı, dava
adamıydı; davasından ödün vermek mi? Asla düşünmediği bir eylemdi... Anadolu’yu
geziyor, ezilmişlerin evlerine konuk oluyordu... Ramazanlarda zenginlerin değil,
fakirlerin sofralarına koşuyor, onlarla dertlerini paylaşıyordu... Derken Allah,
her kuluna verdiği gibi, ona da daha güzel hizmet edebilmenin kapılarını açtı;
onu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına getirdi... Artık imtihanın zor
aşamaları başlıyordu... O zorlu dönemde, pazardan geçince hamallarla
kucaklaşıyor; sokak başlarında güller satan Çingene kızlarından güller satın
alıp, gönüllerini fethediyordu... Toplumla o kadar içiçe oldu ki, onunla aynı
inancı paylaşmayanlar dahi önünü kesiyor, sevgilerini ifade ediyorlardı.
Şöhret basamaklarını yukarı doğru
tırmanırken, Siirt’e gitti. Siirt Cumhuriyet Meydanı, hiç bir zaman görmediği
bir kalabalıkla karşıladı onu... Her tandanstan insanlar doluşmuştu meydana...
Ve o, hepsinin gönlünü fethediyordu... Öylesine ki, o kalabalığı ve önünde göğe
doğru uzanan ince minareleri görünce, minarelerden yayılan manevi rüzgâra
kapıldı; ve bir şiir okudu...
İşte ne olduysa, o şiirden sonra(!)
oldu... Mahkemeler, kanunlar, ceza evi...
Bütün bunlar, geçirmekte olduğu imtihanın
değişik merhalelerinden başka bir şey değildi...
Hapishâne serüveni, daha bir popüler hâle
getirdi onu... Dağ, taş onu seviyordu...
Ve nihâyet, Hasta Başbakanın idâresinde
yoluna devam edemiyeceğini anlayan Türkiye, seçim kararı aldı...
Ülke o denli sıkıntıya girmişti ki,
herkes, “Şu delikanlı gelsin de bizi kurtarsın!” diyordu...
Ve o “herkes” ona karşı görevini yaparak,
Genel Başkanı olduğu partisini görülmemiş bir oy farkıyla iktidara getirdi.
Bütün bunlar olurken, Amerikan Başkanı
Bush, Şaron’un teşviki ile Irak’a saldırmaya hazırlanıyordu... İsrail’in önü
açılacak; bu vesile ile bozulmakta olan Amerikan ekonomisine, Irak işgal
edilerek bir kaynak bulunmuş olacaktı.
Ne varki bu savaş, Türkiye’ye rağmen
yapılamazdı... Biraz tarih, ve strateji okuyanlar, bunun neden öyle olduğunu çok
iyi bilirler, Nitekim Beyaz Saray’ın en etkin isimlerinden birisi olan Perle de,
“Türkiye’siz Irak’a saldırmayı hâyal bile edemeyiz!” açıklamasında bulundu ki
bu, çok doğru bir tesbittir.
Ve Bush Tayyip Bey’i Amerika’ya davet
etti...
Tam o sırada, “Aman Tayyip Bey Bush’a
dikkat!” şeklinde bir uyarı makalesi yazarak, savaşın neden Türkiye’siz
olamayacağının argümanlarını sıraladık.
Tayyip Bey Bush’la neler konuştu, benim
makalemi gördü mü, bilmiyorum. Fakat başından beri savaşın seyri, Amerika’nın ne
kadar Türkiye’ye muhtaç olduğunu gösterdi.
Birinci tezkere ile Amerikalılara üslerde yer verilip, üsler üzerindeki tasarruflar sağlanınca, Amerika bundan cesaret alarak, ve başka tezkere de beklemeden, Mardin’e, Urfa’ya asker ve mühimmat taşımaya başladı. Hatta Meclis Başkanı Bülen Arınç’ın, bu manzaralardan tüyleri ürpermişti...
Amerikan askerlerinin Türkiye’de
konuşlanmalarını sağlayacak olan ikinci tezkereye “çantada keklik” gibi bakan
Amerika ve T.C. Hükûmeti, umulmadık bir netice ile karşılaşınca, işler karışır
gibi oldu. Ama Amerika, istediğini yapıyordu.
Bu mahut tezkere geçmeyeceği için,
Başbakan olan Tayyip Bey tezkereyi biraz değiştirerek “güven oyu”na çevirdi; ve
tezkere oylamasının olumlu neticelenmesinden sonra, Amerikan uçaklarına hava
sahası açıldı. Amerika da Irak’a vurmaya başladı...
Bütün ajansların bildirdiklerine göre,
Kuzey Irak’ı bombalayan uçaklar ya Türkiye’den/İncirlik’ten kalkıyor; ya da
başka yerden(?) gelip Türkiye Hava Sahası’nı kullanarak, Musul’a, Kerkük’e ateş
yağdırıyor...
Savaş, Amerika’nın, İngiltere’nin,
İsrail’in, hatta “bir an önce Irak bombalansın” diye iştahları kabaran
Türkiyedeki “kiralık Amerikalılar”ın bile beklemediği bir şekilde gelişince,
Amerikan askerinin tekrar Türkiye üzerinden Irak’a girmeleri gündeme geldi.
Şimdi bu kritik saatleri bekliyoruz:
Bakalım “onur” ve “onursuzluk” pazarlığı nasıl neticelenecek?
. . .
Gurbet elde, televizyon ekranlarından,
Bağdad’ta, Basra’da, Necef’te, Kerbelâ’da, evleriyle birlikte yok edilen
insanları, cennete doğru taşınan tabutları, ortada kalmış ağlayan yaralı
bebekleri, evlatları için feryad eden anaları, çaresizlik içinde Allah’a
yalvaran ihtiyarları, virâneye dönmüş camileri, çamurlar içerisinde kalmış
rahleleri, çölde vurulmuş develeri, bir biri ardına devrilen evleri görünce; bir
zamanlar ezilmişlerden, mazlumlardan yana olup, o ülküleri için şarkılar,
şiirler okuyan, ve fakat şimdilerde, bütün dünyanın lanetlediği savaşta, “biz
koalisyonun içerisindeyiz” diye gururlananı görüyorum da, “Ya Rabbi bir insan bu
kadar değişebilir mi?” diye soruyorum kendi kendime; ve AK Parti içerisinde,
bir-iki $ için vicdanlarını tatile çıkararak, Amerikan savaş uçaklarına hava
sahalarını açmaya vesile olan parmaklarının cehennemdeki hâllerini
düşünüyorum... Onların içerisinde, bir zamanlar, Bosna Savaşı sırasında
Sırplar tarafından tecavüze uğrayan müslüman kadınları anlatıp müslümanları
duyarlı olmaya davet eden bir Süleyman Gündüz vardı... Şimdi o Süleyman,
Irak’taki müslüman kadınlara tecavüz edecek olan Amerikan ve İngilizlerin yolunu
açacak tezkerelere oynuyor ha!!! Korkarım ki bizim AK Partililer, “Aman Hoca, bu
Amerikalılar çok namuslu insanlardır, böyle şeyler yapmazlar!” diye kendilerini
suçluluk psikozundan kurtarmaya çalışacaklar! Meğer duygu sömürüsüymüş
yapılan... Ya o tezkerelere “evet” diyen öğrencilerim? Senelerce onlara
emperyalizmi anlatmıştım... Nereden bileyim ki bir gün onlar, dolar için, makam
için, birilerinin keyfi için, ya da “ulusal çıkarları” için emperyalizmin piyonu
olacaklar! Nasıl da “ulusçu” oldular! Müslüman kanıyla yoğurulmak istenen bir
“ulusçuluk”... hey gidi dünya!...
Ve nihâyet diyorum ki:
Unutmayın! Üslerinizi, hava sahanızı
katillerin emrine açtığınızdan, Irak’ta öldürülen her insanın kanından, Allah’a
hesap vereceksiniz! Ve o gün biz, sizlere şahit olacak, “Ya Rabbi,
Amerikalıların yanında huzuruna gelmiş olan bu zevat[1],
kendi dinini bile hiçe sayan Bush’un yardımcıları oldular, müslümanların
bombalanmalarına vesile oldular!” diyeceğim...
Bana ne kadar kızdığınızı tahmin ediyorum.
Ama bunları, nefsimi tatmin etmek için, ya da $ almak için değil, sizleri
uyarmak için yazıyorum.
“Elâ ta’kilûn?”
Siz “evet” diyenleri, telefon rehberimden
bile sildim... Benim için bundan daha acı bir şey olur mu? Benimle aynı davayı
paylaşanlar, saf değiştirdiler...
Bush’a çok güveniyorsunuz... Oysa
güvenilmek için Allah çok daha Yüce bir makam...
Bush’la olmaya devam edin! Bakalım Bush
sizi “ilâhî adalet”ten nasıl kurtaracak!
Bu şarkı böyle bitmemeliydi...