YOL  BUDUR

   1-“Burçlara sahip (olan) göğe andolsun, 

   2- O va’d olunan  güne andolsun,

   3- Şahitlik edenle, şahitlik edilene andolsun ki,

   4-5- (Allah’a inananları yakmakla, onları bu dâvâdan vazgeçirmek üzere hazırladıkları ve içi) tutuşturucu dolu ateş hendeklerinin sahipleri kahrolmuş (ve lânetlenmiş)tir.

   6- O vakit onlar (o ateşin) karşısında oturmuşlardı.

   7- (Ateşdeki) mü’minlere, yaptıklarını seyrediyorlardı.

   8- Onlardan öc alması da, başka değil, sırf (mü’minlerin) o tek gâlip, her övgüye lâyık Allah’a inandıklarındandı.

   9- O (Allah) göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Allah, her şeye hakkıyle şahittir.

   10- Şüphesiz ki o mü’min erkeklerle, mü’min kadınlara (dinlerinden çevirmek için) işkencede bulunanlar, sonra da (yaptıklarına) tevbe etmeyenler (var ya), işte onlar için Cehennem azabı vardır, yakıcı azap da onlaradır.

   11- Doğrusu îman edip de iyi iş (ve hareket)lerde bulunanlar(a gelince): Altlarından ırmaklar akan Cennetler onlarındır. Büyük kurtuluş ve sâadet budur.

   12- Şüphesiz Rabb’inin (zâlimleri) yakalayışı pek şiddetlidir.

   13- Doğrusu O, ilkin vâreden, hem de (öldükten sonra diriltip kendisine) döndürecek olanın tâ kendisidir.

   14- O, (tevbe edenleri) çok bağışlayan, (itaatkârları) sevendir.

   15- Arş’ın sâhibidir, yücedir.

   16- Dilediğini hakkıyle yapandır.

   17- (Ey Rasûlüm) sana geldi (değil) mi o (inkâr) ordularının (helâk) haberi?

   18- (Yani) Fir’avn ve Semûd (orduların)ın?

   19- Doğrusu inkâr edenler, (hâlâ hakikatı) bir yalanlama içindedir.

   20- Halbuki Allah (onları), arkalarından kuşatmış (kurtulamıyacaklar)dır.

   21- (Bunlar inkâr ededursunlar) doğrusu o (Kitap) çok şerefli bir Kur’an’dır.

   22- Ki (onun aslı) Levh-i Mahfuz’dadır.   (Burûc Sûresi)

   Sûrenin sevkı küffarın eziyetlrine karşı mü’minlerin iymanda tesbîti ve mü’minlere eziyyet edenlerin âkıbet ashabı uhdud gibi mel’un ve mahkûr olacaklarını anlattığından asil cevabın mazmunu şu olur: mü’minler kâfirlerden görecekleri mihnet ve ezaya karşı iymanlarında sabr’ü sebat etmelidirler. Çünkü mü’minlere eziyyet edenler âkıbet kahrolunacaklardır. Nitekim katledildi ashabı uhdud – burada kutile, hakikat ma’nasına olmak tecviz edilmiş ise de ma’nevî helâke de şamil olmak üzere tel’ın, ya’ni rahmeti ilâhiyyeden tard suretiyle kahr-u tenkil ma’nasına tefsiri daha ma’ruftur.

   UHDUD VE HADD, yerde olan uzun hendek veya yarığa bir de kamçı ile döğülen kimselerin bedenlerinde yol yol kan oturarak moraran kamçı yerlerine denir. Burada bedeli iştimal suretiyle şöyle iyzah ediliyor: o ateş ki vekudlu – tutuşturacak odunu çırası çok, ya’ni o alevli ateşi müştemil olan uhdudun, o ateş handakının sahibleri ki mü’minleri iymanlarından vaz geçirmek üzere içine atmak için böyle ateş handakları yaptıklarından dolayı Ashabı uhdud namını almışlar. Lâkin kalblerdeki iymanı bu suretle yakmağa çalışanlar muvaffak olamamış, bil’akis tel’în edilerek mağlûb ve makhûr ve bednâm olmuşlardır. Bunların kimler ve nerelerde olduğuna ve Yemende, Necranda, Irakta, Şamda, Habeşte, Mecus veya Yehud veya ba’zı mülûk tarafından yapıldığına dair müteâddid rivayetler nakl edilmiş ise de Kur’an’da ta’yinlerine kasd teallûk etmediğinden ancak vasıf ve fiilleriyle zikr olunmuşlardır.  

   Ebu Hayyan derki: Müfessirîn, Ashabı uhdud hakkında ondan ziyade akval zikretmişlerdir. Her kavlin de bir uzun kıssası vardır. Biz onları bu kitabımıza yazmak istemedik. Hepsinin mazmunu şudur: kâfirlerden bir takım  kimseler yerde handaklar açtılar ve onlara ateş yaktılar, mü’minleri ona arz ettiler, dîninden döneni bıraktılar, imanda ısrar edeni yaktılar, Ashabı uhdud mü’minleri yakanlardır...

Tutuşturucu dolu ateş hendeklerinin sahipleri kahrolmuş (velânetlenmiş)tir.

      

Günümüzün zorba ve zalimleri de aynı akıbete uğrayacaklarını bilmelidirler!

   Hangi kavımdan olursa olsun Ashabı uhdud tel’in edildiler. O vakit ki onlar o ateşin üzerine  oturmuşlardı – ya’ni etrafına toplanmışlar karşısından seyrediyorlardı, bu vaz’iyyet kendi haklarında bil’ahare felâketi müstelzim olduğuna işaret için bilfiıl ateşin üzerine oturmuşlar gibi tasvir  olunmuştur.  Mü’minlere yaptıklarına karşı şâhid de oluyorlardı – öyle katı yürekli kâfirler idi ki hem mü’minleri ateşe atıyorlar, hem de o fecâat karşısında oturup seyr-ü temâşa etmekten zevk alıyorlardı. Yâhud diğer bir ma’na ile mü’minlere yaptıkları kendi başalrına geçmiş, o azâbı kendileri de görmüşlerdi. Acaba o mü’minler ne yapmışlar da kızmışlardı denirse (vema nekamu minhum) onlardan, beğenmedikleri o mü’minlerden o derece kızdıkları şey de başka değil- ancak Allah’a iyman etmeleri idi-  “en amenü” buyurulmayıp da muzari’ ile “en yü’minü”  buyurulması ileri doğru iymanda ısrarlarına işarettir. Ya’ni o mü’minler kızılacak, kendilerinden intikam alınmağa kalkışılacak başka birşey yapmıyorlar, ancak Allah’a inanıyorlar ve o iyman ile gitmek istiyorlardı, o Allah ki Azîz – bütün ızzet onun, kimse onun ızzetine karşı gelemez. Hamîd – bütün hamd onun, kimse onun karşısında hamd-ü ta’zîme lâyık olamaz, O ki bütün göklerin ve Yerin mülk ve saltanatı hep O’nun – hepsinde dilediği gibi tesarruf eder. İşte o mü’minler  ancak o Allah’ın mülküne ızzet ve hamdine inandıkları ve bu imanlarında devam etmek istedikleri için o uhdudcular onlara kızıyorlar ve yaptıklarını yapıyorlardı. Halbuki Allah her şey’e karşı şehîddir. – Hâzır nâzırdır. (Hak Dini Kur’an Dili: 8/ 5690-5691-5692)        

    Buruç  Sûresinde açıklandığı biçimi ile eshab-ı Uhdud olayı, her yerde ve her nesil arasında insanları Allah’a çağıran herkesin üzerinde düşünmesi gereken bir gerçektir. Olaya girişi, olay ile ilgili yorumu, olaya eşlik eden açıklama ve direktifleri ile, kısacası olayı anlatılırken kullandığı üslûp ile Kur’an, olay ile ilgili olarak Allah’a dâvet etmenin mahiyeti hakkında, bu alanda insanlığın fonksiyonunun ne olduğu hakkında ve yine bu geniş alanda karşılaşabileceği ihtimaller hakkında ana hatlar halinde derin bilgiler vermektedir. Bir kere, iyi bilelim ki, Allah’a dâvet etme görevinin alanı yeryüzü sınırları ile dünya hayatının süresini aşar. Kur’an, mü’minler için yol işaretleri çizmekte ve onları bizce bilinmesi imkânsız ilâhî gayb aleminde gizli olan hikmet uyarınca çizilen haberin karşılaştıracağı ihtimallerden herhangi birisini göğüslemeye hazırlamaktadır.

    Uhdud Olayı, Rabb’lerine iman edip imanlarının değerini her şeyin üzerine çıkarabilmiş olan bir grubun hikâyesidir. Söz konusu mü’minler bunun üzerine insanların hakka bağlanma; Aziz, Hamid olan Alllah’a inanma hakkını çiğneyen, insanın Allah katında taşıdığı onuru ayaklar altına alıp onu işkence çekerkenki acıları ve ateşte yanarkenki kıvranışları ile zorbaları eğlendiren bir oyuncak sayan, acımasız pençeli ve zalim düşmanları tarafından çeşitli belâ ve işkencelere uğratılırlar.

   Bu mü’minlerin kalblerinde iman, işkence ve belâların üzerine yükselir, bu yüreklerdeki inanç, yaşamaya karşı zafer kazanarak, ölsünler diye ateşte yakılırlarken, azgın zorbaların tehditleri karşısında boyun eğmez ve dininden dönmez. 

   Bu yürekler hayat bağımlılığından sıyrıldılar, gayet iğrenç yoldan gelen ölümü gözleri önünde görürken yaşama sevgisine yenilmemişlerdi.  Yeryüzü ile ilgili tüm cazibe ve bağlandılardan sıyrılarak inancın yaşamaya karşı zaferini ilân edip kişiliklerinin üstüne yükseldiler.

   Bu iyilikten yana, yüce ve onurlu yürekler karşısında Allah’ı tanımamış, şerir, zorba ve alçak bir güruh vardı. Bu alçaklar güruhunun yardakçıları ateşin karşısında oturmuş, mü’minlerin nasıl işkence çektikleri, ne ağır acılara katlandıklarını seyrediyorlardı. Oturmuşlar, onurlu insanlar kül ve toprağa dönüşürken ateşin yediği hayat görüntüsü ile eğleniyorlardı. İyilikten yana ve onurlu mü’min grubtan her delikanlının, her genç kızın, her çocuğun, her yaşlının ateşe atılışı üzerine zorbaların alçak nefislerinde beliren neş’e son hızla yükselişe geçiyor, kan ve leş çılgını naraların kulak tırmalayışı doruğuna ulaşıyordu. 

   İşte zorba güruhu tarafından meydana getirilen ve belirttiğimiz adilik tablosu içinde gerçekleştirilen ve sonra da asla vahşî hayvanlar tarafından bile bu kadar adicesine kalkışılması düşünülemeyecek olan tüyler ürpertici derecede korkunç işkence görüntüsünü hazla seyretmeye koyuldukları iğrenç olay budur. Hayvan bile böylesini yapmazdı diyoruz, çünkü yırtıcı hayvan, alçaklık ve bayağılık içinde avının acılarından haz duymak için değil, karnını doyurmak için avını parçalar.

    Bu olay, aynı zamanda, kurban edilen mü’min ruhların yücelerek bütün nesiller ve çağlar boyunca şeref vesilesi olan erişilmesi güç bir yükseklik zirvesine uçtukları bir olaydır.

    Yeryüzü kaynaklı mantığın hesabına göre azgınlık, imana karşı zafer kazanmıştır.  İyilikten yana, onurlu, sarsılmaz ve vakarlı mü’minlerin yüce zirveye ulaşan imanının, azgınlık ve iman arasında meydana gelmiş olan savaşta hiç bir ağırlığı ve önemi yoktur! Böyle düşünceler, Kur’an âyetlerinin verdiği bilgiler gibi bu olayla ilgili olarak bize kadar ulaşan rivayetlerdeki malümatı da hatırlarına getirmezler. Kur’an’ın belirttiğine göre ulu Alalh (c.c.) Nuh’un kavmini, Hud’un kavmini, Salih’in kavmini, Şuayb’ın kavmini, Lut’un kavmini, Firavun ile askerlerini nasıl aziz ve muktedir sıfatları gereğince yakalarından tuttu ise söz konusu zorbaların da, daha dünyada iken, iğrenç cinayetlerinden dolayı yakalarında tutmuştur. 

    Acaba mesele böylece biter ve iman zirvesine yücelmiş olan mü’minler grubu gider mi? Ateş çukurlarında çektikleri tüyler ürpertici acılarla birlikte giderler mi? Buna karşılık bu kadar adî bir cinayeti işlemiş olan azgın güruh, işledikleri yanında kalarak gider mi?

    Yeryüzü hesabına göre, böyle üzücü bir netice, insan kalbinde silinmez bir iz bırakır!

   Fakat Kur’an mü’minlere başka bir şey öğretiyor, onlara başka bir gerçek gösteriyor, onlara kıymetlerini tartan değer ölçüleri ile giriştikleri mücadelenin alanını tanıtıyor.

   Hayat ve onun içerdiği haz ve elem karakteri zevk ve mahrumiyetler, bu terazide büyük değer taşımaz. Bunlar kazanç ve zarar hesaplarını belirleyen “mallar” değildir. Zafer, zahirî kalibiyetten ibaret  değildir. Zahirî galibiyet, zaferin çeşitli şekillerinden sadece biridir.

   Allah’ın terazisinde  büyük değer, iman değeridir. İlâhî pazarda  “geçer akçe” karakteri taşıyan “mal” imandır. En onurlu zafer, ruhun maddeye karşı, inancın acıya karşı, imanın fitneye karşı kazandığı zaferdir. Bu olayda mü’minlerin ruhları acıların korkusuna karşı, hayata ve yeryüzünün diğer cazip unsurlarına karşı ve fitneye karşı her dönemde insanlığın tümüne şeref kazandıracak şekilde zafer kazanmıştır. İşte asıl zafer budur.

    İnsanların tümü ölür fakat sebebler değişik olur. Fakat herkes böyle bir zafer kazanamaz, herkes bu yüceliğe ulaşamaz, herkes bu şekilde tüm bağımlılıklardan kurtularak o yüce ufuklara doğru bu şekilde kanatlanamaz. Bu sevgili kullarını, ölümde insanlara ortak ederken şeref payında herkesi geride bıraktıran ilâhî bir tercih ve bağıştır. Bu şeref ve itibar Yüceler Cemaatı katında olduğu gibi dünya insanlarının gözünde de söz konusudur. Ardarda gelen nesillerin bakış açısını hesaba katarsak bunun böyle olduğu anlaşılıverir. 

   O mü’minler, imanlarından vazgeçmenin karşılığı olarak hayatlarını kurtarabilirlerdi. Fakat kendi kendilerinden neler yitirirlerdi? Tüm insanlık o zaman neler kaybederdi? Bu büyük manayı öldürünce neler kaybederlerdi. İnançsız  hayatın boş olduğu, hürriyetsiz hayatın iğrenç olduğu, zorbaların vücudları tahakküm altına aldıktan sonra bir de ruhları da pençeleri altına alınca hayatın önemini yitirdiği manasını.

    Bu onurlu bir manadır. Bu büyük bir manadır. İşte onlar yeryüzünden ayrılırken ve insanlara henüz onlara değecek kadar yakınken bu manayı kazandılar. Fani cesetleri yanarken zafer kazanan, ateşte arınan bu onurlu manadır.

    Ayrıca bu savaşın alanı sırf yeryüzü ve sadece dünya hayatı değildir. Bu savaşın seyircileri de sadece herhangi bir insan nesli değildir. Yüceler cemaatı da yeryüzü olaylarına katılır, onlara şahid ve seyirci olarak bu olayları gerek herhangi bir yeryüzü neslinden ve gerekse tüm nesilleri ile bütün insanlıktan farklı bir ölçü ile değerlendirirler. Yüceler cemaatı, yeryüzünün insan nüfusundan kat kat daha fazla olan onur sahibi ruhlardan meydana gelir. Hiç şüphe yok ki,Yüceler cemaatinin övgüsü ve takdiri yer halkının kanaatinden, her çeşit ölçüye göre, kesin olarak daha önemli ve daha baskındır.  

   Bunların tümünün ötesinde bir de Ahiret vardır. Bu alan, gerek objektif gerçek açısından ve gerekse bu gerçeğin mü’minde doğurduğu idrak açısından dünya alanını kendisine bağlı ve ayrılmaz parça olarak kabul ettiren temel alandır.

    O halde savaş sona ermiş değildir.  Gerçek sonucu da henüz ortaya çıkmamıştır. Bu uzun vadeli savaşın yeryüzüne yansıyan bir bölümüne göre verilecek hüküm, doğru bir hüküm olamaz. Çünkü böyle bir hüküm, uzun vadeli savaşın küçük ve kısa süreli bir bölümüne dayanır.

   İlk bakış açısı, aceleci karakterli insanoğlunu ilgilendiren dar alanlı ve kısa vadeli bir bakış açısıdır. İkinci bakış açısı ise Kur’anın mü’minlere kazandırmak istediği geniş çaplı ve uzun vadeli bakış açısıdır. Çünkü bu bakış açısı, sağlam iman kavramının dayandığı gerçeği yansıtmaktadır. Bu yüzdendir ki, imana ve ibadete karşılık, belâlara sabretmeye mukabil, hayatın fitneleri önünde kazanılan zaferlere karşılık Allah’ın mü’minlere va’di, gönül huzurudur. Ulu Alalh (c.c.) şöyle buyurur:

   - “Bunlar iman edenler ve Allah’ın zikri ile gönülleri huzura kavuşanlardır. Hey, gönüller, ancak  Allah’ı zikrederek huzura kavuşabilirler.” (Ra’d Sûresi: 28)

    Bu mükâfat, bir bakıma, Rahman olan Allah’ın sevgisidir:  

    - “İman edip iyi ameller işleyenlere Rahman olan Allah, sevgi bahşedecektir.”  (Meryem  Sûresi: 96) 

   Bu mükâfat, aynı zamanda Yüceler Cemaatı arasında anılmaktır. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki:

   - “ Kulun çocuğu ölünce Allah meleklerine “Kulumun çocuğunun canını aldınız mı” diye sorar. Melekler, evet, derler. Ulu Alalh “onun meyvasını aldınız mı” diye sorar. Melekler, evet, derler. Ulu Allah “kulum ne dedi” diye sorar. Melekler “sana hamdetti ve her şeyin sana döneceğini açıklayan âyetini okudu” diye cevap verirler. Bunun üzerine Allah meleklere “o kulum için cennette bir saray  yaparak adını “Hamd evi” diye koyun” buyurur.”  (Tirmizî)             

    Yine Peygamber’imiz  (s.a.v.) şöyle buyurur: 

   - “Kulum benim hakkımda ne düşünüyorsa ben onun için oyum. Adımı anınca ben onunla birlikteyim. Eğer adımı içinden anarsa ben de onu içimden anarım. Eğer beni bir cemaat içinde anarsa be de kendisini, onunkinden daha hayırlı bir cemaat içinde anarım. Eğer kendisi bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir dirsek boyu yaklaşırım. Eğer o bana bir dirsek boyu yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Eğer kendisi bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim.” (Buharî, Müslim) 

   Diğer taraftan, söz konusu mükâfat, Yüceler Cemaatının yeryüzünde mü’minlerle ilkilenmesidir. Ulu Alalh (c.c.) şöyle buyurur:

   - “Arş-ı  taşıyan ve onun çevresinde bulunan melekler, hamdederek Rabb’lerini tesbih ederler, O’na inanırlar ve: “Ey Rabb’imiz,  senin ilim ve rahmetin her şeyi kapsar. Tevbe edip senin yoluna uyanların günahlarını bağışla, onları cehennem azabından koru” diyerek  Allah’a inananların affedilmesi için dua ederler.” (Gafir Sûresi: 7)    

   Bu mükâfat, diğer yönden, şehidler hesabına Allah katında yaşamaya devam etmektir. Ulu Allah (c.c.) şöyle buyurur: 

   - “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sayma, tersine onlar Rabb’leri katında rızıklanan dirilerdir. Onlar Allah’ın faziletinin eseri  olarak kendilerine sunduğu bağışlarla sevinç içindedirler. Onlar, “kendileri için ne korkunun ve ne de hüzünün söz konusu olmadığını belirterek henüz kendilerine katılmayan geride kalanları müjdelerler. Onları Alalh’ın bağış ve nimetleri ile ve Allah’ın mü’minlerin mükâfatını eksiksiz olarak vereceği gerçeği ile müjdelerler.” (Al-i İmran: 169-171)  

   Bunlar yanında,  mü’minin imanına ve salih amellerine verilecek diğer bir karşılık da hakkı yalan sayanların zorbaların ve cınayet irtikâpçılarının Ahirette yakalarına yapışılacağı şeklindeki mükerrer ilâhî  va’ddır.  Her ne kadar bu kimselerin, bazıları zaman zaman,  yaptıkları kötülüklerin bir kısım cezasını dünyada iken çekiyorlarsa da  Allah onlara yer yüzünde mühlet tanımakta, kendini belirli bir süre için yaptıkları ile başbaşa bırakmaktadır. Bunlara verilecek nihaî cezanın ağırlık merkezi Ahirettir. Ulu Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: 

   - “Kâfirlerin yeryüzünün çeşitli yörelerinde oradan oraya dolaşması seni aldatmasın. Biraz nimet, sonrasında barınakları cehennemdir. Orası ne fena barınaktır.”  (Al-i İmran Sûresi/ 196-197)

   Yine  Ulu Allah (c.c.) buyuruyor ki:

   -“ Allah zalimlerin işlediklerini sakın bilmez sanma. O, onları, sadece, gözlerin dehşetten belereceği  güne bırakmaktadır. Onlar, o gün gözleri belermiş, boyunları bükük, ve biribirlerine bile dönüp bakamaz halde olurlar. Yürekleri de bomboştur.”  (İbrahim Sûresi/42-43)

   Yine aynı konuda Ulu Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

   - “O halde hakkı inkâr edenleri bırak,  kendilerine va’d olunan güne erinceye kadar günahlara dalıp oyalansınlar. O gün dikili putlarına doğru koştukları gibi koşarak, gözleri dehşet içinde ve her yönden zilletle kuşatılmış olarak kabirlerinden çıkarlar. İşte kendilerine haber verilen gün, o gündür.”   

   İşte bu şekilde insanların hayatı, Yüceler Cemaatının hayatına; dünya Ahirete bağlıdır. Buna göre hayırla şer arasındaki, hakk ile batıl arasındaki, iman ile azgınlık arasındaki savaşın alanı sadece dünya değildir. Bunun gibi, dünya hayatı bu çatışmanın kesin sonucu ve belirleyici karşılaşma dönemi değildir. Nitekim hayat ve hayatla ilgili zevkler, acılar, hazlar ve elemler asıl kritere göre yüksek bir değer taşımamaktadır.

   Gerek mekân açısından, gerek zaman açısından ve gerekse değer ölçüleri bakımından alan genişlemiştir. Mü’min vicdanının ufukları da genişlemiş, verdiği emeklerin önemi artmıştır. Buna karşılık yeryüzü ile üzerindekiler, dünya hayatı ile onunla ilgili olan şeyler küçük kalmıştır. Mü’min gördüğü ve tanıdığı ufuklar ve hayatlar kadar büyüklük kazanmıştır. İşte “Eshab-ı Uhdud” olayı, böylesine geniş, yaygın büyük ve onurlu iman kavramını geliştirmede zirve noktasını teşkil etmektedir.

    “Eshab-ı, Uhdud” olayı ve “Buruc Sûresi” Allah’a dâvet etme görevinin niteliğini ve her ihtimal karşısında dâvetçilerin takınacağı tutumunu, başka bir yönden aydınlığa kavuşturmaktadır.

   İnsanları Allah’a çağırma tarihi, yeryüzünde, sonuçları değişik bir çok dâvet örneğine şahit olmuştur.

    Tarih Nuh kavminin, Hud kavminin, Şuayb kavminin, Lût kavminin, can vermesine ve buna karşılık sayıca az mü’min cemaatlerin kurtuluşuna şahit olmuştur. Sadece kurtuluşlarına  dair bilgimiz var. Kur’an daha sonra, bu olaylardan kurtulanların yeryüzünde ve dünya hayatında bir rol oynayıp oynamadıkları hakkında bir bilgi vermiyor. Bu örnekler de belirtir ki, bazan ulu Allah (c.c.) hakkı inkâr eden zorbaların bir bölüm cezasını öne alıp dünyada vermeyi murat etmektedir. Cezanın asıl büyük bölümü ise, kendilerini öbür tarafta beklemektedir. 

   “Eshab-ı Uhdud” olayı ile birlikte diğer bir çok uzak yakın olaya yansıyan örneklerden kurtuluş yoktur. Mü’minlerin kurtulamadığı ve buna karşılık kâfirlerin yakalarına yapışılmadığı bu çeşit örnekler kaçınılmazdır! Bu da mü’minlerin Allah’a giden yollarında, bazen böyle bir  sonuca dâvet edilebileceklerini, kendi ellerinde hiç bir şeyin olmadığını,  gerek kendilerinin ve gerekse inançlarının akıbetinin Allah’a ait olduğunu kesinlikle idraklerine yerleştirmeleri içindir!

   Onların yapmaları gereken şey, görevlerini yerine getirip gitmektir. Görevleri de Allah’ı tercih etmektir. İnaçlarını hayata tercih etmektir. İmanları ile fitnenin üzerine yükselmektir.

   Kur’an’ın metodu, ilk dönemdeki seçkin Müslüman cemaatı böylece eğiterek  onları benliklerinden ve şahsı meselelerinden sıyırdığı gibi bu örnek mü’minler, dâvanın akıbetine kişiliklerini karıştırmayarak dâvanın asıl sahibi yanında ücretli  işcileri gibi çalışıp her durumda ve her şart karşısında Allah’ın takdirine razı olmuşlardır. 

   Peygamber’imizin (S.A.V.) eğitim metodu da Kur’an’ın direktiflerine paralel olarak kalbleri ve bakışları cennete ve gerek dünyada gerekse Ahirette Allah’ın muradına uyarak O’nun belirlediği rolü yerine getirmeğe yönelmiştir.  

   Peygamber’imiz (S.A.V.) sahabilerden Ammar’ın ana-babası ile birlikte Mekke’de işkenceye tabi tutulduğunu görür. Onlara sadece “Sabır, ya Yasir ailesi, size va’dedilen yer cennettir” buyurmakla yetinir.

   Habbab İbni Ered (R.A.) der ki:

   -  “Bir gün Peygamber’imiz (S.A.V.) Kâbe’nin avlusunda hırkasına bürünmüş oturuyorken O’na halimizden şikâyet ettik ve “bizim için zafer dile, bize duâ buyur” dedik. O bize şöyle cevap verdi:

   - “Sizden önceki devirlerde adam yakalanır ve kendisi için kazılan kuyuya gömülürdü. Sonra da bir testere getirilerek onunla başı biçilip ikiye ayrılırdı. Vücudu eti kemiğinden bile daha derinlere inen demirden taraklarla taranırdı. Bütün bu işkenceler onu dininden uzaklaştırmazdı. Vallahi, Allah bu dâvayı, San’a’dan yola çıkan bir deve yolcusunun Alalh’dan başka hiç kimseden korkmaksızın ve sürüsüne kurt üşüşeceğinden de çekinmeksizin Hadramut’a kadar yol almasını sağlayacak şekilde amacına, kesinlikle, ulaştıracak, ama siz acele ediyorsunuz.”  (Buharî)

   Her durumun ardında ve her gelişmenin ötesinde Allah’ın bir hikmeti vardır. Perde ardında saklı olan gizli hikmetini, uzun vadeli bir plâna ve muradına uygun olarak gelişen hikmetini, sadece kâinatı çekip çeviren, O’nun başlangıcını ve akıbetini bilen ve Onun olayları ile ilişkileri arasında uyum sağlayan Allah (C.C.) bilir.

   Zaman zaman üzerinden nesiller ve çağlar geçtikten sonra çağdaşlarının hikmetini idrak edememiş oldukları bir olayın sebebini bize açıklıyor. Oysa ki, o olaya şahid olanlar belki de “niçin, ya Rabb’i niçin”, diye sormuşlardı. Sırf bu soru bile mü’minin kendisinden sakınması gereken bir cahilliktir. Çünkü onun her şeyden önce bilmesi gerekir ki, her takdirin ardında bir hikmet vardır. Bunun yanında, onun düşüncesindeki engin ufuk; gerek zaman, gerek mekân ve gerekse değer ölçüleri bakımından varolan va’de uzunluğu, her şeyden önce, kendisini böyle düşünmekten alıkoyar ve kaderin verdiği rol uyarınca teslimiyet ve güven içinde yolunda yürümeye devam eder.

   Kur’an-ı Kerim, emaneti taşımaya hazırladığı kalbleri yetiştiriyordu. Bu yürekler öyle dayanıklı, öyle güçlü ve öyle fedâkâr olmalıydı ki, her şeylerini verip her türlü sıkıntıya katlandıkları halde şu yeryüzünde hiç bir şey beklememeli, bakışlarını sırf Ahirete yöneltip Allah rızasından başka hiç bir amaç taşımamalıydılar. Bu yürekler yeryüzünde hiç bir kısa va’deli mükâfata talip olmaksızın sıkıntı, işkence, mahrumiyet, horlanma ve ölüme kadar varan her türlü fedakârlığı göğüsleyerek yeryüzünü bir baştan öbür başa katetmeye hazır olmalıydılar. Söz konusu olan mükâfat ve dâvetin zafere ulaşması, İslâm’ın ve Müslümanların güçlü duruma gelmeleri, hatta, daha önceki dönemlerin bazı zorbaların başına geldiği gibi Allah’ın Aziz ve Muktedir sıfatları uyarınca zalimlerin yakasına yapışıp onları helâk etmesi bile olsa yine de durum  değişmez!

   Girişecekleri yeryüzü yolculuğunda, önlerinde hiç bir şeyin karşılığı olmaksızın sadece vermek bulunduğunu bilen hakla batıl arasındaki kesin hesaplaşmanın yeri olarak sadece Ahireti gören kalbler  ortaya çıkınca ve Ulu Allah (C.C.) verdikleri sözde, giriştikleri taahhütteki niyetlerinin temiz olduğunu bilince onlara yeryüzünde zafer verecek bu emaneti onların ellerine teslim etti. Bu zafer, onların şahıslarına sunulmuş bir mükâfat olarak değil, yeryüzünde ilâhî hayat tarzını yürürlüğe koymak için kendilerine nasip edilmişti. Dünyada yaptıklarına karşılık olarak hiç bir ganimet va’di almadıkları günden beri, yeryüzünde hiç bir ganimetin verilmesini beklemedikleri günden beri ve sırf Allah’a yönelerek yaptıklarına karşılık O’nun rızasından başka hiç bir mükâfat bilmedikleri andan beri onlar bu emaneti taşımaya lâyık hale gelmişlerdi.

   “Uhdud” olayı ile ilgili olarak Kur’an-ı Kerimin verdiği yorumlardan biri de şu ayette belirtilen gerçektir. Ulu Allah (C.C.) buyuruyor.

    - “Onların mü’minleri kınamaları sadece aziz ve hamid olan Alalh’a inanmalarından dolayıdır.”  (Buruc/8)

   Bu, hangi nesil içinde ve nerede olursa olsun, insanları Allah’a dâvet eden herkesin, üzerinde durması gereken bir gerçektir.

   Mü’minlerle düşmanları arasındaki çatışma, özünde, inanç çatışmasıdır, kesin olarak başka bir şey değildir. Müslümanların düşmanları onlara karşı sırf imanlarından dolayı öfke duymakta, sadece inançları yüzünden onlara karşı kin beslemektedirler. Aradaki savaş siyasî, ekonomik veya ırkçılık endişesine dayanan bir savaş değildir. Bunlardan biri olsa durdurulması, problemlerinin çözülmesi kolaylaşırdı. Fakat özünde inanç savaşıdır. Yani ya küfür olacak, ya iman, ya cahiliye yürüyecek ya İslâm!

   Müşriklerin ileri gelenleri Peygamber’imize (S:A.V.) sadece bir tek şey karşılığında mal, mülk ve mevki teklif ediyorlardı. Bu şey, O’nun inanç mücadelesinden vazgeçmesi, bu dâvayı savsaklaması idi. -  Haşa O’na – eğer yaptıkları tekliflere müspet cevap vermiş olsaydı, onlarla arasında hiç bir mücadele kalmazdı.

   Demek ki, mesele inanç meselesi, savaş inanç savaşıdır. Mü’minlerin, nerede bir düşmanla karşılaşırlarsa bu gerçeği kesinkes bilmeleri gerekir. Çünkü onlara yönelen düşmanlığın tek hedefi “Aziz ve Hamid olan Allah’a inanmak”, ibadet ve bağlılığı sırf Allah’a yöneltmektir.

   Mü’minlerin düşmanları, savaşın gerçek sebebini mü’minlerin gözlerinden saklayıp onların ruhlarındaki iman aşkını söndürebilmek için bu savaşta ekonomik, siyasî veya ırkçılığa dayalı değişik bir bayrak dalgalandırabilirler. Fakat mü’minlerin yanılgıya düşmemeleri gerekir, bu göz boyamacılığının gizli bir amaca dayandığını iyi bilmeleri gerekir. Savaşın bayrağını değiştirenler, onları aldatıp ellerinden gerçek zaferin silâhını almak istemektedirler. Hangi şekliyle gerçekleşen bir zafer olursa olsun. İster “Uhdud Olayı”ndaki mü’minlerde olduğu gibi ruhların kanatlanması şeklinde olsun, isterse ilk Müslümanlarda olduğu gibi ruh kanatlanmasından ileri gelen üstünlük sağlama şeklinde olsun.

   Bu bayrak sahtekârlığının bir örneğini, bu gün, bizleri savaşın asıl realitesi hakkında yanıltmak isteyen, tarihi tahrif etmeye yeltenerek Haçlı savaşlarının ardında yatan amacın sömürgecilik olduğunu sanmamızı sağlamaya kalkışan haçlı dünyasının bu girişiminde açıkça görebiliriz. Asla. Tersine sonradan ortaya çıkan sömürgecilik, Orta çağdaki haçlı seferlerinin benzerlerini gerçekleştiremeyen haçlı ruhunun bir maskesidir! Bu ruh, çeşitli ırktan Müslümanların komutası altındaki bir inanç kayası altında ezilmiştir. Bu ordunun başında kürd asıllı Selâhaddn-i Eyyûbi’den Memlûkilerin başı olan Turan Şah’a kadar çeşitli ırktan komutanlar vardı. Fakat hepsi de ırkını unutarak inancını ön plâna çıkarmışlar ve böylece inanç bayrağı altında zafere ulaşmışlardı.

   Evet, “onların mü’minleri kınamaları sadece aziz ve hamid olan Allah’a inanmalarından dolayıdır.”

  Ulu Alalh’ın buyurduğu ne kadar doğru, buna karşılık göz boyayıcı sahtekârların söyledikleri ne kadar yalandır! 

Fizilalil Kur`n