|
|
İSLÂM İLE ÇELİŞEN HUSUSLARİslâm alimlerinin tesbit ettiği İslâm ile çelişen önemli hususlardan birisi de Hz. Peygamberin getirmiş olduğu hidâyetin ve yolun dışındaki bir yolun doğruluğuna inanmak, onun daha mükemmel ve üstün olduğunu kabullenmek veya başkalarının ortaya koymuş olduğu hükümlerin İslâmî hükümlerden daha güzel olduğuna inanmak. Meselâ, tağutların hükümlerini Rasûlüllahın koymuş olduğu hükümlerden daha üstün ve faziletli kabul etmek. İşte böyle yapanlar ve böyle inananlar kâfirdirler. Zira Allahın şeriatının hayat alanından uzaklaştırılıp atılması ve yerine beşerîn ortaya koymuş olduğu kısır ve yetersiz kanunların kabul edilmesi hususu yepyeni bir mürtedlik olayıdır. Bu yeni dinden dönme hareketi son çağlarda müslümanların hayatına girmiş bulunmaktadır. Aynı zamanda açık bir şekilde de kendisini göstermektedir. Bilindiği gibi İslâm toplumu, uzun çağlar boyu Alalhın şeriatının gölgesinde varlıklarını sürdürmüşlerdir. İslâm şeriatı hakim olarak ve gerekse mahküm olarak, o toplum bireylerinin haytına hakimdi. Gerçi bu arada büyük veya küçük olsun bazı masiyetler bulunmakta idi. Fakat herşeye rağmen insanların hayat düzeni, işlerinde uygulanan yasa, Allahın şeriatı ve Onun hükmü idi. Kâfirlerle cihad meselesi ve İslâm davasını yayma meselesi devamlı artarak bu esaslar üzerine varlığını sürdürüp gitmekte idi. Ancak ne zamanki İslâm şeriatına kusur isnadı başladı, ne zamanki o büyük din bir gericilikle, gerileme ile damgalandı, çağdışılık olarak kabul edildi, böylece zamanla meydana gelen bu türden bir değişiklik, İslâm şeriatının müslümanların hayatından uzaklaştırılmasına neden oldu. Bunun da yegane ve tek sebebî müslümanların dünyada sömürülmeye başlanıp adeta sömürge haline getirilmeleriyle meydana gelmiş bulunmaktadır. Kısaca müslümanlar ne zamanki Allah (c.c.)ı haşa unuttular, Allah (c.c.) da onlara kendilerini unutturdu. Halbuki Kuran-ı Kerimde bu hüküm ve ahkam ile ilgili olarak bu çerçevede bir çok açık ve seçik nasslar gelmiştir. Bu nassların ve delillerin hiçbirisinde haşa şüphe sözkonusu değildir. Kaldı ki bunlar, müslümanın temel akidesini oluşturduğu gibi bu, onların dinlerine ait en önemli işlerindendir. Nitekim Alalh (c.c.) Kuranda şöyle buyurmaktadır: Kim Allahın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir. (Maide/44) Kim Allahın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar zalimlerdir. (Maide/45) Kim Allahın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar fâsıklardır. (Maide/47) Yoksa onlar (İslâm öncesi) cahiliye idaresini (hükmünü) mi arıyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükümranlığı Allahtan daha güzel kim vardır? (Maide/ 50) Hayır ; Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiç bir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar. (Nisâ/ 65) Yoksa onların (İslâm dininden başka) Alalhın izin vermediği şey(ler)i kendilerine dinden şeriat yapan (kanun koyan, anayasa hazırlayan) ortakları mı vardır? (Şûrâ/ 21) (bazı insanlar) Allaha ve peygambere inandık ve itaat ettik diyorlar sonra da içlerinden bir gurup yüz çeviriyor. Bunlar inanmış değillerdir. Onlar aralarında hüküm vermesi için Allaha ve peygambere çağırıldıklarında, bakarsın ki içlerinden bir kısmı yüz çevirip dönerler. Ama, eğer (Allah ve Rasûlünün hükmettiği) hak kendi lehlerine ise, ona boyun eğip gelirler. Kalblerinde bir hastalık mı var; yoksa şüphe ve tereddüd içinde midirler? Yoksa Allah ve Rasûlünün kendilerine zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, asıl zalimler kendileridir! Aralarında hüküm vermesi için Allaha ve Rasûlüne davet edildiklerinde, işittik ve itaat ettik demek, sadece müminlerin söyleyeceği sözdür. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. (Nûr/ 47-51) Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim peygambere karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o, ne kötü bir yerdir. (Nisâ/ 115) Daha sonra yüce Rabbimiz iman ettikleri iddiasında bulunup Tağutun hükmünce yürümeyi isteyen kimselerin saçmalıklarını şöylece açıklamış olmaktadır: Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tağuta inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tağutun önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor. (Nisâ/ 60) Bundan önceki âyet müslümanların bilgi ve hüküm kaynaklarını sıralamıştı. Bu âyetin meâli şöyle idi: Ey iman edenler! Allaha itaat edin. Peygambere ve sizden olan Ulül-emre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allaha ve âhirete gerçekten inanıyorsanız onu Allaha ve Rasûlüne götürün (onların talimtına göre halledin) ; bu hem hayırlı hem de netice bakımından daha güzeldir. (Nisâ/ 59) Bu âyette sıralanan hüküm kaynakları daha sonradan Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas şeklinde formülleştirilen kaynakların temelini koymuş, anlaşmazlıklar çıkarsa çözümün bu kaynaklara başvurularak aranmasını emretmişti. Buna rağmen bir münafıkın, anlaşmazlık içine düşdüğü kişiye Rasûlüllah (s.a.v.) yerine Kab b. Eşref yahudisine başvuralım demesi bu âyetin nüzûlüne sebep teşkil etmiş, âyet her yer ve zamanda benzeri münâfıkların maskesini indirmiştir. Tağût: Hakkı tanımayıp azan ve sapan bir kişi ve güce verilen addır. Şeytana da bu yüzden tağût denmiştir. İşte daha önce meâlini sunmuş olduğumuz 60. âyet ile bundan sonraki beş âyetin nüzûl nedeni, bu kelimenin anlamını ortaya koymada yardımcı olmaktadır. Kurtubînin anlattığına göre burada Allah (c.c.)ın tağût diye isimlendirdiği kişi, Yahudi Kab b. Eşreftir. Bu itibarla Allah ve Rasûlünün hükümleri nerede kabul edilmiyorsa orada tuğyan vardır ve Allah ile Rasûlünün hükümlerini kabul etmeyen herkes Tağuttur. Onlar; Allahın indirdiğine (Kitaba) ve Rasûle gelin (onlara başvuralım) denildiği zaman münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün. (Nisâ/61) Basireti ve uzak görüşlülüğü yok olmuş Allahın şeriatını değiştirip yerine insan kafasının ürünü kanunları koyanları İslâm âlimlerinden biri ne güzel bir şekilde tarif etmektedir: Bu gibileri misk, gül ve benzeri iyi kokulardan rahatsız olup da, dinlenirken pisliklerden, kazurattan ve kötü kokulardan huzur duyup canlanan kimseye benzerler (er-Resailul-Münîre, 1, 139.) Nitekim Allah (c.c.) da şöyle buyurmaktadır: Allaha ve peygamberine düşman olanlar, işte onlar en aşağıların arasındadırlar. (Mücadele/20) Allaha ve Rasûlüne düşman olmanın en önemlisi ve en büyük düşmanlık Allahın hükmünden, Onun şeriatından, Peygamberinin sünnetinden uzaklaşmak ve bunlardan yüz çevirmek, bunlara sırt vermektir. Acaba bugün yeryüzünde yaşayan müslümanların çekmekte oldukları nasıl bir zillet ve aşağılık bu? Evet, bu, gayet tabii ve doğal bir sonuçtur. Çünkü günümüz müslümanları Allah (c.c.)ın şeriatını terketmişlerdir. İşte bunlar, yani müslümanlar günümüzde bir hayli çokturlar. Fakat bunlar tıpkı selin üzerindeki çer çöp ya da köpük misalidirler. Sel önünde hiç bir varlık gösteremezler. En aşağılık milletler onlar için ümide kapıldılar ve insanların en aşağılıkları onların başlarına üşüştüler. Gerçekten Hz. Peygamberin peygamberliğinin doğruluğunu onun şu sözü ne kadar da gerçekci bir şekilde açık seçik olarak ortaay koymaktadır. Tıpkı aç kimselerin sofradaki yemek tabağına üşüştükleri gibi yakın bir gelecekte milletler de sizin üzerinize öylesine üşüşeceklerdir. Bunun üzerine, bir zat: Acaba O gün bizim az oluşumuzdanmı olacaktır bu? diye sorar. Rasûlüllah (s.a.v.) da şu cevabı verirler: Aksine o gün siz çok daha fazla olacaksınız. Ancak o gün siz tıpkı sel üzerindeki köpük (çer-çöp) gibisiniz. Allah (c.c.), kesinlikle, düşmanlarınızın gönlünden sizden duydukları korkularını çıkarıp atacaktır ve Allah (c.c.), sizin kalblerinize kesinlikle Vehen atacaktır. Oradakilerden biri şöyle sordu: Vehen nedir? Ey Allahın Rasûlü! Rasûlullah (s.a.v.) ise şöyle cevap verdiler: Dünya sevgisi ve ölümden hoşlanmamak (ölüm korkusu.) (Ebû Davûd, melahim, 5) Aslında bu gün müslümanların hayatına musallat olmuş en büyük inhiraf ve dinden uzaklaşma şu noktadan gelmektedir ve bu en büyük tehlikeyide oluşturmuştur: Bazi kimseler âlim süsüne bürünmek sûretiyle, değişik şeyleri insanlara süsleyerek, allayıp pullayıp sunmaktalar. Böylece beşerin arzu ve isteklerini ön plana sokarak, Allahın şeriatını ortadan kaldırıyorlar. Bu hususta Merhum Mehmet Akif şiirinde şöyle diyor: Yıktı bin melun kalem namusu, bizler uymadık; Susmak evlâdır deyip sustuk... Sanırsın duymadık! Kustu, bin murdar ağız şerin bütün ahkâmına; Ah! Bir ses bari yükselseydi nefret namına! Altı yüz bin can gider; milyonla iman eksilir; Kimseler görmez! Gören sersem de Allahtan bilir! (Mehmet Akif) İşte bu kimseler, kendi günahlarını yüklendikleri gibi kıyamet gününde hak yoldan saptırdıkları kimselerin de günahlarını yükleneceklerdir. İslâm bütün bunlardan uzaktır. Böylelerinin hiç birisi ile ilgisi yoktur. Merhum Mehmet Akif in bunlar hakkındaki şiiri: Mütefekkir geçinenler ne diyor sizde bakın: Medeniyyette tealisi umumen Şarkın, Yalınız bir yolu takıbederek kaabildir; Başka yollarda selamet gözeten gafildir. Bakarak hangi zeminden yürümüş Avrupalı, Aynı izden sağa, yahut sola hiç sapmamalı. Garbın efkârını mal etmeli Şarkın beyni; Duygular çıkmalı hep aynı kalıptan; yani: İçtimaî, edebî, hasılı her meselede, Garbı taklid edemezsek, ne desek beyhude. Bir de din kaydını kaldırmalı, zira, o belâ, Bütün esbab-ı terakkimize engel halâ! Allah (c.c.), selef âlimlerine rahmetiyle muamele buyursun ki, hepsi de İslâm sınırının bekçileri ve hamileriydiler. Öyle ki bunlar tarafından İslâma hiç bir şey (leke) getirilmemiştir İşte değerli âlim Hafız İbn Kesîr (r.a.), ünlü tefsirinde, Tatarların (Moğolların) baskısı sırasında müslümanların başlarına gelenleri, Yoksa onlar (İslâm öncesi) cahiliyyet idaresini (hükmünü) mi arıyorlar. (Maide/50) âyetinin tefsirini yaparken şöylece aktarmaktadır: Alalh (c.c.), kendisinin sapa sağlam ve muhkem olan, her türlü iyilik ve hayrı içinde bulunduran, aynı zamanda tüm kötülükleri ve şerri yasaklayan, uydurma heves ve isteklere, arzulara meyletmeyi önleyen Allahın şeriatının ve hükümlerinin dışına çıkanları reddtmektedir. İnsanların kendi elleriyle uydura geldikleri ve Alalhın hükümlerine dayanmayan yasaları, cahiliyyet hükümlerinin sapıklıklarını ve tüm bigisizliklerini reddetmektedir. Zira Allah (c.c.), insanların bu hükümleri ve sapıklıkları sırf kendi görüş ve istekleri sonucu ortaya çıkardıklarını bildirmektedir. Tıpkı Tatarların, Cengiz Han olarak bilinen krallarından krallık yasalarını almaları gibi. İşte bu krallık emir ve buyrukları, hükümleri yürütmekte idiler ki, bunu onlara Yasa adıyla kralları uydurmuştu. Bir araya getirilen bu yasalar yahudi hristiyan ve İslâm dinine bağlı farklı toplumlardan alınmak suretiyle toplanıp bir araya getirilmiş hükümlerdi. Aynı zamanda bu yasada yer alan bir çok maddeler, bizzat Cengiz Hanın kendi görüş ve düşüncelerinin ürünü olan maddelerdi. Cengiz bu yasayı kendi çocukları için izlenilmesi ve uğurunda gidilmesi gereken bir yol olarak kabul ettirmişti. Onlar Allahın Kitabından ve Rasûlünün Sünnetinden önce bu yasa ile hüküm verirler ve buna uyarlardı. Onlardan böyle davranıp bu yasaya uyanlar kâfirdir ve kesinlikle öldürülmeleri gerekir. Evet böyleleri ya o yasaları bırakıp Allah ve Rasûlünün hükmüne dönerler veya dönmemeleri halinde öldürülürler. Zira ister az ister çok olsun, Allahın hükümleri dışında hiç bir kanuna va hükme başvurulamaz. (İbn Kesîr, Tefsir, 4, 123.) İslâma göre Dost ve Düşman (Muhammed bin Saîd el Kahtanî) Kitabından alınmıştır. Kendilerine teşekkür ederim. Ayrıca bu Kitabı okumanızı da tavsiye ederim. |
|