İSLAM'DA KADIN ve ÖZEL HALLERİ

 

 İÇİNDEKİLER

www.hicretonline.com

    BAŞLARKEN  
  Varlık Âlemi
Âlem Ne Zaman ve Nasıl Yaratılmıştır?
Melek, Cin, İnsan ve Hayvan
KADIN
Hindistan'da
Tevrat'ta
İtalya'da
Fransa'da
İngiltere'de
Arap Yarım Adasına Gelince
İslam'da
Meşhur Kadınlar
1-Sare Hanım
2- Hacer Hanım
3-Asiye Hanım
4- Zeliha Hanım
5- Belkis Hanım
6- Hazreti Meryem
7- Hazreti Amine
8- Hazreti Hatice
Bu Ümmet Arasında Yetişen Faziletli Hanımlar
9- Hazreti Ayşe
10-Hazreti Fatıma
11- Rabia Hatun
12-Fıdda(Fızza)
13- Üç Gencin Annesi
Şehid ve Mucahid Kadınlar
14- Sümeyye Hatun
15- Nesibe Hatun
16- Ümm-i Haram
17-Nine Hatun
18-Kara Fatma
Hikmet Konuşan Kadınlar
19-Harka Hanım
20- Hansa Hanım
21- Harise Kızı Emame
22-Zübeyde Hanım
Evlilik ve Nikâh
İslam'da Evliliğin Manası
Nikâh Öncesi
İslam'da Çocuk Terbiyesi
Doğum Öncesi
Doğum Sonrası
Akika Kurbanı
Çocuğun Beslenmesi ve Öğretimi
Mehir
Nikâh Merasimi
Nikâh Akdi
Nikâhın Faydaları
Karı-Koca Arasındaki Münasebetler
Kadın Kocasına Karşı Nasıl Olmalı?
Kadının Kocası Üzerindeki Hakları
Birkaç Şüpheye Cevap
Talak (Boşanma)
İddet
Çok Kadınla Evlenme Meselesi
 
    Erkekler Yönünden  
  Kadınlar Yönünden
Miras Meselesi
Tesettür (Örtünme) Meselesi
Hülle Meselesi
Kadınların Özel Halleri
Cünüplük Ne Demektir?
Hayız
Adet
İki Kan Arasındaki Tuhur
Kan Kesildikten Sonra Cima
Nifas Kanı (Lohusa Kanı)
Adet
İstihaze (Özür) Kanı
Hayız ve Lohusa Olan Kadına Haram Olan Şeyler
1. Namaz
2. Oruç
3. Tavaf
4. Camiye Girmek
5. Kur'an Okumak
6. Kur'an Ayetlerine Dokunmak
7. Cinsî Münasebet
Hikmet Nedir
Gusül (Boy Abdesti)
Çeşitli Meseleler
Peygamberimiz'in Veda Hutbesi
 

بسم الله الرحمن الرحيم 

 

BAŞLARKEN


   Varlık âlemi:
   Âlem demek, Allah'tan başka her şeyin bütünü demektir. ,,Kâinat" kelimesi de aynı manadadır. ,,Âlem" veya ,,kâinat" denince; canlı-cansız, aşağıdakiler-yukarıdakiler, her şey içine girer ve mahlukatın hepsini içine alır. Ve her şeyiyle âlem, sonradan olmadır, sonradan yaratılmıştır. Bir zaman vardı ki, âlemden eser yoktu, hiç bir şey yoktu; ne canlı ne de cansız, ne yer ne de gök, hiç bir şey...Yalnız Allahü Azimüşşan vardı.
   Allah; kendisi bilinsin, kendisine kulluk edilsin diye, varlık âlemini yarattı. Canlıları ve bu arada melek, cin ve insan gibi sorumluları meydana getirdi. Yüce Mevlâm'ız, bu gerçeği Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatır:
   ,,Ben cinleri ve insanları da başka bir iş için değil, (beni bilmeleri ve) bana kul olmaları için yarattım."Zariyat,56

   Âlem ne zaman ve nasıl yaratılmıştır?
  
Bu soruya kesin ve net cevap vermek bizim için mümkün değildir. Bu âlemin, her şeyiyle sonradan olduğuna, sonradan yaratıldığına dair ayet ve hadislerin sayısı çoktur. Fakat ne zaman ve ne şekilde yaratıldığına, yaratılırken ne gibi safhalar ve devirler geçirdiğine dair rakam vermek, kesin konuşmak mümkün olmaz. Bu hususlara dair ayetler de yok değildir, vardır. Ancak bu ayetlerin manaları o kadar derin ve engindir ki, kesin bir surette açıklamak bugün için kolay değildir. Belki, bu kabil ayetleri zaman tefsir edecektir.

   Melek
  Varlık âleminde melek, cin, insan ve hayvan adları altında debelenen, hareket eden birtakım canlı varlıklar vardır. Melekler nuranî varlıklardır, nurdan yaratılmışlardır. Onlarda erkeklik ve dişilik düşünülemez. Yemezler ve içmezler. Sayıları o kadar çoktur ki, orasını ancak Allah bilir. Kendilerinden günah meydana gelmez; itaatkâr ve şerefli varlıklardır. Kendilerine verilen her vazifeyi hakkıyla yerine getirirler.
   Cinler narî varlıklardır, nardan yaratılmışlardır. Asıl mayaları, hamur ve çamurları ateştir. Yaratılış tarihleri insanlardan öncedir. Kur'an-ı Kerim bu gerçeği şöyle anlatır:
   ,,Cin taifesini de evvelce dumansız ateşten yaratmıştık." Hicr, 27
   Cinler; insanlar gibi yerler, içerler, yaşar ve ölürler. Bir kısmı müslümandır, bir kısmı da kâfirdir. Şeytanlar ise tamamen kâfirdirler. Onların içinde müslüman olanları yoktur. Onlar İblisin öleceği güne kadar yaşarlar. Kuvvetli bir görüşe göre, şeytanlar da bir nev'i cinlerden sayılmaktadırlar.
   Sonra hayvanlar, daha sonra da insanlar yaratılmıştır. Hayvanların nasıl ve neden yaratıldıklarına dair elimizde kesin delil yoktur, bilemiyoruz. Fakat, insanların neden ve nasıl yaratıldıklarını biliyoruz. Şöyle ki:
   Allahü Teala, gökleri ve yeri yarattıktan sonra meleklerden bir bölük yaratmıştır. Bu arada cin taifesini de yaratmıştır. Adem {a.s.) insanların babası olduğu gibi, ,,Can" da cin taifesinin babasıdır. Adem (a.s.) topraktan, Can ise ateşten yaratılmıştır. Rivayete göre Cenab-ı Hak, melekleri göklerde, cinleri de yeryüzünde iskân etmiştir, yerleştirmiştir. Cinler rahat durmadılar; birbirlerini çekemez oldular. Aralarında kavgalar, gürültüler koptu. Katil ve cinayetler oldu. Bunları terbiye etmek, cezalandırmak gerekiyordu.
   Bunun üzerine Cenab-ı Hakk, gökten melekler gönderdi. Meleklerin başında da İblis bulunuyordu. Azgınlaşan cinleri cezalandırdılar, onları sağa-sola sürdüler. Allah İblis’e yeryüzünün saltanatnı da verdi. Gökyüzünün saltanatını da vermişti. Cennetin  idaresi de İblis'te idi. İblis aynı zamanda melekterin başkanı ve ilimce de onlardan ileri idi. İbadetini bazen yeryüzünde, bazen de gökyüzünde bazen de cennette yapardı. Ayak bastığı yer yoktur ki, orada Allah'a secde etmemiş olsun!.     İşte bütün bunlar kendisinde kibir ve gurur meydana getirdi, kendisini beğendi, böbürlendi ve kabardı. Ve şöyle dedi: ,,Ben ne kadar üstün ve ne kadar şerefli bir varlığım ki, bütün bu yüksek makam ve mevkiler bana verilmiştir. Ben bütün meleklerden de üstünüm!.."
   İlahî adalet yerini buldu, elinden her şey alındı, kibir ve gururunun cezasını buldu. Çünkü Cenab-ı Hakk, kendisini beğenenleri kolay kolay affetmez. Bir kuluna verdiği nimeti, o kul kendisine, kendi üstünlüğüne mal ederse, Allah, o nimeti onun elinden alır ve üzerinde bulunduğu halini değiştirir. Allah'ın adeti böyledir. Kur'an'-ı Kerim'de Cenab-ı Hakk bu adetini ilan etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
   ,,Bir millet, üzerinde bulundukları hali değiştirmedikçe (niyetlerini bozup kendileri bozulmadıkça) Allah, onların halini değiştirmez (verdiğini ellerinden almaz)." Enfal, 53 Bir hadis-i şerif de mealen şöyledir:
   ,,Allah için alçak gönüllü olanları Allah, derece derece yüceltir, yükseklerin yükseğine çıkarır. Kibirlenenleri de derece derece indirir, tâ esfel-i safiline kadar alçaltır." İbn-i Mace, Ez-Zühd

Allah'ın adaleti İblis'i affetmedi. Artık rütbesini sökme, başkanlık koltuğundan düşürme, kibir ve gururunun cezasını verme zamanı gelmişti. İşte bu zamanda Cenab-ı Hakk, İblis'e ve beraberindeki meleklere hitaben şöyle buyurdu:

   "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım!" (O sizin yerinize geçecek, benim halifem olacak, benim adıma icraatta bulunacak, dünya işlerini yürütecek). İblis ve mahiyeti buna şu karşılığı verdiler: ,,Ya Rabb'i nasıl olur? Fesat çıkaranlar, kan dökenler halifeliğe lâyık mıdır? Böylelerini halife mi tayin edeceksin?!. Biz ise Seni tesbih ediyor, Seni takdis ediyoruz!" Bunun üzerine Allahü Teala şu cevabı verdi: ,,Sizin bilmediğiniz hikmet ve maslahatı ben bilirim!"
  
Sonra her şeye kadir olan ve herşeyi hakkıyla bilen Yüce Allah, ilk insan Hz. Adem'i ruhiyle, bedeniyle yarattı. Bedenini topraktan, toprağın geçirdiği safhalardan yarattı ve mahiyetini bilemediğimiz ruh denen unsuru da Adem'in bedenine üfleyerek ayağa kaldırdı ve harekete geçirdi. Bu suretle ilk insan yaratılmış, halife tayin edilmiş oldu. Artık herkesin, onun halifeliğini, büyüklüğünü tanıması, kabul etmesi, hürmet ve tazimde bulunması zamanı gelmişti. Yüce Allah, İblis de içlerinde bulunmak üzere, meleklere şöyle bir emir verdi:
   „Adem'e secde edin!",
yani onun halifeliğini, onun büyüklüğünü tanıyın. O, sizin de büyüğünüzdür, efendinizdir. O, sizden daha âlimdir, sizin bilemediğinizi o bilir.
   Meleklerin hepsi, yüce Allah'ın bu yüce emrine uyarak secdeye vardılar. Adem (a.s.)'ın halifeliğini kabul ve tasdik ettiler, O'na lazım gelen saygıyı gösterdiler. Fakat İblis bir türlü yanaşmadı, gurur ve kibirini yenemedi. Herkes secdeye giderken o, dimdik ayakta kaldı. Şeytanlığını gösterdi ve şeytanlaştı. Varlık âleminde yüce Allah'ın yüce emrine karşı ilk isyan bayrağını çekti ve kâfirlerden oldu. Hem de kendisine, ,,Niye böyle yaptın?" diye sorulduğunda cevaben:
   ,,Ya Rabb! Nasıl olur bu?!. Ben Adem'den hayırlıyım, ondan üstünüm. Zira Sen beni ateşten, onu çamurdan yarattın!"
diyerek yanıldı ve cehlini ortaya koydu.
   Bunun üzerine Cenab-ı Hakk, hem kel hem de fodul olan İblis'i lanetledi ve cennetten kovdu.
   Hz. Adem (a.s.) artık Hilâfet tahtına oturmuş, Hilâfet tacını giymişti. Her gittiği yerde tanınıyor, her şey tarafından selamlanıyordu. Fakat bir şeyi eksikti. Eksik olan da bir hayat arkadaşı idi. Kendi cinsinden kendisine bir eş lazımdı. Onunla ünsiyet edecek, onunla yalnızlığını giderecekti. Buna cidden ihtiyaç vardı.
   İşte bu ihtiyaca binaen Havva validemiz yaratıldı. Hem de Adem babamızın sol kaburga kemiğinden. Adem (a.s.), uyku ile uyanıklık arasında bir ruh haleti içinde idi ki, bu yaratılışı hissetmedi bile. Uyanınca, yanıbaşında Havva validemizi görür. Ona, ,,Sen kimsin?" diye sorar. Havva cevap verir: ,,Ben senin hanımınım! Allah beni sana arkadaş,
sana eş olmak üzere yarattı. Ben senin yalnızlığını gidereceğim, sen de benim yalnızlığımı gidereceksin, bir arada yaşayacağız!" dedi.
  
Bundan sonra Cenab-ı Hakk, Hz. Adem (a.s.)'a şöyle buyurdu:
   ,,Sen de hanımın da cennette oturunuz! Cennetin her meyvesinden istediğiniz kadar yiyiniz. Fakat şu ağaca yaklaşmayınız! Sonra zalimlerden olursunuz, kendinize yazık edersiniz."
  
İblis, Adem ile Havva'nın cennetteki mevkilerini, nimetlerini görünce, hisleri kabardı, onları çekemedi, başlarına çorap örmeyi düşündü ve onları cennetten attırmanın çarelerini aradı. Hile yollarına başvurdu. Cennetin kapısına yaklaşarak Adem ile Havva'ya seslendi ve dedi ki, ,,Rabb'iniz sizi o ağaçtan yemenizden niçin men etti biliyor musunuz? Çünkü siz o ağacın meyvesinden yerseniz, melekleşeceksiniz veya cennette temelli kalıp çıkmayacaksınız. Zira bu ağaç hayat ağacıdır. Bundan yiyen cennette ebedî kalır. Allah ise sizin cennette ebedî kalmanızı istemiyor..."
  
Adem (a.s.), şeytanın bu sözüne kulak asmadı ve inanmadı. Sonra şeytan, kendisinin doğru söylediğine yemin-kasem etti ve kendileri için öğüt ve nasihat eylediğini söyledi. Bunun üzerine Havva validemiz ile Adem babamız -yalan yere yemin olmaz-diyerek o yasak ağacın meyvesiden yediler.
   Şeytan, bu suretle onların ayağını kaydırdı, cennet ve nimetlerinden uzaklaşmalarına sebep oldu. Hatta üzerlerindeki cennet elbiseleri bile soyuldu ve Allah'ın emriyle her ikisi de yeryüzüne indirildi. Rivayete göre, Adem Hindistan'a, Havva da Cidde'ye indirildi. Sonra bunlar hatalarından dolayı, tevbe ve istiğfarda bulundular, ağlayıp gözyaşı döktüler. Zaman sonra Cenab-ı Hakk, onların tevbe ve dualarını
kabul ederek -rivayete göre- onları Arafat dağında birleştirdi.
   İşte bu şekilde ilk kadın olan Havva validemiz, dünya hayatına gelmiş oldu.
   Kadınlığın tarihi onunla başladı. Adem ile Havva'nın birleşmesinden bir çok erkek ve kız çocuklar meydana geldi ve yayıldı.
 
Cenab-ı Hakk Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur:
   ,,Ey insanlar! Rabb'inizden korkun ve korunun. Çünkü Rabb'iniz sizi tek bir candan (Adem'den) yarattı, eşini de ondan halk etti ve ikisinden erkek-kadın çok insan meydana getirdi ve dünyaya yaydı."
Nisa, 1

Kadın

   Havva validemizle başlayan kadınlık tarihinde o gün bugün milyonlarca kadın meydana gelmiştir. Bundan sonra kıyamete kadar da milyonlarca kadın dünyaya gelecektir. Kadınlar içerisinde değerli, yararlı, hürmete layık, eli öpülecek, melekleşmiş hanımlar varolduğu gibi, değersiz, yararsız, zararlı, şeytanlaşan kadınlar da yok değildir.
   Değer ölçüsü dindir; Allah'ın kanunudur. Dinin değerli dediği, güzel dediği değerlidir, güzeldir; değersiz dediği, çirkin addeddiği de değersiz ve çirkindir. Sağlam aklın, sağduyunun
kabul ettiği de bundan başkası değildir. Fakat devirden devire, milletten millete kadının değer ve kıymeti değişik şekiller almıştır. Şöyle ki:
   Allah'ın gönderdiği dinden zaman zaman sapan millet ve toplumlar arasında zaman olmuş ki, kadın, yerini kaybetmiş, hor görülmüş, insanlık haklarından mahrum bırakılmıştır. Zaman olmuş ki, kadına haddinden fazla değer verilmiş, hakkından fazla hak tanınmış ve şımartılmıştır. Ve yine zaman olmuş ki, kadın, erkeğe eşit sayılmış, tahammülünden fazla görev verilmiştir. Bu suretle onun yaratılışına karşı çıkılmış ve nihayet huzursuz edilmiştir. Mesela:

   Hindistan'da:
 
Hindu dininde, Hindu şeriatında kadın hakkında şu fikir ileri sürülmüştür: ,,Veba, ölüm, cehennem, zehir ve yılan kadından üstündür. Yani kadın, bunlardan daha kötüdür."
   Tabii bu çok yanlıştır. Allah'ın (c.c.) gönderdiği dine, dinî ölçülere asla uymaz ve sığmaz.

   Tevrat'ta:
  
Uydurma olan Tevrat da Hindu dininden geri kalmamıştır. Tevrat'ta şöyle yazılı:
   ,,Hikmet ve aklı bulmak için, şerrin nasıl bir cehalet olduğunu, ahmaklığın nasıl bir delilik olduğunu bilmek için döndüm dolaştım, bu arada kadını ölümden daha acı buldum. O kadın ki, kendisi bir tuzak, kalbi kement, elleri ise kelepçedir. Bin erkek içerisinde işe yarar bir erkek buldum, fakat bin kadın içerisinde işe yarar bir kadın bulamadım."

  İtalya'da:
  
Bir vakitler Roma şehrinde büyük bir toplantı yapılır. Bu toplantıda kadın ele alınır. Kadının müzakere ve münakaşası yapılır. Sonunda şu karara varılır:
   ,,Kadında ruh yoktur, kadın ruhsuzdur. Ruhsuz olduğu için de ahirette dirilmeyecektir. Kadın murdardır. Et yememesi, gülmemesi, hatta konuşmaması lazımdır. O, vakitlerini hizmetçilikle geçirecektir."
   Konuşmaması için, kadının ağzına kilit bile vurmuşlardır. Sebep de: ,,Kadın şer aletidir. İnsanları azdırmak için, şeytan onu kullanır. Kadın şeytanın aletidir..." şeklinde düşünceleridir.

  Fransa'da:
  
Fransa'da miladî 586 yılında yapılan bir toplantıda kadından bahsedilir. ,,Kadın insan mıdır, değil midir?" diye münakaşa yapılır ve nihayet kadının insan olduğuna ve fakat erkeğe hizmet etmek üzere yaratılmış bulunduğuna karar verilir.

   İngiltere'de:
  
İngiltere'de ise, Sekizinci Henri'nin verdiği bir kararla kadınların kutsal kitapları okumaları yasak edilmiştir. Keza 1850 senelerinde İngiltere'de çıkarılan bir kanunla kadının vatandaşlık haklarına sahip olmadığı, şahsî herhangi bir hukuku bulunmadığı, hatta sırasında elbisesine bile sahip çıkamıyacağı ilan edilmişti. Ruhud'din-il-İslamî

   Arap Yarımadasına gelince:
  
Cahiliyyet devrinde Arabistan'da kadının hali daha da perişandı. Kadın değerini kaybetmiş, şerefini yitirmişti. Kadın zevk âleti kabul ediliyor, eşya gibi pazarlarda satılıyordu. Çok kadınla evlenmenin bir sınırı yoktu. Kişi karısını istediği zaman boşar, istediği zaman öldürürdü. Hiç bir kimse çıkıp da ona, ,,Sen niçin böyle yapıyorsun? Bu, günahtır, haksızlıktır!.." diyemiyordu.
   Kız çocuklarının hali daha da feci, çok daha korkunçtu. Bu çocuklar hor görülür, diri diri toprağa gömülürdü. Hz. Ömer (r.a.) gibi akıl ve dirayet sahibi bir insan bile -müslüman olmadan önce-gerçeği göremiyor, bu gibi kötü adetlerin tesiri altında kalıyordu. Kendi eliyle kızının mezarını kazıyor, masum yavrusunu diri diri toprağa veriyordu. Mezarını kazdığı birsırada kızının, „Babacığım! Yoruldun, terledin, otur da alnının terini bir şileyim" şeklindeki sözleri bile Ömer'e tesir edemiyor, onun babalık şefkatini harekete getiremiyordu. Onu yürekler acısı bu hareketinden, melek gibi kız çocuğunu toprağa gömmekten alıkoyamıyordu.
   Hz. Ömer, müslüman olduktan sonra bu manzarayı şöyle anlatırdı:
   İki şey vardı ki, bunlardan biri hatırıma geldikçe hayretler eder ve gülerim. Diğerini de hatırladıkça üzülür ve ağlarım. Birincisi şu: Annemiz bize helva pişirirdi. Biz bu helvadan put yapar ve ona tapardık, ona ibadet ederdik. Acıktığımız zaman onu yerdik. Bu hal ne şaşılacak şeydi?!. Biraz önce ilâh kabul ettiğimiz, saygı duyup ibadet ettiğimiz bir şeyi, biraz sonra midemize indiri verirdik. Bunu neye dayanarak yapardık, bilemem!
   İkincisi: Kız çocuklarını, bu suçsuz yavrularımızı diri diri toprağa gömmemizdi. Bunu nasıl yapardık, bilemem? Hatırıma geldikçe yüreğim parçalanır!.."

   İslam'da:
  
Şimdi hanım kardeşlerime şunu söyleyebilirim: İşte âlem böyle iken, böyle bir âlemde durumunuz perişan iken İslam dini geliyor, bu dinin büyük Kitab'ı Kur'an geliyor, Kur'an-ı Kerim'i tebliğe memur edilen Hz. Muhammed (s.a.v.) geliyor. Kadının da insan olduğunu, Allah'ın kulu olduğunu, dinî sorumluluk taşıdığını, erkekler gibi dindar olabileceğini, ibadet yapması lazım geldiğini, ahirette dirilip hesaba çekileceğini ilan ediyor, dolayısıyla hak ve hürriyete sahip olduğunu bildiriyor.
   Hanımlar!
Mübarek dinimizin beyanına göre, sizler eşya değilsiniz, hayvan değilsiniz, şeytanın eseri değilsiniz, erkeklerin köleleri, hademeleri değilsiniz. Sizler insan türündensiniz ve insansınız. İnsan neslinin üremesinde, yayılmasında, yaşamasında ve devamında rolü olan iki unsurdan birisiniz.
Erkekler baba iseler sizlerde annelersiniz. Bu gerçekleri Kur'an-ı Kerim şöyle anlatır:
   ,,Ey insanlar! Rabb'inize karşı gelmekten sakınınız. O Rabb ki, sizi bir tek şahıstan yarattı. Eşini de o şahsın bir parçasından meydana getirdi, ikisinin birleşmesinden de sayıları çok erkek ve kadınları (dünyaya) yaydı." Nisa, 1
  
Yukarıda da gördüğümüz gibi bazı milletler sizlere din hürriyeti, vicdan hürriyeti, mülk edinme hürriyeti tanımazlarken, dinî eserleri okumayı bile sizlere yasak ederlerken, İslam dini ne yapmış? Erkeklere tanıdığı vicdan hürriyetini, din hürriyetini sizlere de tanımıştır. Onlara hayat hakkı, mülkiyet hakkı tanıdığı gibi sizlere de bunları tanımıştır. Erkeklerin, salih ve güzel amel ve ibadetlerinin mükâfat ve sevaplarını görebilecekleri ve cennete girebilecekleri gibi, sizlerin de aynı şeylere sahip olabileceğinizi, cennete girebileceğinizi de bildirmiş ve beyan etmiştir. Kur'an-ı Kerim şöyle anlatır:
   „İmanlı erkek ve kadından kimler güzel amel işlerse, işte onlar cennete girecekler ve işte onlar en ufak haksızlığa uğratmayacaklardır." Nisa, 124
  
Yine mübarek dinimize göre; erkekler iman nuruna, İslam şerefine erebilecekleri, güzel sıfat ve temiz ahlaka sahip olabilecekleri gibi, aynı nura sizler de sahip olur, aynı şerefe ulaşabilirsiniz, temiz ve güzel vasıflarla süslenebilirsiniz, ahlakî fazileti taşıyabilirsiniz. Bakınız Kur'an-ı Kerim her iki tarafı da aynı sıfatlarla sıfatlandırıyor, övüyor, aynı hükme bağlıyor ve şöyle diyor:
   “Müslüman olan erkek ve kadınlar, imanlı olan erkek ve kadınlar, itaat eden erkek ve kadınlar, doğru sözlü olan erkek ve kadınlar, sabırlı olan erkek ve kadınlar, gönülden bağlanan erkek ve kadınlar, sadaka veren erkek ve kadınlar, oruç tutan erkek ve kadınlar, namuslarını koruyan erkek ve kadınlar, Allah'ı çok anan erkek ve kadınlar var ya, işte Allah bunların hepsine mağfiret (günahlarını bağışlama) ve büyük ecir (cennet ve cemalini göstermeyi) hazırlamıştır." Ahzab, 35
  
Yine İslam'a göre; erkekler gibi sizler de mesulsünüz, sorumluluk taşımaktasınız. Erkeklerin vebal ve sevapları kendilerine ait olduğu gibi, sizlerin de vebal ve sevabınız kendinize aittir. Bir erkeğin kötülüğünden sizler sorumlu olmayacağınız gibi, onların iyilikleri de sizlere fayda vermeyecektir. Kur'an-ı Kerim Nuh Peygamber ile Lût Peygamberin kâfir olan karılarına, kocalarının peygamber olmaları fayda vermediğini, Firavun'un küfrünün de imanlı olan karısına zarar vermediğini örnek göstererek şöyle anlatır:
   “Allah, inkâr edenlere, Nuh'un karısı ile Lut'un karısını misal gösterir: Onlar kullarımızdan iki iyi kulun nikâhında iken onlara karşı inkârlarını (imansızlıklarını) gizlemişlerdi. Dolayısiyle bu iki kadına gelen (azabı) kocalarının (peygamberliği) giderememişti. Ve bu iki kadına ,,Girenlerle birlikte siz de ateşe girin dendi." Tahrim, 10
  
Bu ayet-i celile gösteriyor ki; Bir kimsenin kendisinde İman olmasza, o kimse, şerefli bir soydan gelse de, peygamberin yakını veya karısı olsa da bunlar kendisine hiçbir fayda vermez; Onu Allah'tan gelen azaptan kurtaramaz, akibet, cehennemin ebedî azabını boylar.
   ,,Allah, imanlılara da Firavun'un imanlı karısını örnek gösterir: O (kadın), Rabb'im! Katından cennette bana bir ev yap; beni Firavun ve onun işlediklerinden kurtar; beni zâlim milletten kurtar demişti." Tahrim, 11
  
İşte bakınız! Ne büyük şahsiyet! Ne büyük fazîlet ve ne büyük hanım!.. Bir hükümdarın sarayında bulunuyor. Dünya varlıklarının hepsi tamamen, dünyanın ziynet ve nimetlerinden hiçbirisi eksik değil. Kendisi de kraliçe; şânı var, şöhreti var, hizmetçileri etrafında dönüp dolaşıyor.
  
Bütün bunların içinde tatlı ve zevkli bir hayat yaşaması, eğlenceli günler geçirmesi lazım gelirken ne yapıyor? Bunların hiçbirisine kıymet vermiyor, bel bağlamıyor, güvenmiyor. Hepsinin geçici şeyler olduğunu düşünüyor. Kocasının ve etrafının küfür ve imansızlıklarından dert yanıyor; Allah'a yalvarıyor: İmansız kocasından ve onun zalim milletinden kurtulması için dua ediyor.
   Çünkü biliyor ve inanıyor ki, iman ve güzel amel olmadıkça saltanatın da, kraliçe olmanın da bir faydası yoktur. Bunlar gölge şeylerdir, geçici şeylerdir. İnsanı dünya bedbahtlığından, ahiretin ebedî ve sonsuz azabından kurtaracak ve koruyacak değildir. Üstelik; kocasının, o azılı kâfirin baskı ve işkencelerine uğruyordu. Fakat bütün bunlara rağmen imanından zerre kaybetmiyor, imanı uğrunda canını tehlikeye atıyordu. Allah kendisinden razı olsun!
   Aziz dinimiz, söz ve ahid almakta, verilen söz ve ahde itibar ve itimat etmekte erkekle kadın arasında bir fark gözetmemiştir. Dini ve onun vecibelerini kabul edip yapacaklarına, günahlardan sakınacaklarına dair, Peygamberimiz, erkeklerden söz ve ahit almış olduğu gibi, kadınlardan da söz ve ahit almıştır. Kur'an-ı Kerim bu gerçeği de şöyle anlatır:
   ,,Ey Peygamber! Mü'min olan kadınlar, sana gelip de Allah'a birşey ortak koşmayacakları, hırsızlık yapmayacakları, zinada bulunmayacakları, çocuklarını öldürmiyecekleri, elleriyle ayakları arasında bir bühtanla (iftira ile) gelmiyecekleri ve asla mâruf (ve meşru) herhangi bir hususta âsi olmayacakları üzerine ahit (ve söz) verdiklerinde artık sen de onlar ile muahede yap (onların verdikleri sözlerine itimat ederek anlaşmada bulun) ve onlar için Allah'tan mağfiret dile! Şüphe yok ki, Allah Gafurdur, Rahîmdîr." Mümtehine, 12
  
Yine yukarıda gördük ki; zaman olmuş, kadın, hor görülür, alçak sayılır, günlük işlere karıştırılmaz, mühim işlere yanaştırılmazdı. Kur'an gelince, kadını da eşit saymış; veli ve vâsi olmada, vekâlet almada, havale vermede, ticaret yapmada selâhiyet tanımış, emr-i mâruf, nehy-i münkerde (öğüt ve nasihat vermede, ikaz ve irşatta) söz hakkı vermiştir. Bu hususu da Kur'an-ı Kerim şöyle anlatır:
   ,,İman sahibi olan erkeklerle kadınlara gelince: Bunların bazıları bazılarının velîleridir. Mâruf olan (güzel olan) şeylerle emrederler, münkerden (kötü ve çirkin olan şeylerden) de menederler. Namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve Allah ile O'nun Resulü'ne itaat ederler, işte bunlara elbette Allah merhamet edecek. Şüphe yok ki, Allah aziz ve hakimdir."Tevbe, 71
  
Bilhassa Arap yarımadasında kadına hayat hakkı tanınmamıştı. Kız çocukları öldürülür, diri diri toprağa verilirdi. Güzel dinimiz, kadına da, kız çocuklarına da hayat hakkı tanımış, yaşamlarını güven altına almıştır. Kur'an-ı Kerim bu babda şöyle diyordu:
   ,,Ve fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyiniz. Onların da sizlerin de rızkını veren biziz. Şüphe yok ki, onları öldürmek büyük bir cinayettir." İsra, 31
  
Yine bir zamanlar kadına mirastan hak tanınmazken, mübarek dinimiz, kadına bu hakkı tanımış, mirasdaki hissesini tayin etmiş ve şöyle demiştir
  “Ebeveynin ve akrabanın geride bıraktıkları (mirasda) erkeklere bir pay vardır. Anne ve babalarının ve akrabalarının geride bıraktıkları (mirasdan) kadınlara da bir pay vardır." Nisa, 7
  
Cahiliyet devri Araplar'ı ne yaparlardı? Kadınları da mal kabul edip, haklarında ona göre muamele yaparlardı. Mesela: Baba öldü mü, oğul gelir, elbisesini babasının karısı üzerine atar; babasının malına varis olduğu gibi, hanımına da varis olurdu, isterse kendine nikâh eder, isterse para karşılığı bir başkasına satardı. İslarn Dini gelince bu haksızlığı da ortadan kaldırdı. Buna dair Kur'an-ı Kerim şöyle der:
   ,,Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helal olmaz!.." Nisa, 19
   “Babalarınızın nikâh ettiği kadını kendinize nikâh etmeyin!.." Nisa, 22
  
Bir de cahiliyet devri Araplar'ı, cariyelerini, gençlerini fuhşa, zinaya mecbur eder, bu yolla para kazanırlardı. Dinimiz bunu da yasaklamış ve şöyle demiştir:
   „…Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için, namuslu yaşamak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın!.." Nur, 33
  
İşte bütün bunlar gösteriyor ki, Allah'a kul, Peygamber'e ümmet olmak üzere yaratılan kadın, zaman olmuş ki, hak ve değerini kaybetmiş, haksızlığa uğramıştır, zaman olmuş ki, kendisine hakkından fazla hak tanınmış, haddinden fazla değer verilmiş ve şımartılmistir. Bir cümle ile: Hak dinden uzaklaşan insanoğlu, kadın hakkında ya çok ileri gitmiş veya çok geri kalmıştır.
   Bereket versin ki, hak din ve hak dinin son Kitab'ı Kur'an-ı Kerim, kadının imdadına yetişmiş, onun layık olduğu mevkiini tarif etmiş, hak ve selahiyetını tayın etmiş, rütbesini göstermiştir Bundan böyle mûslüman olan bir kadın, İslam topluluğu içinde, artık ne hor görülüp haksızlığa uğrayacak, ne de haddini asşıp şımaracaktır Allah'a kul, Peygamber'e ümmet olarak şerefli mevkiini alacak, çocuk yetiştirmede ve onları terbiyede vazifesini devam ettirecektir. Ve nihayet bu suretle o, hem dünyasını mamur etmiş olacak, hem de ahîrelte Allah'ın cennet ve cemalini kazanmış bulunacaktır.

MEŞHUR KADINLAR

   Şimdiye kadar, milletlerin ve devirlerin kadınlar hakkındaki değer ölçülerini gördük. Dinden, dinî hayattan uzak kalan millet ve cemiyetlerde kadın mevkiini yitirmiş, değerini kaybetmiş, hali çok perişandı Hazret-i Adem'le başlayan ve bütün peygamberler tarafından anlatılan hak din. onların imdadına yetişmiş, en son olarak da Kur'an-ı Kerim gelerek kadına layık olduğu çok serefli mevkii vermiş ve, „Cennet annelerin ayaklan altındadır!" diyerek onun bu şerefini dünyaya ilan etmiştir. Bu hususu da söylemiştik.
   Bundan sonra, ilim ve irfanlarryle, ahlak ve faziletleriyle meşhur olan, örnek olan hanımların binlercesinden sadece bir kaçını göreceğiz:

   1 -Sâre Hanım:
  
Sâre, Hz. İbrahim'in hanımıdır. İshâk Peygamberin de annesidir. Doksan yaşında iken oğluna gebe kalmıştır. Kur'an-ı Kerim'de kendisinden bahsedilir. Şöyle ki:
   Lût Peygamberin kavmi, pek azı müstesna, imana gelmemişti. Üstelik çok çirkin hareket ederlerdi, kadınları bırakıp erkeklerle düşüp kalkarlardı. Dolayısıyla azabı hak etmişlerdi. Cenab-ı Hakk onları helak etmek, memleketlerini alt-üst edip onları yerin dibine geçirmek için Cebrail'in başkanlığında bir kaç melek gönderdi. Bunlar ilk önce Hz. İbrahim'e uğradılar.
   Zaten misafirperver olan Hz. İbrahim, genç delikanlı şeklinde gelen bu misafirlere çok alâka gösterdi, iltifatta bulundu. Hemen eve koşup gayet semiz bir dana keserek kebap halinde bunlara takdım etti ve önlerine koydu, ..Buyurun! Yemez misiniz?!" dedi, Fakat hiçbiri buna el uzatmadı. Bunun üzerine İbrahim'in içine korku düştü, bunlardan işkillendi. Belki de onların melek olduklarını sezerek, azap için gelmiş olma ihtimalini düşünerek korktu. Hz İbrahim'in bu halini gören melekler.
   - Ya İbrahim, korkma! Sana müjde getirdik, bir oğlun doğacak, hem de âlim ve halîm olacak, dediler.
   Perde arkasında bulunan ve bu müjdeyi duyan Sâre Hanım, kendini tutamıyarak gulüverdı, elini yüzüne çarptı ve ,,Bu, ne acayip şey? Nasıl olur? Ben doksan yaşında ihtiyar kısır birkadınım! Böyle olan bir kadın nasıl olur da çocuk doğurur?!. İşte kocam! O da ihtiyar olmuş!.." dedi Melekler:
   - Evet, öyle ama! Bu, Allah'ın emri! Sen Allah'ın emrinden hayret mi ediyorsun? Allah'ın rahmet ve bereketleri üzerinize olsun, dediler.
   Evet, hanımlar!
Her şey Allah'ın elindedir. Dilerse çok ihtiyar bir kadından da çocuk meydana getirir. Bunda hayret edilecek veya uzak görülecek bir taraf yoktur. Öyle olmuş; doksan yaşındaki anne ile daha yaşlı olan babadan İshak adındaki çocuk doğmuş ve peygamber olmuştur. Hikmet ve ibret dolu olması dolayıslyle bu meseleye Kur'an-ı Kerim'in bilhassa ,,Hûd" ve ,,Vezzariyat" surelerinde yer verilmiştir.

    2 - Hacer Hanım:
  
Hacer de Hz. İbrahim'in hanımıdır. Sâre, Kendisinin çocuğu olmadığı için, kocası Hz. İbrahim'in Hacer'le evlenmesine musaade etmişti. Hacer, İsmail adındaki çocuğu doğurunca, Sâre, Hacer'ı ve oğlunu bir nevi kıskanmaya başladı. Bunun üzerine, Allah'ın da emriyle, Hzr İbrahim, Hacer'le oğlu İsmail'i alarak Mekke vadisine götürür. O zaman orada şehir falan yok tabii. Bağ-bahçe yok, ot-ekin yok, su da yok…
   Hz İbrahim, hanımı Hacer'le oğlu İsmail'i işte böyle bir çöle bırakır ve geri döner.
   Arkasından Hacer ona: „Bizi burada bırakıp nereye gidiyorsun?.." diye tekrar tekrar bağırırsede Hz. İbrahim cevap vermez, yoluna devam eder. Hacer tekrar İbrahim'e bağırarak
   ,,Yoksa bu, Allah'ın bir emri mi? Allah mı böyle emretti?.." der. Bunun üzerine Hz. İbrahim, arkasına dönerek: „Evet, Allah'ın emridir!" diye cevap verir. Bunu duyan Hacer:
   ,,Öyle ise mesele yok, endişe yok. Bizim burada kalmamıza emir buyuran Allah'ımız elbetteki bizi burada unutmayacaktır. Rızkımıza da kefildir. Biz buna inanmışızdır!." der ve çocuğunun yanına döner.
   Hacer çocuğunun yanında kaladursun, biz Hz. İbrahim'i takip edelim:
   Hz. İbrahim, hem gidiyor hem de arkada bıraktıkları için dua ediyordu. Duasında Rabb'isine şöyle yalvarıyordu:
   ,,Rabb’im! Bu beldeyi güvenli kıl, beni ve oğullarımı putlara kul olmaktan uzak tut. Rabb'im! Bu putlar insanlardan çoklarını saptırdı. Bana uyan benden, bana karşı gelen kimseyi de sana terk ederim. Sen bağışlarsın, merhamet edersin, Rabb'im! Ben, çocuklarımdan kimini, namaz kılabilmeleri için senin kutsal evinin yanında, çorak bir vadide yerleştirdim, insanların gönüllerini onlara meylettir, şükretmeleri için, onları çeşitli ürünlerle rızıklandır..." İbrahim, 35-37
   Hacer ne yaptı?
  
Rivayete göre Hacer, beraberlerindeki su bitince çaresiz kaldı. Ne yapacağını şaşırdı. Su aramaya koyuldu. Ama nerede su bulacak? Safa tepesi üzerine çıktı, etrafa göz attı, fakat su emaresi göremedi. Merve tepesine koştu, yine su göremedi. Derenin iki kenarı üzerindeki bu iki tepe arasında su bulma veya suyun bulunduğu yeri görme maksadiyle yedi tur yaptı. Bir taraftan da kurt-kuş kapar diye daha süt emme çağında olan minicik yavrusunun hayatından korkuyordu. Bunun için sağa sola giderken hep koşarak gidiyordu. Bütün ümitleri boşa çıktı. Büyük bir üzüntü ile biricik yavrusunun yanına geldi.
   Bir de ne görsün: Çocuğunun ayakları önünde su çıkmaya başlamış! Su gözüküyor!.. Bunu gören anne büyük bir sevinçle, göl olsun diye çarçabuk, suyun önünü kesiverdi, gitmesine mani oldu. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurur ki: „Allah, Hacer'e rahmet etsin, acele etti, suyun önünü hemen kesi verdi. Böyle yapmasa idi, su akıp gidecek, akarsu olacaktı!.."
Tefsir-i Kebir, İbrahim Suresi
  
Hacıların, Safa ile Merve tepeleri arasında gidip gelmeleri ve bu arada koşmaları, bu tarihî hadisenin ibret verici hatırası olsa gerek.
   İşte, bir mucize olarak çıkan bu su, ,,Zemzem“ suyudur. Sonraları kuyu halinde devam eden ve yüzbinlerce hacının su ihtiyacını karşılayan ve yine de bitip tükenmeyen „Zemzem" kuyusunun tarihi böyle başlamıştır.
  
Etraftan gelip geçen kervanlar, artık, bu su sayesinde, burada konup göçüyorlar. Bir kısım insanlar (Cürhümlüler) de burada yerleşip kalıyor ve anne ile çocuğuna komşu oluyorlar. Zamanla burası daha da şenleniyor, İsmail de büyüyor, kendisine komşu olan kabileden kız alarak onlara damat oluyor.
   İşte, Hz İbrahim'in soyu ile Cürhümlü soyunun birleşmesinden Arap milleti, bu milletten Kureyş kabilesi, bu kabileden de sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) meydana gelmiş oluyor.
   Şurası muhakkaktır ki: Yaratanına sağlam bir iman ve sarsılmaz bir tevekkülle bağlanan ve her halde O'nun emrine uyan bir insanı, Yaratanı hiç unutur mu? Unutmaz! Nitekim Hacer'i unutmamıştır. Hiç ummadığı yerden su çıkartmış, rızıklarını vermiş, onları gelip geçenlere sevdirmiş ve saydırmış ve nihayet onları hiçbir zaman darda bırakmamıştır. Üstelik, onların soy ve sopunu çoğaltmış, iki cihan serveri Hz. Muhammed'in de İsmail Aleyhisselam'ın neslinden gelme şerefini bu aileye nasip etmiştir

   3- Asiye Hanım:
  
Asiye Hanım Firavun’un karısıdır. Asiye Hanım, gerek Kur'an-ı Kerim, gerekse Peygamberimizin sözlerinde yer almaktadır. Kocası Firavun, tanrılık iddiasında bulunmuş. Asiye ise, Allah'ın birliğine, Hz. Musa'nın peygamberliğine inanmış, imanı yüzünden kocası zalim Fıravun'dan türlü işkenceler çekmiş ve nihayet bu yolda ölmüştür.
   Asiye Hatun’un hikâyesi şöyle başlamıştı:
Görülen bir rüya üzerine Firavun'a şöyle denmişti: İsrailoğulları'ndan bir çocuk doğacak, senin devlet ve saltanatını yıkacaktır!.."
   Bu haberi alan Firavun, israil soyundan doğan erkek çocukları öldürtmeye başlar. Her tarafa cellatlar gönderir Cellatların ev ev dolaşarak ele geçirdikleri çocukları öldürdükleri bir sırada, Hz. Musa'yı annesi doğurmuştu. Bir müddet gizlice onu emzirdikten sonra, su geçmez bir sandığa koyarak Nıl nehrine atar. Nil nehri sandığı götürüp Firavun'un sarayının kenarına dayar. Asiye hatun, bunu görür ve getirir. Sandığı açtırdığında ne görsün: Nur yüzlü bir bebek! Görünce onu sever ve bağrına basar. Ve, „Aman! Bunu öldürmeyiniz! Büyürde belki işimize yarar. Yahut bunu kendimize evlat ediniriz!.." der.
   Çocuğu emzirmek için birçok süt annesi getirtilir ise de çocuk hiçbirinin memesini tutmaz. Çocuğun annesi çocuğunu suya bıraktıktan sonra, -anne ciğeri durur mu?- arkasından hemşiresini gözcü olarak göndermişti. Oğlunun saraya alındığını ve bir süt annesi arandığını öğrenince kendini süt annesi olarak tavsiye ettirdi. Asiye Hatun, derhal Musa'nın annesini getirtir, Musa'ya süt annesi yapar
   İşte, bu şekilde Hz Musa, Firavun'un sarayında annesi tarafından emzirilir ve büyütülür. Ama ne Firavun ne de sarayda oturanlardan hiç biri, bunun farkında değildir.
   Rivayete göre; Hz. Musa, sarayda büyüdüğü bir sırada, bir gün eline aldığı bir çubuğu Firavun'un başına indirmiş ve başını yarmıştı. Buna fena halde kızan Firavun, çocuğu öldürmek işlemişti. Asiye Hanım derhal müdahale etmiş, önüne geçmiş ve kocasına: ,,Ey hükümdar! Kusura bakma! Bu, bir çocuktur, aklı ermiyor!..“ demişti.
   Bunun üzerine çocuk imtihana çekilir, önüne bir cevher parçasiyle bir de ateş parçası konur. Çocuk, -Cebrail'in manevî sevkiyle-ateş parçasını almış ve ağzına götürmüştü. Yapılan bu denemede Musa'nın çocuk olduğu, aklının henüz ermediği görülmüş ise de ağzına götürdüğü ateş dilini biraz yakmıştı, işte Hz. Musa'nın dilindeki pepelik, dilinin biraz yanması sonucu olsa gerek.
   Kur'an-ı Kerim bu ibret verici hikâyeyi şöyle anlatır:
   ,,Ya Musa, vakta ki, annene bildirilmesi gerekeni bildirmiştik. Şöyle ki; çocuğu bir sandık içine koyda denize (Nil nehrine) at ve sakın endişe etme! Deniz onu sahile atsın da benim de onun da düşmanı olan biri alıversin (sudan çıkartıp yanında beslesin). Hem sana, Ya Musa! Tarafından bir muhabbet bıraktım ki (herkes seni seviyordu). Hem benim nezâretimde büyüdün."
   „Ey Musa! Bir vakit ki, senin hemşiren Firavun'un sarayına gidip şöyle demişti: Bu çocuğa bakabilecek bir süt annesi bulayım mı? (Onlar da evet, demişlerdi,) Ya Musa! Seni, artık annene kavuşturduk kî, gözü aydın olsun da üzülmesin."
Ta ha, 38-39
   Hanım kardeşlerim!
Allahü Azimüşşan her şeye kadirdir, isterse saltanatını yıkaçağı, kendisini helak edeceği bir kimseye bir çocuğu büyüttürür ve yıkımını o çocuğun eline verir. Gerçekten öyle olmuştur. Hz. Musa büyür, Peygamber olur, Firavun'u ve kavmini imana çağırır. Deliller, mucizeler gösterir...
   Fakat Firavun ve adamları inanmazlar, imansızlıklarında ısrar ederler. Üstelik, Hz. Musa'yı ve ona iman edenleri kılıçtan geçirmek isterler ve bunun için harekete geçip yola çıkarlar. Hz. Musa ve beraberindekilerin önüne çıkan deniz yarılır ve yol verir. Hz. Musa ve maiyyeti karşı taraftaki karaya çıktıkları, Firavun ve beraberindekiler de tam denizin dibine girdikleri bir sırada deniz kapanır ve hepsi boğulur gider.
   Fakat, Asiye Hanım, Firavun gibi küfürde diretmedi; Hz. Musa'nın mucizelerini görünce ona inandı ve iman etti. Firavun gibi azılı bir kâfirin nikâhı altında olmakla beraber onun kâfirliğine katılmadı. Onun tanrılık iddiasını reddetti. Kocasının krallığına, sarayın debdebesine aldanıp imandan vazgeçmedi, hak yoldan ayrılmadı ve Fıravun'un bütün korkunç işkencelerine rağmen imanından zerre kadar taviz vermedi. Nihayet bu işkenceler altında Allah'a dua ede ede can verdi ve şehid oldu.
   Kıyamet gününde mahşer kurulup hesap başladığı zaman, kulluk vazifesini yapmamış olan bir kadın, namazını kılmamış bir kadın, namahreme görünmekten sakınmamış, erkeklere karşı açılmış, saçılmış bir kadın, özür beyan ederek kendisini azaptan kurtarmak için kocasını ileri sürecek, suçu kocasına yüklemek isleyecek ve şöyle diyecektir:
   “Ya Rabb'i! Ne yapalım, ben bir kadınım, bir erkeğin nikâhı altında idim. Kulluk vazifelerimi yapmama o mani oldu, namazı o bana terkettirdi, başımı, saçımı o açtırdı, dans evleri gibi günah yerlerine o götürdü..." diyecek, ama yine de kendisini sorumluluktan kurtaramıyacak, ileri sürdüğü özür kabul edilmiyecektir. Çünkü Asiye Hanım ona örnek gösterilecek ve denecek ki:
   ,,Senin kocan mı daha zalim, daha gaddardı, yoksa Asiye'nin kocası Firavun mu? Senin içinde bulunduğun şartlar mı daha ağırdı yoksa Asiye'nin içinde bulunduğu şartlar mı?.
   Elbette Firavun daha zalim, daha gaddardı: Asiye'nin içinde bulunduğu şartlar daha ağırdı, değil mi? Çünkü Firavun'un astığı astık, kestiği kestik idi. Kimse ondan hesap soramazdı...
   İşte bütün bunlara rağmen, Asiye, Fıravun'a karşı çıktı, onu dinlemedi, onun servet ve saltanatına aldanmadı, onun küfür ve günahına katılmadı, Allah'a olan imanını korudu, kulluk vazifesini yaptı, kocasına değil. Allah'a ve Peygamber'e itaat etti. Fakat bu yolda nice zulüm ve hakaretlere, nice eziyet ve işkencelere uğradı ve nihayet bu uğurda canını verdi, dinini vermedi.
   Sen ne yaptın, söyle bakalım; Kocana karşı ses çıkarmadın, Allah'a değil, kocana itaat ettin, Allah'a değil, şeytana uyan kocanın rızasını aradın. Binaenaleyh, sen de kocan da suç ve günahta ortaksınız, azabını çekeceksiniz. İleri sürdüğün özür makul ve muteber değildir!..“
   İşte Cenab-ı Hakk'ın Kur'an-ı Kerim'de medhettiği, örnek bir kadın olarak gösterdiği hanımlardan birisi de budur; Asiye Hatun'dur Kur'an-ı Kerim şöyle der:
   „ Allah, iman etmiş olanlara Firavun'un karısı (Asiye'yi) örnek olarak gösterdi. (Hükümdar olan kâfirin nikâhı altında bulunmasına rağmen, kalbinde imanın nuru parlamış, kocasının tanrılık iddiasını kabul etmemişti). O vakit ki: (O saygıdeğer hanım, Cenab-ı Hakk'a yalvarıp şöyle) demişti: Ya Rabb'i! Benim için katında (imanlı kullarına nasip edeceğin) cennette bir ev yap ve beni Firavun ve onun (kötü) amelinden kurtar ve beni zalim milletten halas et."
Tahrim, 11
  
Evet, Cenab-ı Hakk onun duasını kabul etmiş, dileğini yerine getirmiştir. Onu taktir ederek, onu överek ve onu örnek göstererek, Kur'an gibi bir kitapta zikretmiş, ondan söz etmiştir. Allah, elbette böyle dua edenlerin dualarını kabul eder. onlara layık oldukları makam ve mevkileri verir. Onları dillere destan eder Bütün mesele Allah'ı tanımak, O'nun emrine yapışmak, O'nun himayesine sığınmak ve O'na, canı gönülden dua ve niyazda bulunmaktır. Böyle olursa artık her şey tamamdır.

   4 - Zeliha Hanım:
  
Kur'an-ı Kerim'de hayat hikâyeleri yer alan kadınlardan biri de Zeliha Hatun'dur. Zeliha, Mısır Devlet adamlarından Maliye Bakanı'nın hanımı idi. Zeliha'nın hayat hikâyesi Hz. Yusuf'la ilgilidir.
   Hz. Yusuf, Mısır pazarında köle diye satılırken Zeliha'nın kocası onu satın alır ve evine getirir. Hanımına şöyle der: ,,Hanım! Biliyorsun, bizim çocuğumuz yoktur. Bu çocuğa iyi bak. Bunun bize faydalı olacağını umarım veya kendimize bunu evlat ediniriz..."
   Yusuf, Zeliha'nın evinde beslendi ve büyüdü. Yusuf artık tam bir delikanlı olmuştu. Boyu posu yerinde, el ayak birbirine uygun, yüzü son derece güzel, kaş-göz yerinde, gayet yakışıklı bir genç!..
   Zeliha, Yusuf'un bu güzelliğine dayanamadı, ona aşık oldu. Onu o kadar seviyordu ki, muradına ermek için çareler arıyor, planlar hazırlıyor, hile yollarına baş vuruyordu. Bu gencin kendisine yaklaşması için bir gün evin bütün kapılarını kilitler, süslenerek Yusuf'un karşısına geçip oturur ve söze başlar. Aralarında şu konuşma geçer:
   Zeliha: -
Yusuf! Yüzün ne kadar güzel!
   Yusuf: -
Rabb'im öyle yapmış! Şükür O'na.
   Zeliha: -
Saçların ne kadar güzel!
   Yusuf: -
Hanım! Güzel olsa ne olacak? Mezara girdiğim zaman saçlarım çürüyüp dökülecek.
   Zeliha: -
Gözlerin ne de güzel?
   Yusuf: -
Gözlerimle Rabb'ime bakarım.
   Zeliha: -
Yusuf! Gözlerini kaldır da yüzüme bir bak!
   Yusuf: -
Ahirette gözlerimin kör olmasından korkarım.
   Zeliha: -
Yusuf! Ben sana yaklaştıkça sen uzaklaşıyorsun!
   Yusuf: -
Ben Rabb'ime yaklaşmak isityorum.
   Zeliha: -
Yusuf! Gel de yorganımın altına gir!
   Yusuf: -
Yorgan beni Rabb'imden gizleyemez.
   Zeliha: -
Yusuf! Gel de elini göğsüme koy!
   Yusuf: -
Başkasının toprağını işlersem vücudumun yanmasına sabredemem.
   Zeliha: -
Bahçe su istiyor. Onu sula!
   Yusuf: -
Bahçenin sahibi var. Sulama onun hakkıdır.
   Zeliha: -
Ateş alevlendi. Onu söndür!
   Yusuf: -
Korkarım, ateş beni yakar.
   Zeliha: -
Yusuf! Seni cellatlara teslim ederim!
   Yusuf: -
Kardeşlerim de öyle yaptı.
  
Yusuf'un bu hikmet dolu ve ibretâmiz cevapları kadına tesir etmez, onu arzusundan vazgeçirmez, fikrinde ısrar eder ve nihayet fikrini açıklar; Yusuf'a hitaben:
   - Haydi, gelsene! Daha ne duruyorsun? Her şeyim sana teslim; koş gel de kendini eğlendir, zevk al...
   Kadının maksadını anlayan Yusuf:
   - Senin bu teklifinden Allah'a sığınırım. Öyle ahlaka sığmayan, terbiye ve nezakete uymayan fiil ve hareketlerden koruması için
Rabb'ıma yalvarırım. Ve ben, nasıl olur da böyle bir harekette bulunabilirim? Beni satın alan kocan, benim efendimdir. Bana iyilik
etmiştir, bana güzel bir mevki vermiştir. Artık, ben onun namusuna nasıl ihanet edebilirim? Bunu yapmak bir zulümdür. Zalimler ise
iflah olamazlar...
   Bu arada Zeliha, kalktı ve orada bulunan, putun üzerini bir örtü ile örttü. Sebebini soran Yusuf'a şöyle dedi:
   - Biz burada uygunsuz bir harekette bulunacağız, putumdan utanıyorum. Hiç olmazsa o, bizim bu halimizi görmesin...
   Buna karşı Yusuf şöyle konuştu:
   ,,Hanım! Sen görmez, işitmez ve anlamaz olan putundan utanıyorsun, haya ediyorsun da ben; her şeyi gören, her şeyi bilen ve kendisine gizli kapaklı hiçbir şey bulunmayan Rabb'ımdan utanmam mı? O'ndan haya etmem mi?"
   Fakat, bütün bunlar, Yusuf'un bu nasihatvâri sözleri Zeliha'ya asla kâretmiyordu. Aşkı galip gelmiş, nefsanî duyguları kabarmıştı. Ne pahasına olursa olsun muradına ermek istiyordu. Artık, daha vakit geçirmeden Yusuf'a doğru yaklaşıyordu...
   İşin ciddileştiğini gören, kaçmadan başka çare olmadığını anlayan Yusuf, kapıya doğru kaçıverdi. Arkasından kadın koştu. Durdurmak için arkadan Yusuf'un gömleğine sarıldı ise de gömlek arkadan yırtılıverdi. Ve nihayet kapı önünde evin sahibi Aziz'i gördüler. Zeliha kocasını görünce; kendi kötülüğünü ört-bas etmek için kabahati Yusuf'a isnat etmek istedi ve şöyle dedi:
   İşte bak; gözünle gör: Senin ailene kötülük dileyene, hiyanet edip namusuna tecavüze yeltenene... Bunun cezası nedir? Cezası, zindana atmak veya şiddetle dövmektir. Artık buna böyle bir ceza vermek lazımdır!..“
   Bu arada bir noktaya işaret edelim: Kadın ne yapıyor? Yusuf'a verilecek cezayı bir taraftan soruyor, bir taraftan da cezasının şeklini kendisi söylüyor ve yol gösteriyor. Çünkü Zeliha Hatun, Yusuf'u çok seviyordu. Onun ayağına diken bile batmasına razı değidi. Gel gelelim: Kocasından da korkuyordu. Kabahati Yusuf'a yükledi. Fakat kocasının Yusuf'u öldürmesinden de korkuyordu. İşte bunun için hapse atılmasına veya dövülmesine razı oldu. Bu sebeple kocasına o şekilde konuştu.
   Zeliha, kocasını görünce, kabahati Yusufa yükleyip altından çıkmak istemesine karşılık, Yusuf da, hemen kendini haklı olarak, müdafaa etti ve şöyle dedi:
   ,,Hayır, hayır! Ben asla tecavüz etmek istemedim. O benden böyle bir harekette bulunmamı istedi. Ben ise bundan kaçındım ve kaçtım. Böyle bir günahı işlemek istemedim..."
   Böylece iki taraf birbirini suçlaya dursun, kadının yakınlarından biri, ,,Durun, durun! Ben şimdi kimin kabahatli olduğunu anlarım!" dedi ve şöyle ilave etti: ,,Eğer, Yusufun gömleği ön taraftan yırtılmış ise, kadın doğru söylüyor, Yusuf yalancıdır. Şayet gömlek arkadan yırtılmış ise, kadın yalan söylüyor, Yusuf doğrudur!.."
   Zeliha'nın kocası, Yusufun gömleğini yokladı, gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu gördü. Bunun üzerine Yusufun doğruluğuna, karısının yalan söylediğine kanaat getirdi ve hanımına dönerek, ,,Bu masum gence bir kötülük kastedilmiştir. Bu, sizin işinizdir. Sizin hile ve şerrinizden bu beridir. Kadın değil misiniz! Hileniz pek büyüktür!.." dedi ve Yusufa dönerek:
   ,,Sen de bundan, bu hadiseyi ona buna söylemekten, bunu nâs arasında yaymaktan kaçın; bunu sakın kimseye söyleme! Senin doğruluğun anlaşılmıştır!.." dedi ve tekrar karısına dönerek:
   ,,Ey kadın! Sen de tevbe ve istiğfar et! Yusuf'a yalan yere iftira ettin. Kabahatin büyüktür. Hak Teala'dan af dile! Muhakkak ki günaha girenlerden oldun..." diyerek ona nasihatta bulundu.
   Bir şey, iki dudak arasından çıktı mı veya en azından iki adamdan bir üçüncüye geçti mi artık onun yayılmamasına imkân yoktur. Fısıltı halinde kulaktan kulağa duyulur ve yayılır.
   Yusuf-Zeliha hadisesi de öyle oldu. Her ne kadar bu hadise gizli tutulmak istendi ise de, aynı zamanda Yusuf da kimseye bunu
söylemedi ise de bu haber kulaktan kulağa yayıldı. Mahallenin kadınları Zeliha'yı kınamaya ve bunun dedikodusunu yapmaya başladılar. Nasıl olur, dediler: ,,Zeliha, bir devlet adamının karısı olsun da kölesine tenezzül etsin, ona âşık olsun! Bu hiç olur mu?!. Görülmemiş şey! Bir türlü ona bu hareketi yakıştıramadık. Yoksa bu kadın şaşırmış mı?!." gibi laflar edip duruyorlardı.
   Zeliha, kadınların kendi hakkındaki dedikodularını işitti.
Kendisini mazur göstermek istedi ve bunun için bir plan hazırladı. Planı şöyle hazırlamıştı: Mahallenin kadınlarına davetçi gönderir, evini donatır, oturacakları koltukları yerleştirir. Çeşitli yemeklerle, renga-renk meyvelerle sofrayı süsler, misafir kadınları sofranın başına oturtur ve her birinin eline bir bıçak verir.
   Sayıları otuz beş kadar olan misafir kadınlar, yemek yemeye, meyvelerini bıçaklarıyla doğramaya başladıkları bir sırada Yusuf'u çağırır ve kadınların karşısına diker. Misafir kadınlar Yusuf'u görünce onun güzelliğine hayran olarak yürekleri ,,cız" eder, kendilerinden geçerler, gözleri Yusuf'un yüzünde kalır, ne yaptıklarını unuturlar, ellerindeki bıçaklarla meyve yerine ellerini, parmaklarını keserler.
   Fakat ne ellerinin acısını duyarlar ne de oraların kana boyandığını fark ederler ve şöyle derler: ,,Bu, bir insan değil, bu, bir melektir, hem de meleklerin güzeli!"
   Zeliha, işte tam bu sırada kadınlara yüklenir; kendisini kınayan ve dedikodusunu yapan bu kadınlara sitem ederek der ki: ,,Hakkımda dedikodusunu  yaptığınız ve, kendisine âşık olduğumdan dolayı, beni ayıpladığınız işte bu delikanlıdır, bu gençtir. Bunun bu güzelliğini vaktiyle görmüş olsaydınız, elbette bana hak verecektiniz. Siz, daha bir defa görmeğe tahammül edemediniz, kendinizden geçtiniz, bıçaklarla ellerinizi doğradınız da haberiniz olmadı, acısını bile duymadınız. Yemin ederim ki, ben ondan muradımı istedim ama o kaçtı, günaha girmek istemedi, isteğimi yerine getirmezse elbette zindana atılacaktır..."
   Bu manzara karşısında misafir kadınlar, Zeliha'yı mazur gördüler, ona hak verdiler. Yusuf'a da, Zeliha'nın teklifini kabul etmesini, tavsiye ettiler...
   Yusuf, hiç böyle bir şeyi kabul eder mi? O, bir peygamber adayıdır; ileride peygamber olacaktır, insanlara insanlığı öğretecek,
onlara yol gösterecektir. Haysiyet ve şerefin, ırz ve namusun korunmasını tavsiye edecektir. İleride vazifesi böyle olan bir zat, nasıl da bir kadının namusuna dokunur, evinde beslendiği, himayesinde büyüdüğü kimsenin ailesine ihanet eder, onun şerefiyle oynar...
   Evet, insan şerefiyle yaşar, namusuyla yaşar. Namus elden giderse, şerefi ayaklar altına alınırsa, artık onun için yerin altı üstünden hayırlıdır. Can feda edilir, mal feda edilir. Fakat namus asla feda edilmez. Namusu koruma yolunda ölenler, hem dillere destan olurlar hem de şehit olurlar. İşte bu sebepledir ki, Hz. Yusuf son derece titiz davranmış; gerek kendi namusuna gerekse ailenin namusuna toz kondurmak istememiş ve bunun için elinden gelen her şeyi yapmıştır. Misafir kadınların da tavsiyelerini dinlememiş, Allah'a sığınarak şöyle dua etmişti: ,,Rabb'im! Benim için, beni davet ettikleri şeyden zindana girmem daha sevimlidir. Zindana gitmeğe razıyım, fakat bunların teklifini kabule razı değilim. Rabb'im! Sana sığınırım. Eğer benden bu kadınların hilelerini bertaraf edip beni korumazsan, onlara meyleder, arzularını yerine getirmiş olurum da cahillerden olmuş olurum. Irz ve namusa tecavüz etmenin fenalığını ve sebep olacağı korkunç azabı bilmeyen beyinsizlerden olurum!.."
   Ciddi ve samimi bir sekide yapılan böyle duaları Allah kabul etmez mi? Elbett eder; kendisine sığınanları elbette korur ve korumuştur. Yusuf'un da duasını kabul etmiş ve korumuştur.
   Yusuf zindana atılmış, senelerce zindanda kalmış, nice sıkıntılar çekmiştir. Fakat, Rabb'isinin yardımıyla namusa tecavüz etmemiş, kendi namusuna da toz kondurmamıştır. Zaman gelmiş, zindandan çıkarılmış, kendisine devlet idaresinde mühim mevki verilmiş, maliye bakanı olmuştur. Zeliha'nın kocası bu sıralarda öldüğünden Zeliha da Hz. Yusuf'a hanım olma şerefine ermiştir.
   Bu kıssanın sonunda bir noktaya işaret edelim: Normal zamanlarda, hele fırsat düşmediği zamanlarda herkes namusunu koruyabilir. Fakat bu, o kadar mühim değil. Esas mühim olan fırsat düşer, imkân hasıl olur, karşı taraf razı olur, hatta ısrar eder. Artık ortada hiçbir engel kalmaz. İşte böyle bir sırada kendine hakim olabiliyor mu? Namusunu koruyup Yusuf gibi olabiliyor mu? Bütün marifet burada! Sağlam iman burada kendini gösterecek,  gerçekten Allah'tan korktuğunu burada isbat edecektir ve nihayet imtihanı burada kazanacaktır.
   Kendisine böyle bir fırsat düşüp de Allah'tan korkanlar, böyle bir imtihanda başarı kazanıp namusunu koruyanlar var ya, Cenab-ı Hakk, dünyada bunların üzerine, kapılar kilitlenmiş olsa dahi, onları açarak çıkış yollarını gösterir; ahirette ise kendilerine bir değil, iki cennet lütfeder. Kur'an-ı Kerim bu gerçekleri şöyle anlatır: ,,Kim, Allah'tan korkup (günahtan) korunursa, Allah ona bir çıkış yolu yaratır ve onu, hatıra gelmeyen yerden, rızıklandırır ve Allah'a güvenene Allah yeter!.." Talak, 2-3
   ,,Rabb'isinin makamından (huzurundan) korkup (da bilhassa fırsat düşmüşken günah işlemeyen) kimseye iki cennet vardır!" Rahman, 46

    5-Belkis Hanım:
  
Kur'an-ı Kerim'de kendilerinden bahsedilen kadınlardan biri de Belkis Hanım'dır. Belkis Hanım Hz. Süleyman zamanında yaşamıştır. Belkis Hanım, bu devirde Yemen devletinin padişahlığını yapmakta idi. Kendisi ateşperest idi, yani ateşe tapanlardandı.
   Kur'an'da kendisinden söz edilişi, Süleyman Aleyhisselam'la ilgilidir. Aralarındaki macera şöyle başlamıştır:
   Davut Peygamber vefat edince, yerine oğlu Süleyman Peygamber geçer. Peygamberlikle hükümdarlığı bir arada birleştiren Hazreti Süleyman, Beyt-i Mukaddes'i yaptırır. Sonra Kudüs'e bir hükümet sarayı inşa ettirir. Doğu ve batıdaki bir çok hükümdarlar ona hürmet ve itaat ederler. Süleyman Peygamber, bir ara Mekke'ye de gitmişti. Oradan Yemen'e gitmek istiyordu. Beraberinde insanlardan, hayvanlardan, kuşlardan ve cinlerden meydana gelen bir ordu bulunuyordu. Bu arada Hüdhüd kuşunun yeri ve vazifesi mühimdi. Yerlerin altındaki suları görür, orduya kılavuzluk yapardı.
   Birgün, yolculuk esnasında susuz bir yere gelinmiş, suya ihtiyaç hissedilmişti. Hüdhüd aranır fakat yerinde bulunmaz. Süleyman Aleyhisselam, Hüdhüd'ün izinsiz olarak ordudan ayrıldığını anlayınca, ,,O, cezayı hak etti. Ona şiddetli bir ceza vereceğim veya onu keseceğim..." dedi ve ilave etti: ,,Meğer ki meşru bir mazaretle gelsin, kendisini haklı çıkaracak bir delil göstersin. O zaman cezadan kurtulur..."

   Derken Hüdhüd geldi. Hz. Süleyman'ın huzuruna, tam bir saygı ile girdi ve kendini mazur göstermek için hemen söze başladı, kendisinin mühim ve faydalı bir haber getirdiğini söyledi ve şöyle dedi: ,,Ey hükümdar! Sizin vakıf olmadığınız ve her tarafiyle bilemediğiniz bir memleketin, her tarafını gezdim ve gördüm, her vaziyetinden haberdar oldum. Ve sana mühim bir hizmette bulunmak istedim. İşte, sana Sebe devletinden mühim bir haber getirdim."

   Anlatıldığına göre, Hz. Süleyman'ın yemek ve namazla meşgul olduğu bir sırada Hüdhüd uçup havaya yükselmiş, dünyanın birçok tarafını gözden geçirmiş, bu arada Sebe şehrini, Belkis adındaki kadın hükümdarın saray ve saltanatını görmüş, onun büyük bir debdebe ve ihtişama sahip olduğunu bilmişti.

   Hüdhüd, gördüklerini şöyle anlattı: ,,Ben, Sebe milleti arasında bir kadın gördüm, milletine hükümdarlık yapıyor, onların başkanı bulunuyor. Ve bu kadın o kadar zengin ki, ona her şey verilmiş, büyük bir tahtı da var. Bu taht, altun ve gümüşle işlenmiş, çeşitli mücevherat ile süslenmiştir. Kendisinin de milletinin de Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, bunların bu çirkin hareketlerini güzel göstererek, onları doğru yoldan saptırmıştır. Onları öyle yapmış ki, artık hidayet yolunu bulamaz, göklerde ve yerlerde gizli kalanları ortaya çıkaran Allah'a secde edemez olmuşlar."

   Hüdhüd'ün bu ifadesi üzerine Hz. Süleyman ne yapıyor? Hüdhüd'e bir mektup verip Sebe hükümdarına gönderecek ve bu suretle, hem Hüdhüd'ün getirdiği haberin doğru olup olmadığını meydana çıkaracak hem de hükümdarı ve onun adamlarını dine davet edecektir. İşte bunun için Hz. Süleyman Hüdhüd'e:

    - Şimdi seni tecrübe etmiş olacağız; doğru mu söylüyorsun, yoksa yalancılardan biri misin? Şu mektubu al, daha durma, koş. Mektubu götürüp Sebe hükümdarına bırak! Sonra onlardan gizlen, gizlice onlara bak; mektubu okuyunca ne yapacaklar, aralarında ne konuşacaklar ve ne gibi karara varacaklar?..

   Hüdhüd, mektubu alır, yıldırım hızıyla Sebe şehrine gider. Mektubu, Belkis'in eline geçebileceği sarayın bir yerine bırakır. Mektubu alan kadın hükümdar, hemen onu okur ve Hz. Süleyman'ın mühürünü görünce, onun büyük ve kuvvetli bir hükümdar olduğunu anlayarak titremeye başlar. Yanındakilere hitaben:
   - Muhterem arkadaşlarım! Bana çok şerefli bir mektup geldi. Bu mektubu, şan ve saltanatı pek büyük bir hükümdar göndermiş.
   Evet bu mektup Süleyman tarafından yazılmış, Rahman ve Rahîm olan Allah adıyla başlamıştır. Bu zat, mektubunda bize şunları yazıyor:
   ,,Bana karşı kibirlenmeyin, böbürlenerek teklifimi reddetmeyin; bilakis teklifimi kabul ederek müslüman olun ve islam'ın şerefiyle şereflenerek bana gelin!.."
   Kadın hükümdar bundan sonra ne yapıyor? Meselenin müzakeresini yapıyor, adamlarının fikirlerini soruyor ve diyor ki:
   - Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana fetva veriniz, fikir veriniz, yol gösteriniz! Mesele çok mühimdir; sizlere danışmadan
bir karar vermek istemedim. Fikirlerinizi lütfen söyleyiniz; karşı mı koyalım, yoksa teklifi kabul mü edelim?
   Hükümet erkânı ve memleketin ileri gelenleri fikirlerini açıkladılar ve:
  
- Biz güçlüyüz, kuvvetliyiz. Ordumuz, silahımız vardır; karşı koyabiliriz. Savaşmak için cesaretimiz, maharetimiz vardır. Yine de sen bilirsin, emir senindir. Nasıl emredersen biz senin emrindeyiz... dediler.
   Kadın hükümdar, savaşın ne demek olduğunu, nice insanların ölümüne, nice ailelerin yıkılmasına, nice şehirlerin harabeye yüz tutmasına sebep olacağını oradakilere anlatmak üzere:
   - Şüphe yok ki, hükümdarlar, savaş yoluyla bir şehre girdikleri vakit, o şehri perişan ederler. Bilhassa şehrin ileri gelen sakinlerini öldürür veya esir ederler. Alelade hükümdarların yaptıkları budur. Bir de onun emrindedir. Bunlarda o hükümdarın ordusunda vazife almışlardır. Bu hükümdar ne yapamaz ki?!. Her şey yapabilir! Buna karşı çıkmak akıl kârı değildir, bizi perişan eder. Yıkılır, yok olur gideriz. Bu noktayı da çok iyi düşünmemiz lazımdır, dedi ve ilave etti:
   - Şimdi ben, onlara büyük bir hediye ile bir heyet göndereceğim. Bakalım ne yapacaklar, nasıl karşılayacaklar, nasıl bir tavır takınacaklar? Hediyeleri kabul mü edecekler, yoksa geri mi çevirecekler? Ona bakacağız, ona göre tedbirimizi alacağız...

   Rivayete göre kadın hükümdar, hediye olarak bir çok köleler, cariyeler, altun ve gümüş, kıymetli kumaşlar göndermiştir.

   Bunları göndermekten maksadı şu idi: Mektubu gönderen hükümdar, peygamber mi, değil mi? işte bunu anlamak! Peygamber ise hediyeleri kabul etmez, peygamber değil ise kabul eder. Bunu anlamak istiyordu. Bundan sonra kesin kararını verecekti.

   Hediyeler gelince Süleyman Aleyhisselam, onlara hiç iltifat etmemiş, dönüp bakmamış ve şöyle demişti:

   - Bana bir mal ile mi imdat ediyorsunuz? Böyle adi şeylere benim ihtiyacım yoktur. Allah'ın bana verdiği mülk ve saltanat, makam ve peygamberlik, size verdiğinden çok çok üstündür. Belki sizler böyle şeylere sevinirsiniz. Dünya varlığından başka bir şey düşünmediğiniz için, mallarınızın artmasından hoşlanırsınız. Bir peygamberin ise böyle şeylere ihtiyacı yoktur. Allah ona din vermiş, diyanet   vermiş,   peygamberlik   gibi   kudsî   bir  şerefle şereflendirmiştir. Hediyeleriniz size olsun!..

   Sonra, gelen heyetin başkanına dönerek:

   - Haydi, sen geri dön! Gönderdikleri hediyelerini kabul etmediğimi onlara anlat! Allah'a yemin ederim ki; büyük bir ordu ile üzerlerine yürüyeceğim. Bu ordunun karşısında onlar tutunamıyacaklar, güç yetiremiyeceklerdir. Onların altlarını üstlerine getiririz, taç ve tahtlarını başlarına yıkarız. Kendilerini esir eder, vatanlarından çıkarırız, perişan olurlar!..

   Hediyeleri getirenler gerisin geriye dönerler. Hediyelerinin kabul edilmediğini, Hz. Süleyman'ın nasıl bir haber gönderdiğini kadın hükümdara bir bir anlatırlar. Kadın hükümdar, bunlardan Süleyman Aleyhisselam'ın sadece bir hükümdar olmayıp aynı zamanda peygamber olduğunu anlamış, ona teslim olmaktan başka çare olmadığı kanaatine varmış ve birçok kimselerle birlikte Hz. Süleyman'ı ziyaret etmek üzere derhal yola çıkmıştır.

   Belkis ve etrafı, yolda geledursun; biz Süleyman Aleyhisselam'ı dinleyelim: Hz. Süleyman, kadın hükümdarın, teslim olmak üzere, bir heyetle birlikte gelmekte olduğu haberini almıştı. Şimdi onlara bir mucize göstermek ister. Belkis hanım, daha Kudüs'e varmadan tahtının Kudüs'e gelmesini emreder. Yanındakilere şöyle teklif eder: içinizden hanginiz, Sebeli'ler, müslürnan olarak gelmeden önce, kadın hükümdarın tahtını buraya getirecektir? Bu teklife ilk önce, cin taifesinden İfrit cevap verir ve der ki:
   ,,Daha sen, makamından ayrılmadan, yani mesai bitmeden önce, o tahtı sana, ben getireceğim. Bu vazifeyi bana havale et. Bunu ben hakikaten yapabilirim. Gücüm buna kâfidir. Bundan emin olunuz!"
   Süleyman Aleyhisselam, tahtın, daha az zamanda gelmesini arzu buyurduğu için, oradakilerden derin ilim ve irfan sahibi bir zat dedi ki (Rivayete göre bu zat, Hz. Süleyman'ın veziri Asif b. Berhiya):
   ,,Ben, o kadın hükümdarın tahtını, sen, gözünü baktığın şeyden daha çevirmeden buraya getiririm!" derken taht geliverdi. Bunu gören Süleyman Aleyhisselam:
   ,,Bu, benim Rabb'ımın fazlıdır, bana verdiği bir nimettir. Bununla beni imtihan ediyor; şükür mü edeceğim, yoksa nankör mü olacağım. Nimete şükreden kendi için şükretmiştir ve kendi menfaatine olmuştur. Şayet nankör olursa zararı kendine aittir. Onun şükretmesine Rabb'ımın ihtiyacı yoktur!" dedi.
   Taht, bir mucize olarak geliverince, Süleyman Aleyhisselam hizmetçilerine şöyle dedi: ,,Şehrimize gelen Belkis Hanım'a karşı tahtını biraz değiştirin, bazı yerlerine değişik şekiller verin. Bakalım onu tanıyabilecek mi, yoksa tanıyamayacak mı? Ne dersiniz?"
   Kadının cevabı şu oldu:
   ,,Bu sanki o! Aralarında birfark görmüyorum." İlave ederek: ,,Evet, ne demek istediğinizi anlıyorum. Bunu bana bir mucize olarak gösteriyorsunuz. Doğrudur; ben buna inanıyorum. Esasen, daha önce de, bu hususta malumat edinmiştik; bizim, sizin bir Peygamber olduğunuza ve Allah'ın kudretiyle nice mucizeler gösterdiğinize dair bilgimiz vardır. Hüdhüd'ün mektubu getirmesi, hatta Hüdhüd'le konuşmanız, cinlere, kuşlara hükmetmeniz ve onları emrinizde çalıştırmanız, evet işte bütün bunlar birer mucize! Biz bunları gördük ve öğrendik. Artık biz de, sizin bir Peygamber olduğunuza, Allah tarafından gönderilmiş bulunduğunuza inandık, iman getirdik ve nihayet artık biz, islamiyet'i kabul edip müslüman olduk..."
   Bundan sonra misafir kadın, saraya davet edildi, içeri girmesi için ,,Buyurun!" dendi. Hanım, sarayı görünce onu derin bir su zannetti de baldırlarını açıverdi. Halbuki o sarayın güzergâhı beyaz, şeffaf billurdan bir tabaka ile döşenmiş olup altından su akıyordu. Altında su bulunan o ince cam tabaka, adeta deniz manzarasını andırıyordu. İşte böyle bir binanın önüne gelip onu görünce, onu muazzam bir su sandı, oradan geçmek için bacaklarını açıverdi. Bunu gören Hz. Süleyman, Hanım'a seslendi ve, ,,Senin su sandığın gerçekten su değildir; camlardan döşenmiş, düz ve açık bir yerdir. Binaenaleyh, Öyle açılmaya lüzum yoktur!" dedi.
   Belkis Hanım, çok zeki ve çok akıllı bir kadındı. Sözünü, sohbetini bilir, oturmasını, kalkmasını yerli yerinde yapardı. Onun küfür içinde kalışı, güneşe tapması, kâfir bir milletin, cahil bir muhitin içinde yetişmiş olmasındandır. Kendisine dinî yönden, gerçekleri gösteren olmamıştır. Fakat, gerçekleri görünce küfürde, hatada ısrar etmedi; derhal müslüman oldu ve Cenab-ı Hakk'a şöyle dua etti:
   ,,Ya Rabb'i! Ben senden başkasına ibadet etmekle kendime zulmetmiştim. Şimdi anladım, aklım başıma geldi. Şimdi gerçekler gözümün önünde parlıyor. Hz. Süleyman'a inandım; o, senin tarafından gönderilen bir peygamberdir. Buna kanaat getirdim ve onunla birlikte müslüman oldum!.."
Neml Suresi'nin tefsirinden 
daha fazla malumat alınabilir.

   Hz.Meryem
  
Hz. Meryem İmran'ın kızı ve Hz. İsa'nın anneleridir. Meryem'in hal ve hareketi, oğlu Hz. İsa ile olan ilgisi çok yanlış yorumlara sebebiyet vermiş, hakkında çok aşırı ve birbirine taban tabana zıt fikirler ileri sürülmüş, yanlış konuşmalar yapılmıştır. Bir kısım insanlar (hıristiyanlar) Meryem'i haddinden fazla büyütmüşler, kendisine (Ana Allah), oğluna da (Oğul Allah) diyecek kadar ileri gitmişlerdi. Bir kısım insanlar (yahudiler) de Hz. Meryem'i küçültmüşler; ona fahişe, oğluna da veled-i zina diyecek kadar iftira yapmışlardır. Bereket versin; Kur'an-ı Kerim geliyor, Meryem valideye de, onun oğlu İsa'ya da lâyık oldukları ve üzerinde bulundukları makam ve mevkileri beyan ediyor, gerçek hüviyetlerini anlatıyor, onları, hiç de yakışık almayan sözlere konu olmaktan kurtarıyor.
   Kur'an-ı Kerim'in bir çok yerinde kendisinden söz edilen Meryem Hatun'un hayat hikâyesi şöyle başlar:
   İmran'ın karısı Hanne, ihtiyarlamıstı, Bir gün bir ağacın gölgesinde otururken, bir kuşun yavrularına bir şeyler yedirdiğini ve onlara kanat gerdiğini görmüş, analık şefkatinin ne kadar büyük olduğunun kanaatine varmış, kendisinde de anne olmak hevesi uyanmıştı. Ve şöyle dua etmişti:
   ,,Ya Rabb'i! Şayet bana bir çocuk ihsan edersen, nezrim olsun; onu Mukaddes Beyt'e hizmetçi vereceğim, senin mabedine teslim edip dünyadan ve dünya işlerinden alâkasını keseceğim. O yalnız sana kul olacak ve içinde, yalnız sana ibadet yapılan, mescide hizmet edecektir. Duamı kabul buyur, dileğimi yerine getir! Çünkü Sen duaları işiten, niyyetleri bilensin!"
Al-i İmran, 35
  
Cenab-ı Hakk onun duasını kabul eder, ihtiyar yaşta ona bir çocuk verir. Ancak, o, erkek bir çocuk beklerken kız doğar, Rabb'isi ona kız evladı verir. Karnındaki çocuğun kız olarak dünyaya geldiğini görünce der ki:
   ,,Ya Rabb'i! Ben bunu kız doğurdum. Kız ise hizmetçi olarak mescide verilmez; (Oğlan olması lazımdı? Ben nezrimi ne yapacağım, adağımı nasıl yerine getireceğim?) Ya Rabb'i! Ben ona Meryem adını verdim. Onu da neslini de sana havale eder, şeytanın şerrinden onları korumanı sana arz ederim."
Al-i İmran, 36
 
  Evet, Meryem'in validesi böyle demişti. Çünkü kadınların, mescid ve camilerin hizmetinde bulunmaları, bir kaç yönden sakıncalı idi. Bir kerre kadınlar, zaman zaman adet görürler, yıkanmadan camiye giremezler. Cami hademesi, her vakit erkeklerle haşir neşir olacaktır, onlara karışacaktır. Bu hal ise kadınlar için yakışık almaz. Keza kadınlar; zeka ve tedbirde erkekler kadar değildir...
   Meryem, bir gül gibi hızla gelişiyordu. Meryem'in babası vefat ettiğinde onun görülüp gözetilmesini, terbiye edilip büyütülmesini teyzesinin kocası Zekeriya Peygamber üzerine almıştı.
   Rivayete göre, Hanne, Meryem'i doğurduktan sonra, onu bir beze sararak Mescid-i Aksa'ya götürür, Mescid-i Aksa'da din âlimlerinin yanına bırakır ve, ,,Bu, bir adaktır, bunu kabul ediniz!.." der.

   Meryem'in babası İmran, muhterem bir insan olduğundan Mescid-i Aksa'daki din âlimlerinden her biri onun kerimesine bakmayı bir şeref telakki edip Meryem'i kendi evine götürüp bakmak istemişti. Fakat aralarında anlaşamadılar. Nihayet kura çekmeye karar verdiler. ,,Kura kime isabet ederse, bu kız çocuğuna, o bakacak" dediler.

   Bunun için Ürdün ırmağının kenarına gittiler, kalemleri suya attılar. Hangisinin kalemi suyun yüzüne çıkıp durursa, işte o, Meryem'i evine götürüp besleyecekti. Bunların içinden yalnız Zekeriya Peygamberin kalemi su yüzüne çıkar ve durur. Diğerlerinin kalemlerini su alıp götürür. Artık buna kimse bir şey diyemez olur. Meryem de teyzesinin kocası Zekeriya Aleyhisselam'ın evine götürülür.

   Meryem, büyüyüp artık genç bir kız haline gelince, Zekeriya Aleyhisselam, Mescid-i Aksa'da merdivenle çıkılır yüksek bir çardak yapar. Sonra Meryem'i buraya bırakır. Çardağın kapısını kilitler, anahtarı cebine kor ve ekmeğini, suyunu yalnız kendi götürüp eliyle verir, bir başkası onun yanına çıkamazdı.

   Zekeriya Aleyhisselam, Meryem'in yanına her ne zaman girerse, orada çeşit çeşit nimetler görürdü. Yaz mevsiminde kış meyveleri, kış mevsiminde de yaz meyveleri görürdü. Bir gün Hz. Zekeriya, ona:

    -Ey Meryem! Bunlar, bu nimetler sana nerden geliyor? (Halbuki kapı kapalıdır, benden başkası buraya giremiyor. Bu nasıl oluyor?..) diye sordu. Meryem:

   -Bunlar bana Allah tarafından geliyor (bunları bana Rabb'im gönderiyor). Allah, dilediğini hesapsız olarak rızıklandırır diye cevap verdi. Al-i İmran, 37

   Evet, hanım kardeşlerim! Bu, bir kerametti. Hz. Meryem keramet sahibi idi, Allah dostu olup rütbeli ve ileriden birisi idi. Rabb'isi de ona o nimetleri cennetten gönderiyordu. Allah, herşeye kadirdir; dilediği zaman dilediği kuluna keramet verir, mucize gösterir, isterse hesapsız bir surette rızık verir. Ve buna bir şey demeğe kimsenin hak ve selahiyeti yoktur. Hz. Meryem'e Cenab-ı Hakk, daha nice ikramda bulunacak, kendisinde ve çevresinde birçok mucizevârî harikalar gösterecektir.
  
Bir gün, melekler, ona şu müjdeyi getirdi:
   ,,Ya Meryem! Şüphesiz ki, sana Allah üstün değer verdi, seni şereflendirdi, başkalarına nasib etmediği nimeti sana nasib etti. Şimdi sen, ibadetine devam et, secdeye var, rükû edenlerle beraber rükû yap! Ey Meryem! Rabb'in sana bir kelime ile müjde veriyor ki, onun adı Meryem oğlu Mesih İsa'dır. O, dünyada da ahirette de büyük bir şeref sahibidir. (Allah senin oğluna dünyada peygamberlik verecek, ona birçok mucizeler ihsan edecektir. Ahirette ise peygamberler için hazırlanan makamlara yükselecek.) Allah katında mukarraplerden olacaktır. O, insanlara beşikte iken de yetişkin iken de konuşacaktır. Ve nihayet o, doğru ve dürüst insanlardandır..."
Al-i İmran, 42-47
   
Meleklerin bu haber ve müjdelerine karşı Hz. Meryem şöyle dedi:
   ,,Rabb'im! Benim nasıl çocuğum olur, nasıl çocuk doğururum? Halbuki, bana insan dokunmamıştır. (Bana meşru veya gayri meşru bir kimsenin eli değmemiştir.)"
 
  Melek, ona:
  
,,Ya Meryem! Böyle; Allah, öyle diyor ve öyle diliyor. Allah her dilediğini yaratır. Hem o, bir şeyin olmasını diledi mi, ona sadece ,,0l" der. O da derhal olur. Hem de senin oğluna kitap, hikmet öğretecek, Tevrat ve İncil'i belletecektir. O'nu İsrailoğulları'na peygamber gönderecektir. İsrailoğulları'na peygamber olarak gönderildiğinde onlara şöyle diyecektir:
   ,,Ben size Rabb'iniz tarafından şu mucizelerle geldim: Çamurdan kuş şeklinde bir şey yapar, ona üfürürüm. O, Allah'ın izniyle bir kuş olur; Anadan doğma körün gözünü açar, alaca hastalığa tutulanı iyi ederim. Ve yine Allah'ın izniyle ölüleri diriltir, evlerinizde ne yediğinizi, ne biriktirdiğinizi size haber veririm..."