|

BAŞLARKEN
Varlık âlemi:
Âlem demek, Allah'tan başka her şeyin bütünü demektir. ,,Kâinat" kelimesi
de aynı manadadır. ,,Âlem" veya ,,kâinat" denince; canlı-cansız,
aşağıdakiler-yukarıdakiler, her şey içine girer ve mahlukatın hepsini içine
alır. Ve her şeyiyle âlem, sonradan olmadır, sonradan yaratılmıştır. Bir
zaman vardı ki, âlemden eser yoktu, hiç bir şey yoktu; ne canlı ne de
cansız, ne yer ne de gök, hiç bir şey...Yalnız Allahü Azimüşşan vardı.
Allah; kendisi bilinsin, kendisine kulluk edilsin diye, varlık âlemini
yarattı. Canlıları ve bu arada melek, cin ve insan gibi sorumluları meydana
getirdi. Yüce Mevlâm'ız, bu gerçeği Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatır:
,,Ben cinleri ve insanları da başka bir iş için değil, (beni
bilmeleri ve) bana kul olmaları için yarattım."
Âlem ne
zaman ve nasıl yaratılmıştır?
Bu soruya kesin ve net cevap vermek bizim için mümkün
değildir. Bu âlemin, her şeyiyle sonradan olduğuna, sonradan yaratıldığına
dair ayet ve hadislerin sayısı çoktur. Fakat ne zaman ve ne şekilde
yaratıldığına, yaratılırken ne gibi safhalar ve devirler geçirdiğine dair
rakam vermek, kesin konuşmak mümkün olmaz. Bu hususlara dair ayetler de yok
değildir, vardır. Ancak bu ayetlerin manaları o kadar derin ve engindir ki,
kesin bir surette açıklamak bugün için kolay değildir. Belki, bu kabil
ayetleri zaman tefsir edecektir.
Melek
Varlık âleminde melek, cin, insan ve hayvan adları altında debelenen,
hareket eden birtakım canlı varlıklar vardır. Melekler nuranî varlıklardır,
nurdan yaratılmışlardır. Onlarda erkeklik ve dişilik düşünülemez. Yemezler
ve içmezler. Sayıları o kadar çoktur ki, orasını ancak Allah bilir.
Kendilerinden günah meydana gelmez; itaatkâr ve şerefli varlıklardır.
Kendilerine verilen her vazifeyi hakkıyla yerine getirirler.
Cinler narî varlıklardır, nardan yaratılmışlardır. Asıl mayaları, hamur
ve çamurları ateştir. Yaratılış tarihleri insanlardan öncedir. Kur'an-ı
Kerim bu gerçeği şöyle anlatır:
,,Cin taifesini de evvelce dumansız ateşten
yaratmıştık." 
Cinler; insanlar gibi yerler, içerler, yaşar ve ölürler. Bir kısmı
müslümandır, bir kısmı da kâfirdir. Şeytanlar ise tamamen kâfirdirler.
Onların içinde müslüman olanları yoktur. Onlar İblisin öleceği güne kadar
yaşarlar. Kuvvetli bir görüşe göre, şeytanlar da bir nev'i cinlerden
sayılmaktadırlar.
Sonra hayvanlar, daha sonra da insanlar yaratılmıştır. Hayvanların nasıl
ve neden yaratıldıklarına dair elimizde kesin delil yoktur, bilemiyoruz.
Fakat, insanların neden ve nasıl yaratıldıklarını biliyoruz. Şöyle ki:
Allahü Teala, gökleri ve yeri yarattıktan sonra meleklerden bir bölük
yaratmıştır. Bu arada cin taifesini de yaratmıştır. Adem {a.s.) insanların
babası olduğu gibi, ,,Can" da cin taifesinin babasıdır. Adem (a.s.)
topraktan, Can ise ateşten yaratılmıştır. Rivayete göre Cenab-ı Hak,
melekleri göklerde, cinleri de yeryüzünde iskân etmiştir, yerleştirmiştir.
Cinler rahat durmadılar; birbirlerini çekemez oldular. Aralarında kavgalar,
gürültüler koptu. Katil ve cinayetler oldu. Bunları terbiye etmek,
cezalandırmak gerekiyordu.
Bunun üzerine Cenab-ı Hakk, gökten melekler gönderdi. Meleklerin başında
da İblis bulunuyordu. Azgınlaşan cinleri cezalandırdılar, onları sağa-sola
sürdüler. Allah İblise yeryüzünün saltanatnı da verdi. Gökyüzünün
saltanatını da vermişti. Cennetin idaresi de İblis'te idi. İblis aynı
zamanda melekterin başkanı ve ilimce de onlardan ileri idi. İbadetini bazen
yeryüzünde, bazen de gökyüzünde bazen de cennette yapardı. Ayak bastığı yer
yoktur ki, orada Allah'a secde etmemiş olsun!.
İşte bütün bunlar kendisinde kibir ve gurur meydana getirdi, kendisini
beğendi, böbürlendi ve kabardı. Ve şöyle dedi: ,,Ben ne kadar üstün ve ne
kadar şerefli bir varlığım ki, bütün bu yüksek makam ve mevkiler bana
verilmiştir. Ben bütün meleklerden de üstünüm!.."
İlahî adalet yerini buldu, elinden her şey alındı, kibir ve gururunun
cezasını buldu. Çünkü Cenab-ı Hakk, kendisini beğenenleri kolay kolay
affetmez. Bir kuluna verdiği nimeti, o kul kendisine, kendi üstünlüğüne mal
ederse, Allah, o nimeti onun elinden alır ve üzerinde bulunduğu halini
değiştirir. Allah'ın adeti böyledir. Kur'an'-ı Kerim'de Cenab-ı Hakk bu
adetini ilan etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
,,Bir millet, üzerinde bulundukları hali değiştirmedikçe
(niyetlerini bozup kendileri bozulmadıkça) Allah, onların halini
değiştirmez (verdiğini ellerinden almaz)." Bir hadis-i şerif
de mealen şöyledir:
,,Allah için alçak gönüllü olanları Allah, derece derece
yüceltir, yükseklerin yükseğine çıkarır. Kibirlenenleri de derece derece
indirir, tâ esfel-i safiline kadar alçaltır." 
Allah'ın adaleti İblis'i affetmedi. Artık rütbesini
sökme, başkanlık koltuğundan düşürme, kibir ve gururunun cezasını verme
zamanı gelmişti. İşte bu zamanda Cenab-ı Hakk, İblis'e ve beraberindeki
meleklere hitaben şöyle buyurdu:
"Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım!"
(O sizin yerinize geçecek, benim halifem olacak, benim adıma icraatta
bulunacak, dünya işlerini yürütecek). İblis ve mahiyeti buna şu karşılığı
verdiler: ,,Ya Rabb'i nasıl olur? Fesat çıkaranlar, kan dökenler halifeliğe
lâyık mıdır? Böylelerini halife mi tayin edeceksin?!.
Biz ise Seni tesbih ediyor, Seni takdis ediyoruz!" Bunun üzerine Allahü
Teala şu cevabı verdi: ,,Sizin bilmediğiniz
hikmet ve maslahatı ben bilirim!"
Sonra her şeye kadir olan ve
herşeyi hakkıyla bilen Yüce Allah, ilk insan Hz. Adem'i ruhiyle, bedeniyle
yarattı. Bedenini
topraktan, toprağın geçirdiği safhalardan yarattı ve mahiyetini
bilemediğimiz ruh denen unsuru da Adem'in bedenine üfleyerek ayağa kaldırdı
ve harekete geçirdi. Bu suretle ilk insan
yaratılmış, halife tayin edilmiş oldu. Artık herkesin, onun
halifeliğini, büyüklüğünü tanıması,
kabul etmesi, hürmet ve
tazimde bulunması zamanı gelmişti. Yüce Allah, İblis de içlerinde bulunmak
üzere, meleklere şöyle bir emir verdi:
Adem'e secde edin!",
yani onun
halifeliğini, onun büyüklüğünü tanıyın. O, sizin de büyüğünüzdür,
efendinizdir. O, sizden daha âlimdir, sizin bilemediğinizi o bilir.
Meleklerin hepsi, yüce Allah'ın bu yüce emrine uyarak
secdeye vardılar. Adem (a.s.)'ın
halifeliğini kabul ve tasdik ettiler, O'na lazım gelen saygıyı gösterdiler.
Fakat İblis bir türlü yanaşmadı, gurur ve kibirini
yenemedi. Herkes secdeye giderken o, dimdik
ayakta kaldı. Şeytanlığını gösterdi ve
şeytanlaştı. Varlık âleminde yüce Allah'ın yüce
emrine karşı ilk isyan bayrağını çekti ve kâfirlerden oldu. Hem de
kendisine, ,,Niye böyle yaptın?"
diye sorulduğunda cevaben:
,,Ya Rabb! Nasıl olur bu?!. Ben Adem'den
hayırlıyım, ondan üstünüm. Zira Sen beni ateşten,
onu çamurdan yarattın!" diyerek yanıldı ve cehlini ortaya koydu.
Bunun üzerine Cenab-ı Hakk, hem kel hem de fodul olan
İblis'i lanetledi ve cennetten kovdu.
Hz. Adem (a.s.) artık Hilâfet tahtına oturmuş,
Hilâfet tacını giymişti. Her gittiği yerde tanınıyor,
her şey tarafından selamlanıyordu. Fakat bir şeyi
eksikti. Eksik olan da bir hayat arkadaşı idi.
Kendi cinsinden kendisine bir eş lazımdı.
Onunla ünsiyet edecek, onunla yalnızlığını giderecekti.
Buna cidden ihtiyaç vardı.
İşte bu ihtiyaca binaen Havva validemiz yaratıldı.
Hem de Adem babamızın sol kaburga kemiğinden. Adem (a.s.),
uyku ile uyanıklık arasında bir ruh haleti içinde idi ki, bu yaratılışı
hissetmedi bile. Uyanınca, yanıbaşında Havva validemizi
görür. Ona, ,,Sen kimsin?" diye sorar.
Havva cevap verir: ,,Ben senin
hanımınım! Allah beni sana arkadaş,
sana eş olmak üzere yarattı. Ben senin yalnızlığını gidereceğim, sen de benim
yalnızlığımı gidereceksin, bir arada yaşayacağız!"
dedi.
Bundan sonra Cenab-ı Hakk, Hz. Adem (a.s.)'a şöyle buyurdu:
,,Sen de hanımın da cennette oturunuz!
Cennetin her meyvesinden istediğiniz kadar
yiyiniz. Fakat şu ağaca yaklaşmayınız! Sonra zalimlerden olursunuz,
kendinize yazık edersiniz."
İblis, Adem ile Havva'nın cennetteki
mevkilerini, nimetlerini görünce, hisleri kabardı, onları çekemedi,
başlarına çorap örmeyi düşündü ve onları cennetten attırmanın çarelerini
aradı. Hile yollarına başvurdu. Cennetin kapısına
yaklaşarak Adem ile Havva'ya seslendi ve dedi ki,
,,Rabb'iniz sizi o ağaçtan yemenizden niçin men etti biliyor
musunuz? Çünkü siz o ağacın meyvesinden yerseniz, melekleşeceksiniz veya
cennette temelli kalıp çıkmayacaksınız. Zira bu ağaç
hayat ağacıdır. Bundan yiyen cennette ebedî
kalır. Allah ise sizin cennette ebedî kalmanızı istemiyor..."
Adem (a.s.), şeytanın bu sözüne kulak
asmadı ve inanmadı. Sonra şeytan, kendisinin doğru
söylediğine yemin-kasem etti ve kendileri için öğüt ve nasihat eylediğini
söyledi. Bunun üzerine Havva validemiz ile Adem
babamız -yalan yere yemin olmaz-diyerek o yasak ağacın meyvesiden yediler.
Şeytan, bu suretle onların ayağını kaydırdı, cennet
ve nimetlerinden uzaklaşmalarına sebep oldu.
Hatta üzerlerindeki cennet elbiseleri bile soyuldu ve Allah'ın emriyle her
ikisi de yeryüzüne indirildi. Rivayete göre, Adem
Hindistan'a, Havva da Cidde'ye indirildi. Sonra
bunlar hatalarından dolayı, tevbe ve istiğfarda bulundular, ağlayıp gözyaşı
döktüler. Zaman sonra Cenab-ı Hakk, onların tevbe ve dualarını
kabul
ederek -rivayete göre- onları Arafat dağında birleştirdi.
İşte bu şekilde ilk kadın olan Havva validemiz, dünya
hayatına gelmiş oldu.
Kadınlığın tarihi onunla başladı. Adem ile
Havva'nın birleşmesinden bir çok erkek ve kız
çocuklar meydana geldi ve yayıldı.
Cenab-ı Hakk Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur:
,,Ey insanlar!
Rabb'inizden korkun ve korunun. Çünkü Rabb'iniz
sizi tek bir candan (Adem'den) yarattı, eşini de ondan halk etti ve
ikisinden erkek-kadın çok insan meydana getirdi ve dünyaya yaydı."

Kadın
Havva
validemizle başlayan kadınlık tarihinde o gün bugün milyonlarca kadın
meydana gelmiştir. Bundan sonra kıyamete kadar
da milyonlarca kadın dünyaya gelecektir. Kadınlar içerisinde değerli,
yararlı, hürmete layık, eli öpülecek, melekleşmiş
hanımlar varolduğu gibi, değersiz, yararsız, zararlı, şeytanlaşan kadınlar
da yok değildir.
Değer ölçüsü dindir; Allah'ın kanunudur.
Dinin değerli dediği, güzel dediği değerlidir, güzeldir;
değersiz dediği, çirkin addeddiği de değersiz ve çirkindir. Sağlam
aklın, sağduyunun kabul
ettiği de bundan başkası değildir. Fakat devirden
devire, milletten millete kadının değer ve kıymeti değişik şekiller
almıştır. Şöyle ki:
Allah'ın gönderdiği dinden zaman zaman sapan millet ve toplumlar arasında
zaman olmuş ki, kadın, yerini kaybetmiş, hor görülmüş, insanlık haklarından
mahrum bırakılmıştır. Zaman olmuş ki, kadına haddinden
fazla değer verilmiş, hakkından fazla hak tanınmış ve şımartılmıştır.
Ve yine zaman olmuş ki, kadın, erkeğe eşit sayılmış,
tahammülünden fazla görev verilmiştir. Bu suretle
onun yaratılışına karşı çıkılmış ve nihayet huzursuz edilmiştir.
Mesela:
Hindistan'da:
Hindu dininde, Hindu şeriatında kadın
hakkında şu fikir ileri sürülmüştür: ,,Veba,
ölüm, cehennem, zehir ve yılan kadından üstündür. Yani
kadın, bunlardan daha kötüdür."
Tabii bu çok yanlıştır. Allah'ın (c.c.)
gönderdiği dine, dinî ölçülere asla uymaz ve sığmaz.
Tevrat'ta:
Uydurma olan Tevrat da Hindu dininden geri kalmamıştır. Tevrat'ta şöyle
yazılı:
,,Hikmet ve aklı bulmak için, şerrin nasıl bir cehalet olduğunu,
ahmaklığın nasıl bir delilik olduğunu bilmek için döndüm dolaştım, bu arada
kadını ölümden daha acı buldum. O kadın ki, kendisi bir tuzak, kalbi kement,
elleri ise kelepçedir. Bin erkek içerisinde işe yarar bir erkek buldum,
fakat bin kadın içerisinde işe yarar bir kadın bulamadım."
İtalya'da:
Bir vakitler Roma şehrinde büyük bir toplantı yapılır. Bu toplantıda
kadın ele alınır. Kadının müzakere ve münakaşası yapılır. Sonunda şu karara
varılır:
,,Kadında ruh yoktur, kadın ruhsuzdur. Ruhsuz olduğu için de ahirette
dirilmeyecektir. Kadın murdardır. Et yememesi, gülmemesi, hatta konuşmaması
lazımdır. O, vakitlerini hizmetçilikle geçirecektir."
Konuşmaması için, kadının ağzına kilit bile vurmuşlardır. Sebep de:
,,Kadın şer aletidir. İnsanları azdırmak için, şeytan onu kullanır. Kadın
şeytanın aletidir..." şeklinde düşünceleridir.
Fransa'da:
Fransa'da miladî 586 yılında yapılan bir toplantıda kadından
bahsedilir. ,,Kadın insan mıdır, değil midir?" diye münakaşa yapılır ve
nihayet kadının insan olduğuna ve fakat erkeğe hizmet etmek üzere yaratılmış
bulunduğuna karar verilir.
İngiltere'de:
İngiltere'de ise, Sekizinci Henri'nin verdiği bir kararla
kadınların kutsal kitapları okumaları yasak edilmiştir. Keza 1850
senelerinde İngiltere'de çıkarılan bir kanunla kadının vatandaşlık haklarına
sahip olmadığı, şahsî herhangi bir hukuku bulunmadığı, hatta sırasında
elbisesine bile sahip çıkamıyacağı ilan edilmişti. 
Arap Yarımadasına gelince:
Cahiliyyet devrinde Arabistan'da kadının hali daha da perişandı. Kadın
değerini kaybetmiş, şerefini yitirmişti. Kadın zevk âleti kabul ediliyor,
eşya gibi pazarlarda satılıyordu. Çok kadınla evlenmenin bir sınırı yoktu.
Kişi karısını istediği zaman boşar, istediği zaman öldürürdü. Hiç bir kimse
çıkıp da ona, ,,Sen niçin böyle yapıyorsun? Bu, günahtır, haksızlıktır!.."
diyemiyordu.
Kız çocuklarının hali daha da feci, çok daha korkunçtu. Bu çocuklar hor
görülür, diri diri toprağa gömülürdü. Hz. Ömer (r.a.) gibi akıl ve dirayet
sahibi bir insan bile -müslüman olmadan önce-gerçeği göremiyor, bu gibi kötü
adetlerin tesiri altında kalıyordu. Kendi eliyle kızının mezarını kazıyor,
masum yavrusunu diri diri toprağa veriyordu. Mezarını kazdığı birsırada
kızının, Babacığım! Yoruldun, terledin, otur da alnının terini bir şileyim"
şeklindeki sözleri bile Ömer'e tesir edemiyor, onun babalık şefkatini
harekete getiremiyordu. Onu yürekler acısı bu hareketinden, melek gibi kız
çocuğunu toprağa gömmekten alıkoyamıyordu.
Hz. Ömer, müslüman olduktan sonra bu manzarayı şöyle anlatırdı:
İki şey vardı ki, bunlardan biri hatırıma geldikçe hayretler eder ve
gülerim. Diğerini de hatırladıkça üzülür ve ağlarım. Birincisi şu: Annemiz
bize helva pişirirdi. Biz bu helvadan put yapar ve ona
tapardık, ona ibadet ederdik. Acıktığımız zaman onu
yerdik. Bu hal ne şaşılacak şeydi?!. Biraz
önce ilâh kabul
ettiğimiz, saygı duyup ibadet ettiğimiz bir şeyi, biraz sonra midemize
indiri verirdik. Bunu neye dayanarak yapardık, bilemem!
İkincisi: Kız çocuklarını, bu suçsuz yavrularımızı diri diri toprağa
gömmemizdi. Bunu nasıl yapardık, bilemem?
Hatırıma geldikçe yüreğim parçalanır!.."
İslam'da:
Şimdi hanım kardeşlerime şunu
söyleyebilirim: İşte âlem böyle iken, böyle bir âlemde durumunuz perişan
iken İslam dini geliyor, bu dinin büyük Kitab'ı Kur'an geliyor, Kur'an-ı
Kerim'i tebliğe memur edilen Hz. Muhammed (s.a.v.) geliyor.
Kadının da insan olduğunu, Allah'ın kulu olduğunu, dinî
sorumluluk taşıdığını, erkekler gibi dindar olabileceğini, ibadet yapması
lazım geldiğini, ahirette dirilip hesaba çekileceğini ilan ediyor,
dolayısıyla hak ve hürriyete sahip olduğunu bildiriyor.
Hanımlar! Mübarek dinimizin beyanına göre,
sizler eşya değilsiniz, hayvan değilsiniz, şeytanın eseri değilsiniz,
erkeklerin köleleri, hademeleri değilsiniz.
Sizler insan türündensiniz ve insansınız. İnsan
neslinin üremesinde, yayılmasında, yaşamasında ve devamında rolü olan iki
unsurdan birisiniz. Erkekler baba iseler sizlerde
annelersiniz. Bu gerçekleri Kur'an-ı Kerim şöyle anlatır:
,,Ey insanlar! Rabb'inize karşı gelmekten sakınınız. O Rabb ki, sizi
bir tek şahıstan yarattı. Eşini de o şahsın bir parçasından meydana getirdi,
ikisinin birleşmesinden de sayıları çok erkek ve kadınları (dünyaya)
yaydı." 
Yukarıda da gördüğümüz gibi bazı milletler sizlere din hürriyeti, vicdan
hürriyeti, mülk edinme hürriyeti tanımazlarken, dinî eserleri okumayı bile
sizlere yasak ederlerken, İslam dini ne yapmış? Erkeklere tanıdığı vicdan
hürriyetini, din hürriyetini sizlere de tanımıştır. Onlara hayat hakkı,
mülkiyet hakkı tanıdığı gibi sizlere de bunları tanımıştır. Erkeklerin,
salih ve güzel amel ve ibadetlerinin mükâfat ve sevaplarını görebilecekleri
ve cennete girebilecekleri gibi, sizlerin de aynı şeylere sahip
olabileceğinizi, cennete girebileceğinizi de bildirmiş ve beyan etmiştir.
Kur'an-ı Kerim şöyle anlatır:
İmanlı erkek ve kadından kimler güzel amel işlerse, işte onlar
cennete girecekler ve işte onlar en ufak haksızlığa uğratmayacaklardır." 
Yine mübarek dinimize göre; erkekler iman nuruna, İslam şerefine
erebilecekleri, güzel sıfat ve temiz ahlaka sahip olabilecekleri gibi, aynı
nura sizler de sahip olur, aynı şerefe ulaşabilirsiniz, temiz ve güzel
vasıflarla süslenebilirsiniz, ahlakî fazileti taşıyabilirsiniz. Bakınız
Kur'an-ı Kerim her iki tarafı da aynı sıfatlarla sıfatlandırıyor, övüyor,
aynı hükme bağlıyor ve şöyle diyor:
Müslüman olan erkek ve kadınlar, imanlı olan erkek ve kadınlar, itaat
eden erkek ve kadınlar, doğru sözlü olan erkek ve kadınlar, sabırlı olan
erkek ve kadınlar, gönülden bağlanan erkek ve kadınlar, sadaka veren erkek
ve kadınlar, oruç tutan erkek ve kadınlar, namuslarını koruyan erkek ve
kadınlar, Allah'ı çok anan erkek ve kadınlar var ya, işte Allah bunların
hepsine mağfiret (günahlarını bağışlama) ve büyük ecir (cennet ve cemalini
göstermeyi) hazırlamıştır." 
Yine İslam'a göre; erkekler gibi sizler de mesulsünüz, sorumluluk
taşımaktasınız. Erkeklerin vebal ve sevapları kendilerine ait olduğu gibi,
sizlerin de vebal ve sevabınız kendinize aittir. Bir erkeğin kötülüğünden
sizler sorumlu olmayacağınız gibi, onların iyilikleri de sizlere fayda
vermeyecektir. Kur'an-ı Kerim Nuh Peygamber ile Lût Peygamberin kâfir olan
karılarına, kocalarının peygamber olmaları fayda vermediğini, Firavun'un
küfrünün de imanlı olan karısına zarar vermediğini örnek göstererek şöyle
anlatır:
Allah, inkâr edenlere, Nuh'un karısı ile Lut'un karısını misal
gösterir: Onlar kullarımızdan iki iyi kulun nikâhında iken onlara karşı
inkârlarını (imansızlıklarını) gizlemişlerdi. Dolayısiyle bu iki kadına
gelen (azabı) kocalarının (peygamberliği) giderememişti. Ve bu iki kadına
,,Girenlerle birlikte siz de ateşe girin dendi." 
Bu ayet-i celile gösteriyor ki; Bir kimsenin kendisinde İman olmasza, o
kimse, şerefli bir soydan gelse de, peygamberin yakını veya karısı olsa da
bunlar kendisine hiçbir fayda vermez; Onu Allah'tan gelen azaptan
kurtaramaz, akibet, cehennemin ebedî azabını boylar.
,,Allah, imanlılara da Firavun'un imanlı
karısını örnek gösterir: O (kadın), Rabb'im! Katından cennette bana bir ev
yap; beni Firavun ve onun işlediklerinden kurtar; beni zâlim milletten
kurtar demişti." 
İşte bakınız! Ne büyük şahsiyet! Ne büyük fazîlet ve ne büyük hanım!..
Bir hükümdarın sarayında bulunuyor. Dünya varlıklarının hepsi tamamen,
dünyanın ziynet ve nimetlerinden hiçbirisi eksik değil. Kendisi de kraliçe;
şânı var, şöhreti var, hizmetçileri etrafında dönüp dolaşıyor.
Bütün bunların içinde tatlı ve zevkli bir hayat yaşaması, eğlenceli
günler geçirmesi lazım gelirken ne yapıyor? Bunların hiçbirisine kıymet
vermiyor, bel bağlamıyor, güvenmiyor. Hepsinin geçici şeyler olduğunu
düşünüyor. Kocasının ve etrafının küfür ve imansızlıklarından dert yanıyor;
Allah'a yalvarıyor: İmansız kocasından ve onun zalim milletinden kurtulması
için dua ediyor.
Çünkü biliyor ve inanıyor ki, iman ve güzel amel olmadıkça saltanatın da,
kraliçe olmanın da bir faydası yoktur. Bunlar gölge şeylerdir, geçici
şeylerdir. İnsanı dünya bedbahtlığından, ahiretin ebedî ve sonsuz azabından
kurtaracak ve koruyacak değildir. Üstelik; kocasının, o azılı kâfirin baskı
ve işkencelerine uğruyordu. Fakat bütün bunlara rağmen imanından zerre
kaybetmiyor, imanı uğrunda canını tehlikeye atıyordu. Allah kendisinden razı
olsun!
Aziz dinimiz, söz ve ahid almakta, verilen söz ve ahde itibar ve itimat
etmekte erkekle kadın arasında bir fark gözetmemiştir. Dini ve onun
vecibelerini kabul edip yapacaklarına, günahlardan sakınacaklarına dair,
Peygamberimiz, erkeklerden söz ve ahit almış olduğu gibi, kadınlardan da söz
ve ahit almıştır. Kur'an-ı Kerim bu gerçeği de şöyle anlatır:
,,Ey Peygamber! Mü'min olan kadınlar, sana gelip de Allah'a birşey
ortak koşmayacakları, hırsızlık yapmayacakları, zinada bulunmayacakları,
çocuklarını öldürmiyecekleri, elleriyle ayakları arasında bir bühtanla
(iftira ile) gelmiyecekleri ve asla mâruf (ve meşru) herhangi bir
hususta âsi olmayacakları üzerine ahit (ve söz) verdiklerinde artık
sen de onlar ile muahede yap (onların verdikleri sözlerine itimat ederek
anlaşmada bulun) ve onlar için Allah'tan mağfiret dile! Şüphe yok ki,
Allah Gafurdur, Rahîmdîr." 
Yine yukarıda gördük ki; zaman olmuş, kadın, hor görülür, alçak sayılır,
günlük işlere karıştırılmaz, mühim işlere yanaştırılmazdı. Kur'an gelince,
kadını da eşit saymış; veli ve vâsi olmada, vekâlet almada, havale vermede,
ticaret yapmada selâhiyet tanımış, emr-i mâruf, nehy-i münkerde (öğüt ve
nasihat vermede, ikaz ve irşatta) söz hakkı vermiştir. Bu hususu da Kur'an-ı
Kerim şöyle anlatır:
,,İman sahibi olan erkeklerle kadınlara gelince: Bunların bazıları
bazılarının velîleridir. Mâruf olan (güzel olan) şeylerle emrederler,
münkerden (kötü ve çirkin olan şeylerden) de menederler. Namazı
dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve Allah ile O'nun Resulü'ne itaat
ederler, işte bunlara elbette Allah merhamet edecek. Şüphe yok ki, Allah
aziz ve hakimdir."
Bilhassa Arap yarımadasında kadına hayat hakkı tanınmamıştı. Kız
çocukları öldürülür, diri diri toprağa verilirdi. Güzel dinimiz, kadına da,
kız çocuklarına da hayat hakkı tanımış, yaşamlarını güven altına almıştır.
Kur'an-ı Kerim bu babda şöyle diyordu:
,,Ve fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyiniz. Onların da
sizlerin de rızkını veren biziz. Şüphe yok ki, onları öldürmek büyük bir
cinayettir." 
Yine bir zamanlar kadına mirastan hak tanınmazken, mübarek dinimiz,
kadına bu hakkı tanımış, mirasdaki hissesini tayin etmiş ve şöyle demiştir
Ebeveynin ve akrabanın geride bıraktıkları (mirasda) erkeklere
bir pay vardır. Anne ve babalarının ve akrabalarının geride bıraktıkları
(mirasdan) kadınlara da bir pay vardır." 
Cahiliyet devri Araplar'ı ne yaparlardı? Kadınları da mal kabul edip,
haklarında ona göre muamele yaparlardı. Mesela: Baba öldü mü, oğul gelir,
elbisesini babasının karısı üzerine atar; babasının malına varis olduğu
gibi, hanımına da varis olurdu, isterse kendine nikâh eder, isterse para
karşılığı bir başkasına satardı. İslarn Dini gelince bu haksızlığı da
ortadan kaldırdı. Buna dair Kur'an-ı Kerim şöyle der:
,,Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helal
olmaz!.." 
Babalarınızın nikâh ettiği kadını kendinize nikâh etmeyin!.." 
Bir de cahiliyet devri Araplar'ı, cariyelerini, gençlerini fuhşa, zinaya
mecbur eder, bu yolla para kazanırlardı. Dinimiz bunu da yasaklamış ve şöyle
demiştir:
Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için, namuslu yaşamak
isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın!.." 
İşte bütün bunlar gösteriyor ki, Allah'a kul, Peygamber'e ümmet olmak
üzere yaratılan kadın, zaman olmuş ki, hak ve değerini kaybetmiş, haksızlığa
uğramıştır, zaman olmuş ki, kendisine hakkından fazla hak tanınmış,
haddinden fazla değer verilmiş ve şımartılmistir. Bir cümle ile: Hak dinden
uzaklaşan insanoğlu, kadın hakkında ya çok ileri gitmiş veya çok geri
kalmıştır.
Bereket versin ki, hak din ve hak dinin son Kitab'ı Kur'an-ı Kerim,
kadının imdadına yetişmiş, onun layık olduğu mevkiini tarif etmiş, hak ve
selahiyetını tayın etmiş, rütbesini göstermiştir Bundan böyle mûslüman olan
bir kadın, İslam topluluğu içinde, artık ne hor görülüp haksızlığa
uğrayacak, ne de haddini asşıp şımaracaktır Allah'a kul, Peygamber'e ümmet
olarak şerefli mevkiini alacak, çocuk yetiştirmede ve onları terbiyede
vazifesini devam ettirecektir. Ve nihayet bu suretle o, hem dünyasını mamur
etmiş olacak, hem de ahîrelte Allah'ın cennet ve cemalini kazanmış
bulunacaktır.
MEŞHUR KADINLAR
Şimdiye kadar, milletlerin ve devirlerin kadınlar
hakkındaki değer ölçülerini gördük. Dinden, dinî hayattan uzak kalan millet
ve cemiyetlerde kadın mevkiini yitirmiş, değerini kaybetmiş, hali çok
perişandı Hazret-i Adem'le başlayan ve bütün peygamberler tarafından
anlatılan hak din. onların imdadına yetişmiş, en son olarak da Kur'an-ı
Kerim gelerek kadına layık olduğu çok serefli mevkii vermiş ve, Cennet
annelerin ayaklan altındadır!" diyerek onun bu şerefini dünyaya ilan
etmiştir. Bu hususu da söylemiştik.
Bundan sonra, ilim ve irfanlarryle, ahlak ve faziletleriyle meşhur olan,
örnek olan hanımların binlercesinden sadece bir kaçını göreceğiz:
1 -Sâre Hanım:
Sâre, Hz. İbrahim'in hanımıdır. İshâk Peygamberin de annesidir. Doksan
yaşında iken oğluna gebe kalmıştır. Kur'an-ı Kerim'de kendisinden
bahsedilir. Şöyle ki:
Lût Peygamberin kavmi, pek azı müstesna, imana gelmemişti. Üstelik çok
çirkin hareket ederlerdi, kadınları bırakıp erkeklerle düşüp kalkarlardı.
Dolayısıyla azabı hak etmişlerdi. Cenab-ı Hakk onları helak etmek,
memleketlerini alt-üst edip onları yerin dibine geçirmek için Cebrail'in
başkanlığında bir kaç melek gönderdi. Bunlar ilk önce Hz. İbrahim'e
uğradılar.
Zaten misafirperver olan Hz. İbrahim, genç delikanlı şeklinde gelen bu
misafirlere çok alâka gösterdi, iltifatta bulundu. Hemen eve koşup gayet
semiz bir dana keserek kebap halinde bunlara takdım etti ve önlerine koydu,
..Buyurun! Yemez misiniz?!" dedi, Fakat hiçbiri buna el uzatmadı. Bunun
üzerine İbrahim'in içine korku düştü, bunlardan işkillendi. Belki de onların
melek olduklarını sezerek, azap için gelmiş olma ihtimalini düşünerek
korktu. Hz İbrahim'in bu halini gören melekler.
- Ya İbrahim, korkma! Sana müjde getirdik, bir oğlun doğacak, hem de âlim
ve halîm olacak, dediler.
Perde arkasında bulunan ve bu müjdeyi duyan Sâre Hanım, kendini
tutamıyarak gulüverdı, elini yüzüne çarptı ve ,,Bu, ne acayip şey? Nasıl
olur? Ben doksan yaşında ihtiyar kısır birkadınım! Böyle olan bir kadın
nasıl olur da çocuk doğurur?!. İşte kocam! O da
ihtiyar olmuş!.." dedi Melekler:
- Evet, öyle ama! Bu, Allah'ın emri! Sen Allah'ın emrinden hayret mi
ediyorsun? Allah'ın rahmet ve bereketleri üzerinize olsun, dediler.
Evet, hanımlar! Her şey Allah'ın elindedir. Dilerse çok ihtiyar
bir kadından da çocuk meydana getirir. Bunda hayret edilecek veya uzak
görülecek bir taraf yoktur. Öyle olmuş; doksan yaşındaki anne ile daha yaşlı
olan babadan İshak adındaki çocuk doğmuş ve peygamber olmuştur. Hikmet ve
ibret dolu olması dolayıslyle bu meseleye Kur'an-ı Kerim'in bilhassa ,,Hûd"
ve ,,Vezzariyat" surelerinde yer verilmiştir.
2
- Hacer Hanım:
Hacer de Hz. İbrahim'in hanımıdır. Sâre, Kendisinin çocuğu olmadığı için,
kocası Hz. İbrahim'in Hacer'le evlenmesine musaade etmişti. Hacer, İsmail
adındaki çocuğu doğurunca, Sâre, Hacer'ı ve oğlunu bir nevi kıskanmaya
başladı. Bunun üzerine, Allah'ın da emriyle, Hzr İbrahim, Hacer'le oğlu
İsmail'i alarak Mekke vadisine götürür. O zaman orada şehir falan yok tabii.
Bağ-bahçe yok, ot-ekin yok, su da yok
Hz İbrahim, hanımı Hacer'le oğlu İsmail'i işte böyle bir çöle bırakır ve
geri döner.
Arkasından Hacer ona: Bizi burada bırakıp nereye gidiyorsun?.." diye
tekrar tekrar bağırırsede Hz. İbrahim cevap vermez, yoluna devam eder. Hacer
tekrar İbrahim'e bağırarak
,,Yoksa bu, Allah'ın bir emri mi? Allah mı böyle emretti?.."
der. Bunun üzerine Hz. İbrahim, arkasına dönerek: Evet, Allah'ın emridir!"
diye cevap verir. Bunu duyan Hacer:
,,Öyle ise mesele yok, endişe yok. Bizim burada kalmamıza emir buyuran
Allah'ımız elbetteki bizi burada unutmayacaktır. Rızkımıza da kefildir. Biz
buna inanmışızdır!." der ve çocuğunun yanına
döner.
Hacer çocuğunun yanında kaladursun, biz Hz. İbrahim'i takip edelim:
Hz. İbrahim, hem gidiyor hem de arkada bıraktıkları için dua ediyordu.
Duasında Rabb'isine şöyle yalvarıyordu:
,,Rabbim! Bu beldeyi güvenli kıl, beni ve oğullarımı putlara kul
olmaktan uzak tut. Rabb'im! Bu putlar insanlardan çoklarını saptırdı. Bana
uyan benden, bana karşı gelen kimseyi de sana terk ederim. Sen bağışlarsın,
merhamet edersin, Rabb'im! Ben, çocuklarımdan kimini, namaz kılabilmeleri
için senin kutsal evinin yanında, çorak bir vadide yerleştirdim, insanların
gönüllerini onlara meylettir, şükretmeleri için, onları çeşitli ürünlerle
rızıklandır..." 
Hacer ne yaptı?
Rivayete göre Hacer, beraberlerindeki su bitince çaresiz
kaldı. Ne yapacağını şaşırdı. Su aramaya koyuldu. Ama nerede su bulacak?
Safa tepesi üzerine çıktı, etrafa göz attı, fakat su emaresi göremedi. Merve
tepesine koştu, yine su göremedi. Derenin iki kenarı üzerindeki bu iki tepe
arasında su bulma veya suyun bulunduğu yeri görme maksadiyle yedi tur yaptı.
Bir taraftan da kurt-kuş kapar diye daha süt emme çağında olan minicik
yavrusunun hayatından korkuyordu. Bunun için sağa sola giderken hep koşarak
gidiyordu. Bütün ümitleri boşa çıktı. Büyük bir üzüntü ile biricik
yavrusunun yanına geldi.
Bir de ne görsün: Çocuğunun ayakları önünde su çıkmaya başlamış! Su
gözüküyor!.. Bunu gören anne büyük bir sevinçle,
göl olsun diye çarçabuk, suyun önünü kesiverdi, gitmesine mani oldu.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurur ki: Allah, Hacer'e rahmet etsin, acele
etti, suyun önünü hemen kesi verdi. Böyle yapmasa idi, su akıp gidecek,
akarsu olacaktı!.." 
Hacıların, Safa ile Merve tepeleri arasında gidip gelmeleri ve bu arada
koşmaları, bu tarihî hadisenin ibret verici hatırası olsa gerek.
İşte, bir mucize olarak çıkan bu su, ,,Zemzem
suyudur. Sonraları kuyu halinde devam eden ve yüzbinlerce hacının su
ihtiyacını karşılayan ve yine de bitip tükenmeyen Zemzem"
kuyusunun
tarihi böyle başlamıştır.
Etraftan gelip geçen kervanlar, artık, bu su sayesinde, burada konup
göçüyorlar. Bir kısım insanlar (Cürhümlüler) de burada yerleşip kalıyor ve
anne ile çocuğuna komşu oluyorlar. Zamanla burası daha da şenleniyor, İsmail
de büyüyor, kendisine komşu olan kabileden kız alarak onlara damat oluyor.
İşte, Hz İbrahim'in soyu ile Cürhümlü soyunun birleşmesinden Arap
milleti, bu milletten Kureyş kabilesi, bu kabileden de sevgili Peygamberimiz
Hz. Muhammed (s.a.v.) meydana gelmiş oluyor.
Şurası muhakkaktır ki: Yaratanına sağlam bir iman ve sarsılmaz bir
tevekkülle bağlanan ve her halde O'nun emrine uyan bir insanı, Yaratanı hiç
unutur mu? Unutmaz! Nitekim Hacer'i unutmamıştır. Hiç ummadığı yerden su
çıkartmış, rızıklarını vermiş, onları gelip geçenlere sevdirmiş ve saydırmış
ve nihayet onları hiçbir zaman darda bırakmamıştır. Üstelik, onların soy ve
sopunu çoğaltmış, iki cihan serveri Hz. Muhammed'in de İsmail
Aleyhisselam'ın neslinden gelme şerefini bu aileye nasip etmiştir
3- Asiye Hanım:
Asiye Hanım Firavunun karısıdır. Asiye Hanım,
gerek Kur'an-ı Kerim, gerekse Peygamberimizin sözlerinde yer almaktadır.
Kocası Firavun, tanrılık iddiasında bulunmuş. Asiye ise, Allah'ın birliğine,
Hz. Musa'nın peygamberliğine inanmış, imanı yüzünden kocası zalim
Fıravun'dan türlü işkenceler çekmiş ve nihayet bu yolda ölmüştür.
Asiye Hatunun hikâyesi şöyle başlamıştı:
Görülen bir rüya üzerine
Firavun'a şöyle denmişti: İsrailoğulları'ndan bir çocuk doğacak, senin
devlet ve saltanatını yıkacaktır!.."
Bu haberi alan Firavun, israil soyundan doğan erkek çocukları öldürtmeye
başlar. Her tarafa cellatlar gönderir Cellatların ev ev dolaşarak ele
geçirdikleri çocukları öldürdükleri bir sırada, Hz. Musa'yı annesi
doğurmuştu. Bir müddet gizlice onu emzirdikten sonra, su geçmez bir sandığa
koyarak Nıl nehrine atar. Nil nehri sandığı götürüp Firavun'un sarayının
kenarına dayar. Asiye hatun, bunu görür ve getirir. Sandığı açtırdığında ne
görsün: Nur yüzlü bir bebek! Görünce onu sever ve bağrına basar. Ve, Aman!
Bunu öldürmeyiniz! Büyürde belki işimize yarar. Yahut bunu kendimize evlat
ediniriz!.." der.
Çocuğu emzirmek için birçok süt annesi getirtilir ise de çocuk hiçbirinin
memesini tutmaz. Çocuğun annesi çocuğunu suya bıraktıktan sonra, -anne
ciğeri durur mu?- arkasından hemşiresini gözcü olarak göndermişti. Oğlunun
saraya alındığını ve bir süt annesi arandığını öğrenince kendini süt annesi
olarak tavsiye ettirdi. Asiye Hatun, derhal Musa'nın annesini getirtir,
Musa'ya süt annesi yapar
İşte, bu şekilde Hz Musa, Firavun'un sarayında annesi tarafından
emzirilir ve büyütülür. Ama ne Firavun ne de sarayda oturanlardan hiç biri,
bunun farkında değildir.
Rivayete göre; Hz. Musa, sarayda büyüdüğü bir sırada, bir gün eline
aldığı bir çubuğu Firavun'un başına indirmiş ve başını yarmıştı. Buna fena
halde kızan Firavun, çocuğu öldürmek işlemişti. Asiye Hanım derhal müdahale
etmiş, önüne geçmiş ve kocasına: ,,Ey hükümdar! Kusura bakma! Bu, bir
çocuktur, aklı ermiyor!.. demişti.
Bunun üzerine çocuk imtihana çekilir, önüne bir cevher parçasiyle bir de
ateş parçası konur. Çocuk, -Cebrail'in manevî sevkiyle-ateş parçasını almış
ve ağzına götürmüştü. Yapılan bu denemede Musa'nın çocuk olduğu, aklının
henüz ermediği görülmüş ise de ağzına götürdüğü ateş dilini biraz yakmıştı,
işte Hz. Musa'nın dilindeki pepelik, dilinin biraz yanması sonucu olsa
gerek.
Kur'an-ı Kerim bu ibret verici hikâyeyi şöyle anlatır:
,,Ya Musa, vakta ki, annene bildirilmesi gerekeni bildirmiştik. Şöyle
ki; çocuğu bir sandık içine koyda denize (Nil nehrine) at ve sakın
endişe etme! Deniz onu sahile atsın da benim de onun da düşmanı olan biri
alıversin (sudan çıkartıp yanında beslesin). Hem sana, Ya Musa!
Tarafından bir muhabbet bıraktım ki (herkes seni seviyordu). Hem
benim nezâretimde büyüdün."
Ey Musa! Bir vakit ki, senin hemşiren Firavun'un sarayına gidip
şöyle demişti: Bu çocuğa bakabilecek bir süt annesi bulayım mı? (Onlar
da evet, demişlerdi,) Ya Musa! Seni, artık annene kavuşturduk kî, gözü
aydın olsun da üzülmesin."
Hanım kardeşlerim! Allahü Azimüşşan her şeye kadirdir, isterse
saltanatını yıkaçağı, kendisini helak edeceği bir kimseye bir çocuğu
büyüttürür ve yıkımını o çocuğun eline verir. Gerçekten öyle olmuştur. Hz.
Musa büyür, Peygamber olur, Firavun'u ve kavmini imana çağırır. Deliller,
mucizeler gösterir...
Fakat Firavun ve adamları inanmazlar, imansızlıklarında ısrar ederler.
Üstelik, Hz. Musa'yı ve ona iman edenleri kılıçtan geçirmek isterler ve
bunun için harekete geçip yola çıkarlar. Hz. Musa ve beraberindekilerin
önüne çıkan deniz yarılır ve yol verir. Hz. Musa ve maiyyeti karşı taraftaki
karaya çıktıkları, Firavun ve beraberindekiler de tam denizin dibine
girdikleri bir sırada deniz kapanır ve hepsi boğulur gider.
Fakat, Asiye Hanım, Firavun gibi küfürde diretmedi; Hz. Musa'nın
mucizelerini görünce ona inandı ve iman etti. Firavun gibi azılı bir kâfirin
nikâhı altında olmakla beraber onun kâfirliğine katılmadı. Onun tanrılık
iddiasını reddetti. Kocasının krallığına, sarayın debdebesine aldanıp
imandan vazgeçmedi, hak yoldan ayrılmadı ve Fıravun'un bütün korkunç
işkencelerine rağmen imanından zerre kadar taviz vermedi. Nihayet bu
işkenceler altında Allah'a dua ede ede can verdi ve şehid oldu.
Kıyamet gününde mahşer kurulup hesap başladığı zaman, kulluk vazifesini
yapmamış olan bir kadın, namazını kılmamış bir kadın, namahreme görünmekten
sakınmamış, erkeklere karşı açılmış, saçılmış bir kadın, özür beyan ederek
kendisini azaptan kurtarmak için kocasını ileri sürecek, suçu kocasına
yüklemek isleyecek ve şöyle diyecektir:
Ya Rabb'i! Ne yapalım, ben bir kadınım, bir erkeğin nikâhı altında idim.
Kulluk vazifelerimi yapmama o mani oldu, namazı o bana terkettirdi, başımı,
saçımı o açtırdı, dans evleri gibi günah yerlerine o götürdü..." diyecek,
ama yine de kendisini sorumluluktan kurtaramıyacak, ileri sürdüğü özür kabul
edilmiyecektir. Çünkü Asiye Hanım ona örnek gösterilecek ve denecek ki:
,,Senin kocan mı daha zalim, daha gaddardı, yoksa Asiye'nin kocası
Firavun mu? Senin içinde bulunduğun şartlar mı daha ağırdı yoksa Asiye'nin
içinde bulunduğu şartlar mı?.
Elbette Firavun daha zalim, daha gaddardı: Asiye'nin içinde bulunduğu
şartlar daha ağırdı, değil mi? Çünkü Firavun'un astığı astık, kestiği kestik
idi. Kimse ondan hesap soramazdı...
İşte bütün bunlara rağmen, Asiye, Fıravun'a karşı çıktı, onu dinlemedi,
onun servet ve saltanatına aldanmadı, onun küfür ve günahına katılmadı,
Allah'a olan imanını korudu, kulluk vazifesini yaptı, kocasına değil.
Allah'a ve Peygamber'e itaat etti. Fakat bu yolda nice zulüm ve hakaretlere,
nice eziyet ve işkencelere uğradı ve nihayet bu uğurda canını verdi, dinini
vermedi.
Sen ne yaptın, söyle bakalım; Kocana karşı ses çıkarmadın, Allah'a değil,
kocana itaat ettin, Allah'a değil, şeytana uyan kocanın rızasını aradın.
Binaenaleyh, sen de kocan da suç ve günahta ortaksınız, azabını
çekeceksiniz. İleri sürdüğün özür makul ve muteber değildir!..
İşte Cenab-ı Hakk'ın Kur'an-ı Kerim'de medhettiği, örnek bir kadın olarak
gösterdiği hanımlardan birisi de budur; Asiye Hatun'dur Kur'an-ı Kerim şöyle
der:
Allah, iman etmiş olanlara Firavun'un karısı (Asiye'yi) örnek
olarak gösterdi. (Hükümdar olan kâfirin nikâhı altında bulunmasına
rağmen, kalbinde imanın nuru parlamış, kocasının tanrılık iddiasını kabul
etmemişti). O vakit ki: (O saygıdeğer hanım, Cenab-ı Hakk'a yalvarıp
şöyle) demişti: Ya Rabb'i! Benim için katında (imanlı kullarına nasip
edeceğin) cennette bir ev yap ve beni Firavun ve onun (kötü)
amelinden kurtar ve beni zalim milletten halas et." 
Evet, Cenab-ı Hakk onun duasını kabul etmiş, dileğini yerine getirmiştir.
Onu taktir ederek, onu överek ve onu örnek göstererek, Kur'an gibi bir
kitapta zikretmiş, ondan söz etmiştir. Allah, elbette böyle dua edenlerin
dualarını kabul eder. onlara layık oldukları makam ve mevkileri verir.
Onları dillere destan eder Bütün mesele Allah'ı tanımak, O'nun emrine
yapışmak, O'nun himayesine sığınmak ve O'na, canı gönülden dua ve niyazda
bulunmaktır. Böyle olursa artık her şey tamamdır.
4 - Zeliha Hanım:
Kur'an-ı Kerim'de hayat hikâyeleri yer alan kadınlardan biri de
Zeliha Hatun'dur. Zeliha, Mısır Devlet adamlarından Maliye Bakanı'nın hanımı
idi. Zeliha'nın hayat hikâyesi Hz. Yusuf'la ilgilidir.
Hz. Yusuf, Mısır pazarında köle diye satılırken Zeliha'nın kocası onu
satın alır ve evine getirir. Hanımına şöyle der: ,,Hanım! Biliyorsun, bizim
çocuğumuz yoktur. Bu çocuğa iyi bak. Bunun bize faydalı olacağını umarım
veya kendimize bunu evlat ediniriz..."
Yusuf, Zeliha'nın evinde beslendi ve büyüdü. Yusuf artık tam bir
delikanlı olmuştu. Boyu posu yerinde, el ayak birbirine uygun, yüzü son
derece güzel, kaş-göz yerinde, gayet yakışıklı bir genç!..
Zeliha, Yusuf'un bu güzelliğine dayanamadı, ona aşık oldu. Onu o kadar
seviyordu ki, muradına ermek için çareler arıyor, planlar hazırlıyor, hile
yollarına baş vuruyordu. Bu gencin kendisine yaklaşması için bir gün evin
bütün kapılarını kilitler, süslenerek Yusuf'un karşısına geçip oturur ve
söze başlar. Aralarında şu konuşma geçer:
Zeliha: - Yusuf! Yüzün ne kadar güzel!
Yusuf: - Rabb'im öyle yapmış! Şükür O'na.
Zeliha: - Saçların ne kadar güzel!
Yusuf: - Hanım! Güzel olsa ne olacak? Mezara girdiğim zaman
saçlarım çürüyüp dökülecek.
Zeliha: - Gözlerin ne de güzel?
Yusuf: - Gözlerimle Rabb'ime bakarım.
Zeliha: - Yusuf! Gözlerini kaldır da yüzüme bir
bak!
Yusuf: - Ahirette gözlerimin kör olmasından korkarım.
Zeliha: -Yusuf! Ben sana yaklaştıkça sen uzaklaşıyorsun!
Yusuf: - Ben Rabb'ime yaklaşmak isityorum.
Zeliha: -Yusuf! Gel de yorganımın altına gir!
Yusuf: - Yorgan beni Rabb'imden gizleyemez.
Zeliha: - Yusuf! Gel de elini göğsüme koy!
Yusuf: - Başkasının toprağını işlersem vücudumun yanmasına
sabredemem.
Zeliha: - Bahçe su istiyor. Onu sula!
Yusuf: - Bahçenin sahibi var. Sulama onun hakkıdır.
Zeliha: -Ateş alevlendi. Onu söndür!
Yusuf: - Korkarım, ateş beni yakar.
Zeliha: - Yusuf! Seni cellatlara teslim ederim!
Yusuf: - Kardeşlerim de öyle yaptı.
Yusuf'un bu hikmet dolu ve ibretâmiz cevapları kadına tesir etmez, onu
arzusundan vazgeçirmez, fikrinde ısrar eder ve nihayet fikrini açıklar;
Yusuf'a hitaben:
- Haydi, gelsene! Daha ne duruyorsun? Her şeyim sana teslim; koş gel de
kendini eğlendir, zevk al...
Kadının maksadını anlayan Yusuf:
- Senin bu teklifinden Allah'a sığınırım. Öyle ahlaka sığmayan, terbiye
ve nezakete uymayan fiil ve hareketlerden koruması için
Rabb'ıma yalvarırım. Ve ben, nasıl olur da böyle bir harekette
bulunabilirim? Beni satın alan kocan, benim efendimdir. Bana iyilik
etmiştir, bana güzel bir mevki vermiştir. Artık, ben onun namusuna nasıl
ihanet edebilirim? Bunu yapmak bir zulümdür. Zalimler ise
iflah olamazlar...
Bu arada Zeliha, kalktı ve orada bulunan, putun üzerini bir örtü ile
örttü. Sebebini soran Yusuf'a şöyle dedi:
- Biz burada uygunsuz bir harekette bulunacağız, putumdan utanıyorum. Hiç
olmazsa o, bizim bu halimizi görmesin...
Buna karşı Yusuf şöyle konuştu:
,,Hanım! Sen görmez, işitmez ve anlamaz olan putundan utanıyorsun, haya
ediyorsun da ben; her şeyi gören, her şeyi bilen ve kendisine gizli kapaklı
hiçbir şey bulunmayan Rabb'ımdan utanmam mı? O'ndan haya etmem mi?"
Fakat, bütün bunlar, Yusuf'un bu nasihatvâri sözleri Zeliha'ya asla
kâretmiyordu. Aşkı galip gelmiş, nefsanî duyguları kabarmıştı. Ne pahasına
olursa olsun muradına ermek istiyordu. Artık, daha vakit geçirmeden Yusuf'a
doğru yaklaşıyordu...
İşin ciddileştiğini gören, kaçmadan başka çare olmadığını anlayan Yusuf,
kapıya doğru kaçıverdi. Arkasından kadın koştu. Durdurmak için arkadan
Yusuf'un gömleğine sarıldı ise de gömlek arkadan yırtılıverdi. Ve nihayet
kapı önünde evin sahibi Aziz'i gördüler. Zeliha kocasını görünce; kendi
kötülüğünü ört-bas etmek için kabahati Yusuf'a isnat etmek istedi ve şöyle
dedi:
İşte bak; gözünle gör: Senin ailene kötülük dileyene, hiyanet edip
namusuna tecavüze yeltenene... Bunun cezası nedir? Cezası, zindana atmak
veya şiddetle dövmektir. Artık buna böyle bir ceza vermek lazımdır!..
Bu arada bir noktaya işaret edelim: Kadın ne yapıyor? Yusuf'a verilecek
cezayı bir taraftan soruyor, bir taraftan da cezasının şeklini kendisi
söylüyor ve yol gösteriyor. Çünkü Zeliha Hatun, Yusuf'u çok seviyordu. Onun
ayağına diken bile batmasına razı değidi. Gel gelelim: Kocasından da
korkuyordu. Kabahati Yusuf'a yükledi. Fakat kocasının Yusuf'u öldürmesinden
de korkuyordu. İşte bunun için hapse atılmasına veya dövülmesine razı oldu.
Bu sebeple kocasına o şekilde konuştu.
Zeliha, kocasını görünce, kabahati Yusufa yükleyip altından çıkmak
istemesine karşılık, Yusuf da, hemen kendini haklı olarak, müdafaa etti ve
şöyle dedi:
,,Hayır, hayır! Ben asla tecavüz etmek istemedim. O benden böyle bir
harekette bulunmamı istedi. Ben ise bundan kaçındım ve kaçtım. Böyle bir
günahı işlemek istemedim..."
Böylece iki taraf birbirini suçlaya dursun, kadının yakınlarından biri,
,,Durun, durun! Ben şimdi kimin kabahatli olduğunu anlarım!" dedi ve şöyle
ilave etti: ,,Eğer, Yusufun gömleği ön taraftan yırtılmış ise, kadın doğru
söylüyor, Yusuf yalancıdır. Şayet gömlek arkadan yırtılmış ise, kadın yalan
söylüyor, Yusuf doğrudur!.."
Zeliha'nın kocası, Yusufun gömleğini yokladı, gömleğin arkadan yırtılmış
olduğunu gördü. Bunun üzerine Yusufun doğruluğuna, karısının yalan
söylediğine kanaat getirdi ve hanımına dönerek, ,,Bu masum gence bir kötülük
kastedilmiştir. Bu, sizin işinizdir. Sizin hile ve şerrinizden bu beridir.
Kadın değil misiniz! Hileniz pek büyüktür!.." dedi ve Yusufa dönerek:
,,Sen de bundan, bu hadiseyi ona buna söylemekten, bunu nâs arasında
yaymaktan kaçın; bunu sakın kimseye söyleme! Senin doğruluğun anlaşılmıştır!.."
dedi ve tekrar karısına dönerek:
,,Ey kadın! Sen de tevbe ve istiğfar
et! Yusuf'a yalan yere iftira
ettin. Kabahatin büyüktür. Hak Teala'dan
af dile! Muhakkak ki günaha
girenlerden oldun..." diyerek ona nasihatta bulundu.
Bir şey, iki dudak arasından çıktı mı veya en azından
iki adamdan bir üçüncüye geçti mi artık onun yayılmamasına imkân yoktur.
Fısıltı halinde kulaktan kulağa duyulur ve yayılır.
Yusuf-Zeliha hadisesi de öyle oldu. Her ne
kadar bu hadise gizli tutulmak istendi ise de,
aynı zamanda Yusuf da kimseye bunu
söylemedi ise de bu haber kulaktan kulağa yayıldı.
Mahallenin kadınları Zeliha'yı kınamaya ve bunun dedikodusunu yapmaya
başladılar. Nasıl olur, dediler: ,,Zeliha,
bir devlet adamının karısı olsun da kölesine tenezzül etsin, ona âşık olsun!
Bu hiç olur mu?!. Görülmemiş şey!
Bir türlü ona bu hareketi yakıştıramadık. Yoksa
bu kadın şaşırmış mı?!." gibi laflar edip
duruyorlardı.
Zeliha, kadınların kendi hakkındaki dedikodularını
işitti. Kendisini mazur göstermek istedi ve bunun için bir
plan hazırladı. Planı şöyle hazırlamıştı: Mahallenin kadınlarına davetçi
gönderir, evini donatır, oturacakları koltukları yerleştirir. Çeşitli
yemeklerle, renga-renk meyvelerle sofrayı süsler, misafir kadınları sofranın
başına oturtur ve her birinin eline bir bıçak verir.
Sayıları otuz beş kadar olan misafir kadınlar, yemek yemeye, meyvelerini
bıçaklarıyla doğramaya başladıkları bir sırada Yusuf'u çağırır ve kadınların
karşısına diker. Misafir kadınlar Yusuf'u görünce onun güzelliğine hayran
olarak yürekleri ,,cız" eder, kendilerinden geçerler, gözleri Yusuf'un
yüzünde kalır, ne yaptıklarını unuturlar, ellerindeki bıçaklarla meyve
yerine ellerini, parmaklarını keserler.
Fakat ne ellerinin acısını duyarlar ne de oraların kana boyandığını fark
ederler ve şöyle derler: ,,Bu, bir insan değil, bu, bir melektir, hem de
meleklerin güzeli!"
Zeliha, işte tam bu sırada kadınlara yüklenir; kendisini kınayan ve
dedikodusunu yapan bu kadınlara sitem ederek der ki: ,,Hakkımda
dedikodusunu yaptığınız ve, kendisine âşık olduğumdan dolayı, beni
ayıpladığınız işte bu delikanlıdır, bu gençtir. Bunun bu güzelliğini
vaktiyle görmüş olsaydınız, elbette bana hak verecektiniz. Siz, daha bir
defa görmeğe tahammül edemediniz, kendinizden geçtiniz, bıçaklarla
ellerinizi doğradınız da haberiniz olmadı, acısını bile duymadınız. Yemin
ederim ki, ben ondan muradımı istedim ama o kaçtı, günaha girmek istemedi,
isteğimi yerine getirmezse elbette zindana atılacaktır..."
Bu manzara karşısında misafir kadınlar, Zeliha'yı mazur gördüler, ona hak
verdiler. Yusuf'a da, Zeliha'nın teklifini kabul etmesini, tavsiye
ettiler...
Yusuf, hiç böyle bir şeyi kabul eder mi? O, bir peygamber adayıdır;
ileride peygamber olacaktır, insanlara insanlığı öğretecek,
onlara yol gösterecektir. Haysiyet ve şerefin, ırz ve namusun korunmasını
tavsiye edecektir. İleride vazifesi böyle olan bir zat, nasıl da bir kadının
namusuna dokunur, evinde beslendiği, himayesinde büyüdüğü kimsenin ailesine
ihanet eder, onun şerefiyle oynar...
Evet, insan şerefiyle yaşar, namusuyla yaşar. Namus elden giderse, şerefi
ayaklar altına alınırsa, artık onun için yerin altı üstünden hayırlıdır. Can
feda edilir, mal feda edilir. Fakat namus asla feda edilmez. Namusu koruma
yolunda ölenler, hem dillere destan olurlar hem de şehit olurlar. İşte bu
sebepledir ki, Hz. Yusuf son derece titiz davranmış; gerek kendi namusuna
gerekse ailenin namusuna toz kondurmak istememiş ve bunun için elinden gelen
her şeyi yapmıştır. Misafir kadınların da tavsiyelerini dinlememiş, Allah'a
sığınarak şöyle dua etmişti: ,,Rabb'im! Benim için, beni davet ettikleri
şeyden zindana girmem daha sevimlidir. Zindana gitmeğe razıyım, fakat
bunların teklifini kabule razı değilim. Rabb'im! Sana sığınırım. Eğer benden
bu kadınların hilelerini bertaraf edip beni korumazsan, onlara meyleder,
arzularını yerine getirmiş olurum da cahillerden olmuş olurum. Irz ve namusa
tecavüz etmenin fenalığını ve sebep olacağı korkunç azabı bilmeyen
beyinsizlerden olurum!.."
Ciddi ve samimi bir sekide yapılan böyle duaları Allah kabul etmez mi?
Elbett eder; kendisine sığınanları elbette korur ve korumuştur. Yusuf'un da
duasını kabul etmiş ve korumuştur.
Yusuf zindana atılmış, senelerce zindanda kalmış, nice sıkıntılar
çekmiştir. Fakat, Rabb'isinin yardımıyla namusa tecavüz etmemiş, kendi
namusuna da toz kondurmamıştır. Zaman gelmiş, zindandan çıkarılmış,
kendisine devlet idaresinde mühim mevki verilmiş, maliye bakanı olmuştur.
Zeliha'nın kocası bu sıralarda öldüğünden Zeliha da Hz. Yusuf'a hanım olma
şerefine ermiştir.
Bu kıssanın sonunda bir noktaya işaret edelim: Normal zamanlarda, hele
fırsat düşmediği zamanlarda herkes namusunu koruyabilir. Fakat bu, o kadar
mühim değil. Esas mühim olan fırsat düşer, imkân hasıl olur, karşı taraf
razı olur, hatta ısrar eder. Artık ortada hiçbir engel kalmaz. İşte böyle
bir sırada kendine hakim olabiliyor mu? Namusunu koruyup Yusuf gibi
olabiliyor mu? Bütün marifet burada! Sağlam iman burada kendini gösterecek,
gerçekten Allah'tan korktuğunu burada isbat edecektir ve nihayet imtihanı
burada kazanacaktır.
Kendisine böyle bir fırsat düşüp de Allah'tan korkanlar, böyle bir
imtihanda başarı kazanıp namusunu koruyanlar var ya, Cenab-ı Hakk, dünyada
bunların üzerine, kapılar kilitlenmiş olsa dahi, onları açarak çıkış
yollarını gösterir; ahirette ise kendilerine bir değil, iki cennet lütfeder.
Kur'an-ı Kerim bu gerçekleri şöyle anlatır: ,,Kim, Allah'tan korkup
(günahtan) korunursa, Allah ona bir çıkış yolu yaratır ve onu, hatıra
gelmeyen yerden, rızıklandırır ve Allah'a güvenene Allah yeter!.." 
,,Rabb'isinin makamından (huzurundan) korkup (da bilhassa
fırsat düşmüşken günah işlemeyen) kimseye iki cennet vardır!" 
5-Belkis Hanım:
Kur'an-ı Kerim'de kendilerinden bahsedilen kadınlardan biri de Belkis
Hanım'dır. Belkis Hanım Hz. Süleyman zamanında yaşamıştır. Belkis Hanım, bu
devirde Yemen devletinin padişahlığını yapmakta idi. Kendisi ateşperest idi,
yani ateşe tapanlardandı.
Kur'an'da kendisinden söz edilişi, Süleyman Aleyhisselam'la ilgilidir.
Aralarındaki macera şöyle başlamıştır:
Davut Peygamber vefat edince, yerine oğlu Süleyman Peygamber geçer.
Peygamberlikle hükümdarlığı bir arada birleştiren Hazreti Süleyman, Beyt-i
Mukaddes'i yaptırır. Sonra Kudüs'e bir hükümet sarayı inşa ettirir. Doğu ve
batıdaki bir çok hükümdarlar ona hürmet ve itaat ederler. Süleyman
Peygamber, bir ara Mekke'ye de gitmişti. Oradan Yemen'e gitmek istiyordu.
Beraberinde insanlardan, hayvanlardan, kuşlardan ve cinlerden meydana gelen
bir ordu bulunuyordu. Bu arada Hüdhüd kuşunun yeri ve vazifesi mühimdi.
Yerlerin altındaki suları görür, orduya kılavuzluk yapardı.
Birgün, yolculuk esnasında susuz bir yere gelinmiş, suya ihtiyaç
hissedilmişti. Hüdhüd aranır fakat yerinde bulunmaz. Süleyman Aleyhisselam,
Hüdhüd'ün izinsiz olarak ordudan ayrıldığını anlayınca, ,,O, cezayı hak
etti. Ona şiddetli bir ceza vereceğim veya onu keseceğim..." dedi ve ilave
etti: ,,Meğer ki meşru bir mazaretle
gelsin, kendisini haklı çıkaracak bir delil göstersin. O
zaman cezadan kurtulur..."
Derken Hüdhüd geldi. Hz. Süleyman'ın huzuruna, tam bir saygı ile girdi ve
kendini mazur göstermek için hemen söze başladı, kendisinin mühim ve faydalı
bir haber getirdiğini söyledi ve şöyle dedi: ,,Ey hükümdar! Sizin vakıf
olmadığınız ve her tarafiyle bilemediğiniz bir memleketin, her tarafını
gezdim ve gördüm, her vaziyetinden haberdar oldum. Ve sana mühim bir
hizmette bulunmak istedim. İşte, sana Sebe devletinden mühim bir haber
getirdim."
Anlatıldığına göre, Hz. Süleyman'ın yemek ve namazla
meşgul olduğu bir sırada Hüdhüd uçup havaya yükselmiş, dünyanın birçok
tarafını gözden geçirmiş, bu arada Sebe şehrini, Belkis adındaki kadın
hükümdarın saray ve saltanatını görmüş, onun büyük bir debdebe ve ihtişama
sahip olduğunu bilmişti.
Hüdhüd, gördüklerini şöyle anlattı: ,,Ben, Sebe milleti
arasında bir kadın gördüm, milletine hükümdarlık yapıyor, onların başkanı
bulunuyor. Ve bu kadın o kadar zengin ki, ona her şey verilmiş, büyük bir
tahtı da var. Bu taht, altun ve gümüşle işlenmiş, çeşitli mücevherat ile
süslenmiştir. Kendisinin de milletinin de Allah'ı bırakıp güneşe secde
ettiklerini gördüm. Şeytan, bunların bu çirkin hareketlerini güzel
göstererek, onları doğru yoldan saptırmıştır. Onları öyle yapmış ki, artık
hidayet yolunu bulamaz, göklerde ve yerlerde gizli kalanları ortaya çıkaran
Allah'a secde edemez olmuşlar."
Hüdhüd'ün bu ifadesi üzerine Hz. Süleyman ne yapıyor?
Hüdhüd'e bir mektup verip Sebe hükümdarına gönderecek ve bu suretle, hem
Hüdhüd'ün getirdiği haberin doğru olup olmadığını meydana çıkaracak hem de
hükümdarı ve onun adamlarını dine davet edecektir. İşte bunun için Hz.
Süleyman Hüdhüd'e:
- Şimdi seni tecrübe etmiş olacağız; doğru mu söylüyorsun,
yoksa yalancılardan biri misin? Şu mektubu al, daha durma, koş. Mektubu
götürüp Sebe hükümdarına bırak! Sonra onlardan gizlen, gizlice onlara bak;
mektubu okuyunca ne yapacaklar, aralarında ne konuşacaklar ve ne gibi karara
varacaklar?..
Hüdhüd, mektubu alır, yıldırım hızıyla Sebe şehrine gider. Mektubu, Belkis'in eline geçebileceği
sarayın bir yerine bırakır. Mektubu alan kadın hükümdar, hemen onu okur ve
Hz. Süleyman'ın mühürünü görünce, onun büyük ve kuvvetli bir hükümdar
olduğunu anlayarak titremeye başlar. Yanındakilere hitaben:
- Muhterem arkadaşlarım! Bana çok şerefli bir mektup geldi. Bu mektubu,
şan ve saltanatı pek büyük bir hükümdar göndermiş.
Evet bu mektup Süleyman tarafından yazılmış, Rahman ve Rahîm olan Allah
adıyla başlamıştır. Bu zat, mektubunda bize şunları yazıyor:
,,Bana karşı kibirlenmeyin, böbürlenerek teklifimi reddetmeyin; bilakis
teklifimi kabul ederek müslüman olun ve islam'ın şerefiyle şereflenerek bana
gelin!.."
Kadın hükümdar bundan sonra ne yapıyor? Meselenin müzakeresini yapıyor,
adamlarının fikirlerini soruyor ve diyor ki:
- Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkında bana fetva veriniz, fikir
veriniz, yol gösteriniz! Mesele çok mühimdir; sizlere danışmadan bir karar vermek istemedim. Fikirlerinizi lütfen söyleyiniz; karşı mı
koyalım, yoksa teklifi kabul mü edelim?
Hükümet erkânı ve memleketin ileri gelenleri
fikirlerini açıkladılar ve:
- Biz güçlüyüz, kuvvetliyiz. Ordumuz, silahımız vardır; karşı
koyabiliriz. Savaşmak için cesaretimiz, maharetimiz vardır.
Yine de sen bilirsin, emir
senindir. Nasıl emredersen biz senin emrindeyiz... dediler.
Kadın hükümdar, savaşın ne demek olduğunu, nice insanların ölümüne, nice
ailelerin yıkılmasına, nice şehirlerin harabeye yüz tutmasına sebep
olacağını oradakilere anlatmak üzere:
- Şüphe yok ki, hükümdarlar, savaş yoluyla bir şehre girdikleri vakit, o
şehri perişan ederler. Bilhassa şehrin ileri gelen sakinlerini öldürür veya
esir ederler. Alelade hükümdarların yaptıkları budur. Bir de onun
emrindedir. Bunlarda o hükümdarın ordusunda vazife almışlardır. Bu hükümdar
ne yapamaz ki?!. Her şey yapabilir! Buna karşı
çıkmak akıl kârı değildir, bizi perişan eder. Yıkılır, yok olur gideriz. Bu
noktayı da çok iyi düşünmemiz lazımdır, dedi ve ilave etti:
- Şimdi ben, onlara büyük bir hediye ile bir heyet göndereceğim. Bakalım
ne yapacaklar, nasıl karşılayacaklar, nasıl bir tavır takınacaklar?
Hediyeleri kabul mü edecekler, yoksa geri mi çevirecekler? Ona bakacağız,
ona göre tedbirimizi alacağız...
Rivayete göre kadın hükümdar, hediye olarak bir çok
köleler, cariyeler, altun ve gümüş, kıymetli kumaşlar göndermiştir.
Bunları göndermekten maksadı şu idi: Mektubu gönderen
hükümdar, peygamber mi, değil mi? işte bunu anlamak! Peygamber ise
hediyeleri kabul etmez, peygamber değil ise kabul eder. Bunu anlamak
istiyordu. Bundan sonra kesin kararını verecekti.
Hediyeler gelince Süleyman Aleyhisselam, onlara hiç
iltifat etmemiş, dönüp bakmamış ve şöyle demişti:
- Bana bir mal ile mi imdat ediyorsunuz? Böyle adi şeylere
benim ihtiyacım yoktur. Allah'ın bana verdiği mülk ve saltanat, makam ve
peygamberlik, size verdiğinden çok çok üstündür. Belki sizler böyle şeylere
sevinirsiniz. Dünya varlığından başka bir şey düşünmediğiniz için, mallarınızın artmasından hoşlanırsınız.
Bir peygamberin ise böyle şeylere ihtiyacı yoktur. Allah ona din vermiş,
diyanet vermiş, peygamberlik gibi kudsî bir şerefle
şereflendirmiştir. Hediyeleriniz size olsun!..
Sonra, gelen heyetin başkanına dönerek:
- Haydi, sen geri dön! Gönderdikleri hediyelerini kabul
etmediğimi onlara anlat! Allah'a yemin ederim ki; büyük bir ordu ile
üzerlerine yürüyeceğim. Bu ordunun karşısında onlar tutunamıyacaklar, güç
yetiremiyeceklerdir. Onların altlarını üstlerine getiririz, taç ve
tahtlarını başlarına yıkarız. Kendilerini esir eder, vatanlarından
çıkarırız, perişan olurlar!..
Hediyeleri getirenler gerisin geriye dönerler.
Hediyelerinin kabul edilmediğini, Hz. Süleyman'ın nasıl bir haber
gönderdiğini kadın hükümdara bir bir anlatırlar. Kadın hükümdar, bunlardan
Süleyman Aleyhisselam'ın sadece bir hükümdar olmayıp aynı zamanda peygamber
olduğunu anlamış, ona teslim olmaktan başka çare olmadığı kanaatine varmış
ve birçok kimselerle birlikte Hz. Süleyman'ı ziyaret etmek üzere derhal yola
çıkmıştır.
Belkis ve etrafı, yolda geledursun; biz Süleyman
Aleyhisselam'ı dinleyelim: Hz. Süleyman, kadın hükümdarın, teslim olmak
üzere, bir heyetle birlikte gelmekte olduğu haberini almıştı. Şimdi onlara
bir mucize göstermek ister. Belkis hanım, daha Kudüs'e varmadan tahtının
Kudüs'e gelmesini emreder. Yanındakilere şöyle teklif eder: içinizden
hanginiz, Sebeli'ler, müslürnan olarak gelmeden önce, kadın hükümdarın
tahtını buraya getirecektir? Bu teklife ilk önce, cin taifesinden İfrit
cevap verir ve der ki:
,,Daha sen, makamından ayrılmadan, yani mesai bitmeden önce, o tahtı
sana, ben getireceğim. Bu vazifeyi bana havale et. Bunu ben hakikaten
yapabilirim. Gücüm buna kâfidir. Bundan emin olunuz!"
Süleyman Aleyhisselam, tahtın, daha az zamanda gelmesini arzu buyurduğu
için, oradakilerden derin ilim ve irfan sahibi bir zat dedi ki (Rivayete
göre bu zat, Hz. Süleyman'ın veziri Asif b. Berhiya):
,,Ben, o kadın hükümdarın tahtını, sen, gözünü baktığın şeyden daha
çevirmeden buraya getiririm!" derken taht geliverdi. Bunu gören Süleyman
Aleyhisselam:
,,Bu, benim Rabb'ımın fazlıdır, bana verdiği bir nimettir. Bununla beni
imtihan ediyor; şükür mü edeceğim, yoksa nankör mü olacağım. Nimete şükreden
kendi için şükretmiştir ve kendi menfaatine olmuştur. Şayet nankör olursa
zararı kendine aittir. Onun şükretmesine Rabb'ımın ihtiyacı yoktur!" dedi.
Taht, bir mucize olarak geliverince, Süleyman Aleyhisselam hizmetçilerine
şöyle dedi: ,,Şehrimize gelen Belkis Hanım'a karşı tahtını biraz değiştirin,
bazı yerlerine değişik şekiller verin. Bakalım onu tanıyabilecek mi, yoksa
tanıyamayacak mı? Ne dersiniz?"
Kadının cevabı şu oldu:
,,Bu sanki o! Aralarında birfark görmüyorum." İlave ederek: ,,Evet, ne
demek istediğinizi anlıyorum. Bunu bana bir mucize olarak gösteriyorsunuz.
Doğrudur; ben buna inanıyorum. Esasen, daha önce de, bu hususta malumat
edinmiştik; bizim, sizin bir Peygamber olduğunuza ve Allah'ın kudretiyle
nice mucizeler gösterdiğinize dair bilgimiz vardır. Hüdhüd'ün mektubu
getirmesi, hatta Hüdhüd'le konuşmanız, cinlere, kuşlara hükmetmeniz ve
onları emrinizde çalıştırmanız, evet işte bütün bunlar birer mucize! Biz
bunları gördük ve öğrendik. Artık biz de, sizin bir Peygamber olduğunuza,
Allah tarafından gönderilmiş bulunduğunuza inandık, iman getirdik ve nihayet
artık biz, islamiyet'i kabul edip müslüman olduk..."
Bundan sonra misafir kadın, saraya davet edildi, içeri girmesi için
,,Buyurun!" dendi. Hanım, sarayı görünce onu derin bir su zannetti de
baldırlarını açıverdi. Halbuki o sarayın güzergâhı beyaz, şeffaf billurdan
bir tabaka ile döşenmiş olup altından su akıyordu. Altında su bulunan o ince
cam tabaka, adeta deniz manzarasını andırıyordu. İşte böyle bir binanın
önüne gelip onu görünce, onu muazzam bir su sandı, oradan geçmek için
bacaklarını açıverdi. Bunu gören Hz. Süleyman, Hanım'a seslendi ve, ,,Senin
su sandığın gerçekten su değildir; camlardan döşenmiş, düz ve açık bir
yerdir. Binaenaleyh, Öyle açılmaya lüzum yoktur!" dedi.
Belkis Hanım, çok zeki ve çok akıllı bir kadındı. Sözünü, sohbetini
bilir, oturmasını, kalkmasını yerli yerinde yapardı. Onun küfür içinde
kalışı, güneşe tapması, kâfir bir milletin, cahil bir muhitin içinde
yetişmiş olmasındandır. Kendisine dinî yönden, gerçekleri gösteren
olmamıştır. Fakat, gerçekleri görünce küfürde, hatada ısrar etmedi; derhal
müslüman oldu ve Cenab-ı Hakk'a şöyle dua etti:
,,Ya Rabb'i! Ben senden başkasına ibadet etmekle kendime zulmetmiştim.
Şimdi anladım, aklım başıma geldi. Şimdi gerçekler gözümün önünde parlıyor.
Hz. Süleyman'a inandım; o, senin tarafından gönderilen bir peygamberdir.
Buna kanaat getirdim ve onunla birlikte müslüman oldum!.."

Hz.Meryem
Hz. Meryem İmran'ın kızı ve Hz. İsa'nın anneleridir. Meryem'in hal ve
hareketi, oğlu Hz. İsa ile olan ilgisi çok yanlış yorumlara sebebiyet
vermiş, hakkında çok aşırı ve birbirine taban tabana zıt fikirler ileri
sürülmüş, yanlış konuşmalar yapılmıştır. Bir kısım insanlar (hıristiyanlar)
Meryem'i haddinden fazla büyütmüşler, kendisine (Ana Allah), oğluna da (Oğul
Allah) diyecek kadar ileri gitmişlerdi. Bir kısım insanlar (yahudiler) de
Hz. Meryem'i küçültmüşler; ona fahişe, oğluna da veled-i zina diyecek kadar
iftira yapmışlardır. Bereket versin; Kur'an-ı Kerim geliyor, Meryem valideye
de, onun oğlu İsa'ya da lâyık oldukları ve üzerinde bulundukları makam ve
mevkileri beyan ediyor, gerçek hüviyetlerini anlatıyor, onları, hiç de
yakışık almayan sözlere konu olmaktan kurtarıyor.
Kur'an-ı Kerim'in bir çok yerinde kendisinden söz edilen Meryem Hatun'un
hayat hikâyesi şöyle başlar:
İmran'ın karısı Hanne, ihtiyarlamıstı, Bir gün bir ağacın gölgesinde
otururken, bir kuşun yavrularına bir şeyler yedirdiğini ve onlara kanat
gerdiğini görmüş, analık şefkatinin ne kadar büyük olduğunun kanaatine
varmış, kendisinde de anne olmak hevesi uyanmıştı. Ve şöyle dua etmişti:
,,Ya Rabb'i! Şayet bana bir çocuk ihsan edersen, nezrim olsun; onu
Mukaddes Beyt'e hizmetçi vereceğim, senin mabedine teslim edip dünyadan ve
dünya işlerinden alâkasını keseceğim. O yalnız sana kul olacak ve içinde,
yalnız sana ibadet yapılan, mescide hizmet edecektir. Duamı kabul buyur,
dileğimi yerine getir! Çünkü Sen duaları işiten, niyyetleri bilensin!"

Cenab-ı Hakk onun duasını kabul eder, ihtiyar yaşta ona bir çocuk verir.
Ancak, o, erkek bir çocuk beklerken kız doğar, Rabb'isi ona kız evladı
verir. Karnındaki çocuğun kız olarak dünyaya geldiğini görünce der ki:
,,Ya Rabb'i! Ben bunu kız doğurdum. Kız ise hizmetçi olarak mescide
verilmez; (Oğlan olması lazımdı? Ben nezrimi ne yapacağım, adağımı nasıl
yerine getireceğim?) Ya Rabb'i! Ben ona Meryem adını verdim. Onu da
neslini de sana havale eder, şeytanın şerrinden onları korumanı sana arz
ederim." 
Evet, Meryem'in validesi böyle demişti. Çünkü kadınların, mescid ve
camilerin hizmetinde bulunmaları, bir kaç yönden sakıncalı idi. Bir kerre
kadınlar, zaman zaman adet görürler, yıkanmadan camiye giremezler. Cami
hademesi, her vakit erkeklerle haşir neşir olacaktır, onlara karışacaktır.
Bu hal ise kadınlar için yakışık almaz. Keza kadınlar; zeka ve tedbirde
erkekler kadar değildir...
Meryem, bir gül gibi hızla gelişiyordu. Meryem'in babası vefat ettiğinde
onun görülüp gözetilmesini, terbiye edilip büyütülmesini teyzesinin kocası
Zekeriya Peygamber üzerine almıştı.
Rivayete göre, Hanne, Meryem'i doğurduktan sonra, onu bir beze sararak
Mescid-i Aksa'ya götürür, Mescid-i Aksa'da din âlimlerinin yanına bırakır
ve, ,,Bu, bir adaktır, bunu kabul ediniz!.." der.
Meryem'in babası İmran, muhterem bir insan olduğundan
Mescid-i Aksa'daki din âlimlerinden her biri onun kerimesine bakmayı bir
şeref telakki edip Meryem'i kendi evine götürüp bakmak istemişti. Fakat
aralarında anlaşamadılar. Nihayet kura çekmeye karar verdiler. ,,Kura kime
isabet ederse, bu kız çocuğuna, o bakacak" dediler.
Bunun için Ürdün ırmağının kenarına gittiler, kalemleri
suya attılar. Hangisinin kalemi suyun yüzüne çıkıp durursa, işte o, Meryem'i
evine götürüp besleyecekti. Bunların içinden yalnız Zekeriya Peygamberin
kalemi su yüzüne çıkar ve durur. Diğerlerinin kalemlerini su alıp götürür.
Artık buna kimse bir şey diyemez olur. Meryem de teyzesinin kocası Zekeriya
Aleyhisselam'ın evine götürülür.
Meryem, büyüyüp artık genç bir kız haline gelince,
Zekeriya Aleyhisselam, Mescid-i Aksa'da merdivenle çıkılır yüksek bir çardak
yapar. Sonra Meryem'i buraya bırakır. Çardağın kapısını kilitler, anahtarı
cebine kor ve ekmeğini, suyunu yalnız kendi götürüp eliyle verir, bir
başkası onun yanına çıkamazdı.
Zekeriya Aleyhisselam, Meryem'in yanına her ne zaman
girerse, orada çeşit çeşit nimetler görürdü. Yaz mevsiminde kış meyveleri,
kış mevsiminde de yaz meyveleri görürdü. Bir gün Hz. Zekeriya, ona:
-Ey Meryem! Bunlar, bu nimetler sana nerden geliyor?
(Halbuki kapı kapalıdır, benden başkası buraya giremiyor. Bu nasıl oluyor?..)
diye sordu. Meryem:
-Bunlar bana Allah tarafından geliyor
(bunları bana
Rabb'im gönderiyor). Allah, dilediğini hesapsız olarak rızıklandırır diye
cevap verdi. 
Evet, hanım kardeşlerim!
Bu, bir
kerametti. Hz. Meryem keramet sahibi idi, Allah dostu olup rütbeli ve
ileriden birisi idi. Rabb'isi de ona o nimetleri cennetten gönderiyordu.
Allah, herşeye kadirdir; dilediği zaman dilediği kuluna keramet verir,
mucize gösterir, isterse hesapsız bir surette rızık verir. Ve buna bir şey
demeğe kimsenin hak ve selahiyeti yoktur. Hz. Meryem'e Cenab-ı Hakk, daha
nice ikramda bulunacak, kendisinde ve çevresinde birçok mucizevârî harikalar
gösterecektir.
Bir gün, melekler, ona şu müjdeyi getirdi:
,,Ya Meryem! Şüphesiz ki, sana Allah üstün değer verdi, seni
şereflendirdi, başkalarına nasib etmediği nimeti sana nasib etti. Şimdi sen,
ibadetine devam et, secdeye var, rükû edenlerle beraber rükû yap! Ey Meryem!
Rabb'in sana bir kelime ile müjde veriyor ki, onun adı Meryem oğlu Mesih
İsa'dır. O, dünyada da ahirette de büyük bir şeref sahibidir. (Allah
senin oğluna dünyada peygamberlik verecek, ona birçok mucizeler ihsan
edecektir. Ahirette ise peygamberler için hazırlanan makamlara yükselecek.) Allah katında mukarraplerden olacaktır. O, insanlara beşikte iken de
yetişkin iken de konuşacaktır. Ve nihayet o, doğru ve dürüst
insanlardandır..." 
Meleklerin bu
haber ve müjdelerine karşı Hz. Meryem şöyle dedi:
,,Rabb'im! Benim nasıl çocuğum olur, nasıl çocuk doğururum? Halbuki,
bana insan dokunmamıştır. (Bana meşru veya gayri meşru bir kimsenin eli
değmemiştir.)"
Melek, ona:
,,Ya Meryem! Böyle; Allah, öyle diyor ve öyle diliyor. Allah her
dilediğini yaratır. Hem o, bir şeyin olmasını diledi mi, ona sadece ,,0l"
der. O da derhal olur. Hem de senin oğluna kitap, hikmet öğretecek, Tevrat
ve İncil'i belletecektir. O'nu İsrailoğulları'na peygamber gönderecektir.
İsrailoğulları'na peygamber olarak gönderildiğinde onlara şöyle diyecektir:
,,Ben size Rabb'iniz tarafından şu mucizelerle geldim: Çamurdan kuş
şeklinde bir şey yapar, ona üfürürüm. O, Allah'ın izniyle bir kuş olur;
Anadan doğma körün gözünü açar, alaca hastalığa tutulanı iyi ederim. Ve yine
Allah'ın izniyle ölüleri diriltir, evlerinizde ne yediğinizi, ne
biriktirdiğinizi size haber veririm..."  |