İSLÂM’IN KARŞISINDA GARBIN TUTUMU

    Haçlı seferleri devam ediyor...

   Garb bizimle bütün ilişkilerini, haçlı seferlerindeki zihniyetini olduğu gibi muhafaza ederek sürdürüyor:

   1- Amerikan siyaseti bu esas üzerine bina edilmiştir.

   Amerika hâriciyesinde plânlama şubesi reisi, hâriciye bakan yardımcısı ve 1968 senesine kadar Başkan Johnson’un Orta Doğu ilişkileri müsteşarı olan E. Rusto diyor ki:

   “Bilmemiz gerekir ki, İslâm devletleriyle bizim aramızda mevcut olan ihtilâflar ne devlet ihtilâfı ne de millet ihtilâfidır. Bilâkis bu ihtilâflar İslâm Medeniyeti ile Hristiyan Medeniyeti arasındaki anlaşmazlıklardır. Orta çağdan beri İslâm ile Hristiyanlık arasındaki çarpışma şiddetli bir kin ve gayz ile dolu idi. O savaş aynı kin ve gayz ile, fakat başka sûret ve şekilde, başka usullerle devam ediyor. Birbuçuk asırdır İslâm, Garb sultasına boyun eğdi ve İslâm medeniyeti Hristiyan medeniyetine yenildi.

   Tarihin seyri gösteriyor ki Amerika felsefesiyle, inanışlarıyla, nizamıyla, her şeyiyle batı dünyasının bir parçasıdır. Bu özellikler Amerika’nın İslâm Âlemine düşman olarak kalmasını gerektirmektedir. Zira felsefesiyle ve İslâm’a karşı olan akîdesiyle Amerika, İslâm Âlemi karşısında ona düşmanlıktan başka tutum içine giremez. İslâm’a karşı Garbın ve Siyonist devletin yanında yer alır. Eğer bunun aksini yaparsa dinini, felsefesini, kültürünü ve bütün müesseselerini inkâr etmiş olur.”

   Rusto, Orta Doğu’daki sömürgeciliğin asıl hedefinin İslâm medeniyetini yıkmak olduğunu söylüyor ki, İsrail Devlet’inin kurulması bu plânın bir parçasıdır. Bunların hepsi haçlı seferlerinin şekil değiştirmesinden başka bir şey değildir.

   2- Sekizinci haçlı seferlerine Allenby kumanda etti.

   Paterson Smith “Halkçı Mesihin Hayatı” isimli kitabında şunları yazıyor:

   “Haçlı seferleri tarih boyunca yenilgi ile sonuçlanmış, fakat her defasında bir öncekinden  daha kuvvetli ve daha tahripkâr bir şekilde zuhur etmiştir. İngiltere sekizinci haçlı hamlesinde başarıya ulaşmış, Allenby’nin birinci dünya savaşında Kudüs’e yaptığı sefer, son haçlı seferi olmuştur.

   Onun için İngiliz gazeteleri, Allenby’nin resmini neşrederek altına Kudüs’ü işgal ettiği gün söylediği meşhur sözünü yazdılar:

       “Haçlı seferleri bugün sona erdi.”

   Gazeteler, yayınladıkları bir başka haberde, bu görüş ve siyasetin Allenby’e has olmadığını, aksine İngiliz siyasetinin şaşmaz bir prensibi olduğunu bildirerek şunları yazdılar:

   “İngiliz hâriciye Bakanı Loid George, parlamentoda Allenby’yi tebrik ederek son haçlı seferindeki başarısını kutladı. Bu seferleri, sekizinci haçlı seferleri diye isimlendiren Loid George’un bizzat kendisiydi.”

   3- Fransızlar da haçlı zihniyetine sahiptir.

   General Gauraud, Şam yakınlarında Meysol’un ordusunu mağlup ettikten sonra hemen Emevi Camii yanındaki Selahaddin Eyyubi’nin kabrine geldi ve kabri tekmeleyerek:

   “İşte döndük ey Selahaddin” diye seslendi.

   Fransız’ların haçlı zihniyetinde olduğunun bir diğer delili de Fransız parlamenterlerinin hariciye vekilinden Marakeş’teki harbin durumunu sorduğunda verilen cevaptır:

   “Oradaki harb hilâl ile haç arasındaki harbdir.”

   4- 1967 yılında Kudüs düştükten sonra söyledikleri:

   Randolf Teşril diyor ki:

   “Kudüs’ün müslümanlardan alınması hristiyan ve yahudilerin müşterek arzu ve hayalleriydi. Kudüs alındığında hristiyanların sevinç ve sürûru yahudilerinkinden az değildi. Kudüs müslümanların elinden çıkmıştır artık. Yahudi havrası, ilerde yapılabilecek her hangi bir Müslüman – Yahudi anlaşmasında, “Kudüs kesinlikle ve ebediyen müslümanlara verilmeyecektir” kararını aldı.

   5- Siyonistler de aynı fikirde.

   1967 yılında İsrail askerleri Kudüs’e girdi ve ağlama duvarının önüne toplanarak Moşe Dayan’la birlikte şunları söylemeye başladılar:

   “Bu gün Hayber gününe karşı... Ah!.. Hayber acıları...”

   Sonra devam ettiler:    “ Koyun kaysıyı elma üstüne,  Geri döndü gitti Din-i Muhammed.”

   Devamla:  “Öldü Muhammed,  Bıraktı kadınları halef.”

   Bütün bunlar, şair Muhammed Fitori’yi Peygamberimiz (s.a.v.)’e hitâben, o şaheser kasideyi yazmaya dâvet etti:

   “Efendim,  Sana selâm ve salâtın efdali,  Zayı olmuş ümmet’den.

   Zulmet ve tahrip medeniyetinin,  harab ettiği ümmet’den.

   Efendim,  Denizin önümüze set çektiği günden beri,  Seninle aramıza giren sınırlardan bu yana,   Öldük... Ve  Üstümüzden geçti köpeği yahudinin.

   6- İsrail Garbın haçlı zihniyetini değerlendirdi.

   Yahudi dostları, 1967 harbinden önce Paris’te mitingler tertipledi. Ellerinde pankartlarla Paris’te dolaştılar. Jan Paul Sarte bu pankartlar altında yürüyüşe katıldı. Bu pankartlarda ve bütün İsrail’e yardım sandıklarında iki kelimeden müteşekkil bir cümle yazılıydı:

   “Müslümanlarla savaşın”

   Garbın haçlılık hisleri alevlendi. Fransızlar, İsrail için, sadece dört gün zarfında, yüz milyon frank topladılar. Aynı zamanda İsrail’in bastırdığı “Hilâlin hezimeti” yazılı kartlar milyonlarla satıldı; İslâm topraklarında haçlı savaşlarını sürdüren İsrail’i takviye için, islâm ile savaşmak, müslümanları yok etmek için.

   ÇETİN DUVAR

   Burada soralım.

   Garbın, İslâm Alemi’ne karşı beslediği haçlı zihniyetinin sebebi, müslümanların mâzide vuku bulan savaşlarda, garbın başkentlerini eline geçirmesi ve meydana gelen harbler midir? Yoksa Garbın İslâm Âlemi’ne karşı haçlı seferlerine teşvik eden başka âmiller mi vardır?

   Garb liderlerinin açıklamalarından anlaşılıyor ki İslâm’a karşı açılan bu savaşların     sebepleri başka başkadır.

1-     Sömürünün karşısında gördükleri yegâne engel İslâm’dır.

   Lawrence Brawne diyor ki: “Avrupa sömürüsünün karşısındaki yegâne engel İslâm’dır”.

   İngildere’nin eski başbakanı Glastone: “Kur’an müslümanların ellerinde bulunduğu müddetçe Avrupa doğuya ebediyen hâkim olamaz.”

   Fransa’nın Cezâyir’deki sömürüsünün yüzüncü yıldönümünde Fransız vali şunları söylüyor:

   “Bizim Cezâyirlileri Kur’an okudukları ve arapça konuştukları müddetçe yenmemiz mümkün değildir. Kur’an’ı aralarından kaldırmamız ve arapça dilini söküp atmamız gerekir.”

2-     Komünizmin yayılmasına engel olarak da İslâm’ı görüyorladı.

Kızıl Özbekistan’ın komünist gazetesinde, Özbekistanlı bir yazar, 22 Ocak 1952 tarihli  yazısında şunları söylüyordu:

   “İslâm’ı tamamen yok etmeden komünizmin yerleşmesi imkânsızdır.”

3-     Hristiyanlığın yayılmasına engel olarak yine İslâm’ı görüyorlar.

Misyonerlerden birinin sözü:

“İslâm’daki gizli kuvvet hristiyanlığın yayılmasına karşı engelleyici bir set olarak durmaktadır. O kuvvet tarih  boyunca hristiyanların sultası altında bulunan beldelere boyun eğdirmiştir.”

   Hristiyanlarca yayınlanan “İslâm Alemi” isimli mecmuada neşrettiği makalede Asheia Bowman Şunları yazıyor:

   “Bir hristiyan milletin İslâm’a girip de sonra tekrar hristiyanlığa dönmesi vuku’ bulmamıştır ve mümkün değildir.”

4-     İslâm’ı Siyonizm ve İsrâil’in istikrarı karşısındaki tek tehlike olarak görüyorlar.

İsrâil’in eski başbakanı Ben Goreon:

“Korktuğumuz şeylerin en tehlikelisi, İslâm Âlem’inde müslümanları Muhammed gibi idâre edecek birinin çıkmasıdır” diyor.

   1948 senesinde yahudilere esir düşen bir arap subayının anlattıklarını dinleyelim:

   “Müslüman esirler serbest bırakılmadan önce yahudi kumandanı bizi bürosuna davet ederek taltifde bulundu. Konuşmamız sırasında Mısırlı subay yahudi kumandanına şu soruyu yöneltti:

   - Sorabilir miyim? Surbahar köyüne neden hücum etmediniz? (Surbahar Kudüs yakınlarında bir köydür). Uzun müddet sustuktan sonra yahudi subayı cevap verdi:

   - Açıkça söyleyeyim, biz Surbahar köyüne hücum etmedik. Bunun sebebi o köyde mutaassıp gönüllü müslümanların bulunmasıydı.

   Mısırlı subay dehşetle hemen sordu:

- Bunda ne var? Siz, ondan daha büyük kuvvetlerin bulunduğu diğer mevkilere, daha  zor şartlar altında hücum ettiniz.

   İsrâil kumandanı cevâben:

-  Söylediğin doğru. Ancak biz bu mutaassıp gönüllü müslümanları nizamî askerlerden çok farklı gördük. Onlarca harp yukardan gelen emirlere uygun olarak yapılan bir vazife değil. Aksine şecâatle, delicesine bir yüreklilikle kendilerini verdikleri bir şeydir. Onlar, bu halleriyle, İsrail’i himaye etmek için, din uğrunda savaşan askerlerimize benziyorlar. Fakat bu mutaassıp müslümanlarla bizim askerlerimiz arasında büyük bir fark var. Bizim askerlerimiz, bir vatan tesis edip orada yaşamak için savaşıyorlar. Ama gönüllü müslümanlar ölmek için savaşıyorlar. Onlar, deliliğe yakın bir yüreklilikle ölmek istiyorlar ve şeytanlar gibi hücum ediyorlar. Binâenaleyh, onlara hücum etmek çok tehlikeli bir şeydir, vahşi hayvanlarla dolu bir ormana hücum etmeye benzer. Biz böyle korkunç bir mâcerâyı sevmeyiz. Sonra, onlara hücum etmek, diğer mıntıkaları da uyandırmak olacaktır. Onlardan gördüklerini yapacaklar, plânımızı altüst edecekler, onlar kazanacak ve onların gâyesi tahakkuk edecektir.

   Mısırlı subay İsrâil kumandanının bu cevabına şaşmakla beraber, müslüman gönüllülerden korkmalarının asıl sebebini merak ederek ona dedi ki:

   - Bana fikrini açıkça söyle, onların ölümü sevmelerinin ve herşeye meydan okuyacak derecede bir kuvvete sahip olmalarının asıl sebebi nedir? İsrâil kumandanı önce fütursuzca cevap verdi:

- İslâm dinidir subay hazretleri. Sonra duraklayarak cevabını gizlemeye çalıştı:

   -Onlara, hayatın gerçeklerini görmeleri için sana verilen fırsat verilmemiş. Din tüccarlarının sihir ve hurafeleriyle uğraşmaktan kurtarılmak için ders verilmemiş. Onlar hâlâ körükörüne, İslâm’ın ölümden sonrası için va’d ettiği cennete inanıyorlar, dedi ve devam etti:

   - Bu müslüman gönüllüler barışa giden yolda bir engeldirler. Onlar, sizinle bizim aramızda barışçı ilişkiler kurmak için sarf ettiğimiz bütün gayretlere karşı büyük bir tehlike teşkil ediyırlar. Sonra Mısır subayını o müslümanlara karşı tahrik için devamla:

   - Tasavvur edin efendim: Bunların tehdidi sâdece bize değildir. Onlar aynı zamanda sizin için de tehlike arz etmektedirler. Çünkü, onlar vatanınızdan, yâni Mısır’dan sökülüp atılma-dıkça sizin dâhili durumunuz da istikrar bulmaz. İlim, insan hakları, kamu oyu ve milletler konseyi arasında, cihad ve Allah (c.c.) yolunda şehid olmak gibi, yirminci asır medeniyetine taban tabana zıd bir mantıkla yükselen bu nidâlar kesilmedikçe sizin istikrarınız da ebediyen mümkün değildir. İsrâil kumandanı sözlerini şunları söyleyerek bitirdi:

   - Bak subay hazretleri! Seninle bu buluşmamızdan dolayı mes’udum. Seninle böyle açık olarak konuşmaktan dolayı mutluyum. Gönüllü müslümanların, cihad ve Allah (c.c.) yolunda şehâdet heveslerinin ortalığı karıştırmadığı, kardeşce bir havada, yardımlaşmak için tekrar buluşmayı temenni ederim.

    TEK   DÜŞMAN

    İslâm’ı sadece gâye ve emellerine engel teşkil eden bir set olarak görmüyorlar, aynı zamanda kendi vatanlarında bile kendi düzenleri için yegâne tehlikenin İslâm olduğuna kesinlikle inanıyorlar.

1-     Lawrence Brawne diyor ki:

   “Kumandanlarımız bizi, çeşitli milletlerle, Yahudi, Jabon ve Bolşevik tehlikeleriyle korkutuyorlardı. Amma biz gördüğümüz tecrübelerden sonra bu korkuların yersiz olduğunu anladık. Zira, belli oldu ki yahudiler bizim dostumuz, bolşevikler yardımcılarımızdır. Jabon’lardan gelecek tehditler ise onlara karşı koyacak ve mukavemet edecek büyük demokratik ülkelerin varlığı sebebi ile önemli değildir. Fakat bizim için esas tehlike İslâm’da, O,nun genişlemeye müsâit kudretinde ve O’nun müthiş canlılığında mevcuttur.”

   2- Gladstone’un sözünü burada tekrarlayalım:

   “Kur’an müslümanların ellerinde bulunduğu müddetçe Avrupa, doğuya ebediyen ne hükmedebilir ne de kendisini emniyette hissedebilir.”

   3- Müsteşrik Gardenir:

   “İslâm’daki gizli kuvvet... İşte Avrupa’yı korkutan odur.” Diyor.

4- Fransa’nın eski hariciye bakanı Hanoto şöyle diyor:

   “Yeryüzünde İslâm’ın ulaşamadığı bir yer yoktur. Bu din, insanların meylettiği ve istekle kucak açtığı diğer dinlerden çok farklı bir dindir.”

5-     Alper Machador diyor ki:

   “Garbın müslümanlardan korktuğu günlerin geri gelmeyeceğini beklenmedik bir anda dün-yaya tekrar meydan okumak için müslümanların ansızın ortaya çıkıvermeyeceklerini kim bilebilir?” ve devam ediyor:

   “Bu ihtimallere delâlet eden işaretler çoktur. Bu cereyanın önüne ne füzeler ne de atomlar gecebilecektir. Zira, Müslümanlar artık uyandı: İşte ben ölmedim, bundan böyle büyük başkentlerin ve onların istihbaratlarının elinde oyuncak olmayı kabul etmeyeceğim, diye bağırmaya başladı.”

6-     “İslâm Âlemi” isimli hristiyan mecmuada Asheia Bowman yazıyor:

   “Batı dünyasının İslâm’dan korkması gerekir. Bu korku için sebepler vardır. O sebeplerden biri, İslâm’ın Mekke’de zuhur edişinden bu yana müslümanların adet bakımından    zayıflamamış, aksine sayılarının devamlı artmış olması, diğeri ise bu dinin rükünlerinden birisinin cihad olmasıdır.”

7-     Salazar, bir basın toplantısında açıkça şunları söylüyordu:

   “Uygarlığımız için asıl tehlikeyi müslümanlar teşkil ediyor.”

  Gazetecilerden biri sordu:

   “Ama müslümanlar kendi aralarındaki ihtilâflar ve münâkaşalarla meşguller.”  Cevabı şu oldu: “O ihtilâfları bize çevirecek birisi çıkar diye korkuyorum.”

   8- 1952 senesinde Fransız hariciye bakanlığının bir sorumlusu şöyle diyordu:

   “Bana göre, komünizm Avrupa için tehlike değildir. Bizi doğrudan tehdid eden asıl tehlike İslâm’dır. Müslümanlar batıdan çok ayrı, tamamiyle kendine has ruhî mirasları vardır. Asil ve tarihî bir medeniyetten kaynaklanmaktadırlar. Onlar, Garb medeniyetine ihtiyaç duymaksızın ruhlarını ve kişiliklerini garb medeniyetinde eritmeksizin yeni bir âlemin temelini atabilirler.

   Ellerindeki zengin tabii kaynakları değerlendirecek verimli sınâî hamlelere girişebildikleri takdirde, büyük bir medeniyetin doğuşu gerçekleşir ve garb medeniyetini yeryüzünden silip, târihin çöp sepetine atarlar.                               

   Biz Fransız’lar Cezayir’de olan uzun hâkimiyetimiz süresince müslüman milletin İslâmî şahsiyetine galip gelmeye uğraştık. Ama bütün çabalarımızın neticesi tam bir sükûtu hayal idi.

   İslâm âlemi, kendisinin ne olduğunu henüz keşfedememiş, insanüstü güce sâhip, eli kolu bağlı bir deve benzer. O üzgündür, düşüşe ve gerilemeye razı değildir. Karkaşa ile tembelliğin karışımı bir hâlet-i ruhiye ile iyi bir geleceği ve tam bağımsızlığı arzulamaktadır.

   İslâm Âlemini’ne ihtiyacı olan her şeyi verelim. Kalkınmaması için, sanayiye gücü yetmeyeceği fikrini işleyelim ve sanayiye atılmamasını teşvik edelim. Eğer bu hedefimiz-de muvaffak olamazsak bu dev, cehalet bağlarını çözüp, hürriyete kavuşur. Acizlik düşüncesinden kurtulur. İşte o zaman, bizim için tehlike baş gösterir.

   İslâm Âlemi, gizlediği İslâmî enerjisiyle garbın işini bitirecek kara bir tehlikedir. Avrupa’nın dünyaya hakim olan teknik ve uygarlığı İslâm’ın karşısında eriyip tükenecektir.”

9-     “Çağdaş Arap Alemî” isimli kitabında Moro Birger şunları yazıyor:

   “Bizim araplardan korkumuz ve onlarla ilgilenmemizin sebebi, ellerindeki petrol değil, dinlerinden yâni İslâm’dan olan korkumuzdur. Binâenaleyh İslâm ile savaşmak gerekir. Çünkü arap, birlik ve kuvvetini izzet ve şerefini İslâm’dan alır. Afrika’da İslâm’ın kolaylıkla yayılması da ayrıca bizi korkutmaktadır.”

10-     Fransa hariciye bakanı Hanoto diyor ki:

   “ Müslümanları yenilgiye uğratmamıza ve susturmamıza rağmen, belâlarla yorduğumuz bu milletin silkinme tehlikesi hâlâ mevcuttur.”

   11- Cezâyir istiklale kavuştuktan sonra, müsteşriklerden biri Madrid’de “Cezâyir’de kalmaya niçin uğraştık?” konulu konferans verdi. Özeti:

   “Biz yarım milyon askeri, Cezâyir’in zeytini, çölü ve şarabı için oraya yığmadık. Biz Cezâyir’liler ve müslüman kardeşlerince Akdeniz’in ötesinden batıya yöneltilmesi muhtemel istila hareketinin karşısında, kendimizi bir sur olarak kabul ediyorduk. Biz Cezâyir’de müslü-manların Endülüs’ü tekrar geri almamaları, Fransa içlerine kadar tekrar gelip dayanmamaları, zayıf Avrupa’yı yağma etmemeleri, Emeviler’in hayali olan Akdeniz’i “Müslüman Gölü” haline gedirmemeleri için savaştık.”

   İSLÂM’I  YIKIN

   Öyleyse ne yapıyorlar?

   Önlerinde İslâm’ı yıkmaktan başka bir hal çâresi yok.

   1- İşte, Hristiyanlık ve yahudilik İslâmiyet’e karşı harb etmek için harekete geçti. İkisinin de emeli, müşterek düşmanları olan İslâm’ı yıkmak.

2-     Gardner’in sözü:

   “Haçlı seferleri Kudüs’ü kurtarmak için değil İslâm’ı yıkmak içindi.”

3-     Sömürü askerlerinin marşında deniyor ki:

   “Mel’ûn milleti ezmeye gidiyorum ben, İslâm diniyle savaşmaya gidiyorum ben, Bütün gücümle Kur’an’ı mahvetmeye gidiyorum ben.”

   4- 1967 harbinde İsrâil’in dağıttığı “Müslümanlarla savaşın” yazılı kart, garb devletlerinde eşine rastlanmadık bir şekilde rağbet gördü.

   5- Philip Phondaci diyor ki:

   “Fransa’nın Batı dünyasının bir parçası olarak İslâm’a karşı çıkması ve O’na düşmanlığı esas alan bir siyaset tâkip etmesi zarûridir. En azından İslâm’ın yayılmasını durdurmaya çalışmalıdır.”

   6- İslâm İdeolojisi isimli kitabında Fransız müsteşrik Chimon yazıyor ki:

   “İslâm Dini, insanlar arasında yayılan bir cüzzamdır. İnsanlarda büyük yaralar açmaya başlamıştır. O, yaygın bir hastalık, umumi bir romatizma, insanlığı tembelliğe ve aşağılığa sevkeden şaşkınca bir çılgınlıktır. Bu tembellik ve aşağılıktan kurtulmak için, kan dökmeye, insanları boğazlama tiryâkiliğine ve bütün kötülükleri yapmaya teşvikten başka yolu yoktur.

  Muhammed’in kabri, müslüman kafalara delice fikirler gönderen elektrik direğinden başka bir şey değildir. Bu kafalar nihayetsiz bir akli dengesizlik ve sar’a nöbetleri ile zuhur ediyorlar. Musikî, rakı ve domuz etini kötülemek gibi, asil insan tabiatının alıştığı âdetleri reddediyorlar. İslâm bütünüyle kabalık, sert ve dünya lezzetleri üzerine kaim bir dindir. “Bu mecnun müsteşrik devamla şunları yazıyor:

   “Bence müslümanlara yapılması gereken, beşte birini öldürmek, diğerlerini ağır işlerde çalıştırmak, Kâbe’yi yıkmak, Muhammed’in cüssesiyle kabrini Loufer müzesine koymaktır.”

   Bu mecnunun tavsiyesi havada kalmış, İngiliz orduları kumandanı Sudan’a yapılan hamlede bu tavsiyeyi yerine getirmiştir. İşgalci İngiliz kumandanı, sabık İngiliz kumandanı Gaordon’u öldürerek Sudan’ı hürriyete kavuşturmuş olan  Mehdi’nin kabrine hücum ederek kabrini açtı, Mehdi’nin kafasını kesti ve İngiltere Kraliçesine göndererek sigarası için kül tablası yapmasını rica etti.