|
|
İSLÂMI YIKMA PLANLARIİslâmı yok etme gayesini güden ve iki asır devam eden, ilk haçlı seferleri başarısızlığa uğradıktan sonra, İslâmı imha keyfiyetini yeniden gündeme getiren batılılar, iki asırdan beri, bu konuyu derinlemesine incelemeye ve İslâmı ve müslümanları ezmek için kuvvetlerini bir araya getirmeye başladılar. Bu gayeyle garbın attığı adımlar şunlardır: 1- Hilâfeti temsil eden Osmanlı Devletini yıkmak suretiyle İslâmî idareye son vermek. Osmanlı idaresinin, son zamanlarda, İslâmî ruhtan uzaklaşmasına ve hilâfetin şeklî bir hilâfet olmasına rağmen, düşmanlar bu şeklî hilâfetin hakiki hilâfete dönüşmesinden ve kendilerini tehdit eden bir tehlike haline gelmesinden korkuyorlardı. Birinci Dünya Savaşın-da, Osmanlıların müttefiki olan Almanyanın yenilmesiyle, birbuçuk asırdır batının beklediği altın fırsat ortaya çıktı. İngiliz, Yunan, İtalyan ve Fransız askerleri hilâfet makarrı İstanbul da dahil olmak üzere Osmanlı topraklarını istila ettiler. Türk İstiklâl Harbinin sonunda, Lozanda tarafların anlaş-ması için görüşmeler başladığı zaman, İngiltere anlaşmaya varılması için kendisinin birtakım şartları olduğunu ve bu şartlar kabul edilmediği takdirde askerini çekmeyeceğini bildirdi. Böylece M. Kemal, İngilizlerin bütün isteklerini kabul ederek Lozan ihanet antlaşmasını imzaladı. 2- Kuran-ı Kerimin vücûduna son vermek. Daha evvel belirtiğimiz gibi onlar, Kuranı müslümanların esas kuvvet kaynağı olarak biliyorlar ve Kuran müslümanların ellerinde olduğu müddetçe müslümanların tekrar kuvvetleneceğine ve medeniyetlerine kavuşacaklarına inanıyorlar ve ona göre hareket ediyorlar. a) William Gifford isimli misyoner: Ne zaman ki Kâbe ve Kuran arab ülkelerinden kaldırılır, işte o zaman Arabların Muhammed ve kitabından uzak bir halde, garb medeniyeti yolunda ilerlediklerini görmek mümkün olur. b) Misyoner Takly : İslâmı tamamen yok etmek için İslâmın en muteber silâhı olan Kuranı İslâma karşı kullanmamız gerekir. Kurandaki doğruların yeni olmadığını, yenilerin de doğru olmadığını müslümanlara açıklamamız gerekir. c) Cezâyirin istilasının üzerinden yüz sene geçmesi münasebediyle bir Fransız hâkimi Cezâyirde şunu söylüyor: Kuranı aralarından kaldırmalıyız. Müslümanları yenebilmemiz için arapça lisanını yasaklayıp söküp atmalıyız. Bu mesaj Fransada garip bir hadiseye sebep oldu. Şöyle ki: Fransa Cezayirli gençlerin gönlünden Kuranın tesirini kaldırmak maksadıyla bir deney başlattı. Cezâyirden on tane müslüman genç kızı alarak Fransaya getirdiler, Fransız okullarına soktular, Fransız elbisesi giydirdiler, Fransız kültürünü telkin ettiler, Fransızcayı öğrettiler. Kızlar tamamen Fransızlara benzer oldular. Aradan onbir sene geçtikten sonra bu kızları Fransızlaştırdıklarını göstermek için bir tören düzenlediler. Törene bakanlar, mütefekkirler ve gazeteciler davet edildi. Tören başladığında bütün davetliler, hiç beklemedikleri bir manzara ile karşı karşıya geldiler. Fransızlaştıkları söylenen Cezâyirli kızlar salona Cezâyirin İslâmî kıyafetiyle girmişlerdi. Fransız gazetecileri ayağa kalktı: 128 senedir Fransa Cezâyirde ne yaptı öyleyse? Fransız müstemlekeler bakanı Lachost cevap verdi: KURAN FRANSADAN DAHA KUVVETLİ İSE BEN NE YAPAYIM. 3- Müslümanların ahlakını bozmak, zihinlerini karıştırmak, dinleriyle olan alâkayı zayıflatmak ve arzularıyla oyalamak. a) Marmadick Bacticl diyor ki: Müslümanların mâzide olduğu gibi şu anda da aynı süratle medeniyetlerini yaymaları mümkündür. Bu ise ancak o zamanki ahlâk ile ahlâklanırlarsa, mâzideki ahlâklarına geri dönerlerse mümkündür. Çünkü bu kof âlem o canlı medeniyet ruhunun önünde duramaz. b) 1935 senesinde Kudüste toplanan misyonerler konferansında Misyonerlerin reisi Samoul Zouimer şöyle hitap ediyordu: Hristiyan devletlerinin size verdiği misyonerlik göreviniz İslâm Âlemindeki müslümanları hristiyanlık dinine sokmanız değildir. Sizin vazifeniz, müslümanı İslâmdan uzaklaştırıp Allahı tanımaz bir mahlûk hâline getirmeniz, daha sonra da bu milletleri ayakta tutan ahlâktan onları koparmanızdır. Eğer bunda muvaffak olursanız İslâm memleketlerine yöneltilen sömürgenin fetih karakollarını teşkil ettirmiş olursunuz. Sevketmeye çalıştığınız yolda yürümeleri için İslâm memleketlerindeki bütün kafaları buna hazırlamamız gerekir. Bu ise müslümanı dininden çıkarmaktan başka bir yolla mümkün değildir. Ey misyonerler. Ancak müslümanı bu hale getirdiğiniz zaman vazifeniz başarılı bir şekilde tamamlanmış olur. c) Müslümanın ahlâk ve şahsiyetinin bozulmasında en etkin yol olarak, din dışı tedrisat ve tâlimatın yayılmasını öngörüyorlar. I- Misyoner Takly diyor ki: İslâm ülkelerini Avrupa usûlü din dışı okulların inşasına teşvik etmemiz gerekir. Çünkü yabanci lisan öğrenip Avrupaî okulların kitaplarını okuyan müslümanlardan çoğunun Kurana ve İslâma olan itikatları sarsıldı. II- Yine zouimer söylüyor: Mademki müslümanlar hristiyan okullarından nefret ediyorlar, öyleyse onlara dinden uzak okullar açalım ve bu okullara girişi kolaylaştıralım. Çünkü bu okullar talebelerin İslamî ruhlarını öldürmekte bize yardım edeceklerdir. III- Gıbb diyor ki: İslâm, müslümanların içtimaî hayatlarına olan tesirini kaybetti. Nüfuz dâiresi gittikçe daraldı. Hatta mahdut bir çevreye münhasır kaldı. Bu gelişmenin büyük bir kısmı kendiliğinden, farkına varılmaksızın tamamlandı ve büyük mesâfeler katedildi. Artık geri dönmek mümkün değildir. Bu başarıya İslâm Âlemindeki batılılaşmış liderler ve özellikle gençler vasıtasıyla ulaşılmıştır. Bunların hepsi tâkip edilen öğretim sistemi ve din dışı kültürün neticesidir. 4- İslâm birliğini yıkmak. a) Papa Simon diyor ki: İslâm birliği müslüman milletlerin fikrî beraberliğini sağlar ve onların, Avrupanın hegemonyasından kurtulmasını temin eder. Bu hareketin kuvvetini kırmak için, en etkili yol misyonerliktir. Binâenaleyh, müslümanları İslâm birliğine yönelmekten alıkoyup, onları başka şeylerle oyalamamız lâzımdır. b) Misyoner Lawrance Brawne şöyle diyor: Eğer müslümanlar bir İslâm imparatorluğunda birleşirlerse, bu onlar için kurtuluş, batı için de bir lânetlenecek olay ve felâket olur. Eğer parça parça kalırlarsa, o zaman ağırlıksız ve tesirsiz olarak hayat sürerler. Sözünü şöyle tamamlıyor: Müslümanların kuvvetsız ve tesirsiz olarak kalmaları için birleşmemeleri ve ayrı ayrı, parça parça kalmaları gerekir. c) Arnold Twenbi İslâm, Batı ve İstikbâl isimli kitabında şöyle yazıyor: İslâm birliği uykudadır. Bize düşen, bu âlemin bir gün uykudan uyanabileceğini hesaba katarak gerekli tedbirleri almaktır. d) Bu hususta bildirmemiz gerekenlerin en önemlisi ise aşağıdaki: 1907 senesinde İngildere hariciye bakanı başkanlığında toplanan, Avrupanın en ünlü adamları ve mütefekkirlerinin katıldığı büyük bir kongrede açış konuşmasını yapan başkan şöyle diyordu: Avrupa medeniyeti çözülme ve ortadan kaybolma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bizim bu kongredeki vazifemiz, medeniyetimizi çöküşten kurtaracak en etkin yolu arayıp bulmaktır. Bu kongrenin çalışma ve tartışmaları bir ay devam etti. Delegeler sönmekte olan garb medeniyetini tehdit eden haricî tehlikeleri araştırdılar ve sonunda Avrupayı tehdit eden tehlikelerin en büyüğü olarak müslümanlığı buldular. Bütün delegeler Orta Doğuda ortaya çıkabilecek bir İslâmî ittifak ve birliğin her ne şekilde olursa olsun, önüne geçilmeli ve Avrupanın istikbâli için yegâne tehlike olan böyle bir birliği sağlamaya yönelik gayretlerin etkisiz hâle getirilmesi için bir plân hazırlamaya ve sonuç olarak Arabların dağınık halde kalmalarını sağlamak için Süveyş Kanalının doğusunda, Arablara karşı batı kavmiyetçiliğini tesise karar verdiler. Böylece İngildere, Filistinde bir Yahudi Devleti kurulmasını isteyen Dünya Siyonizmi ile olan anlaşma ve yardımlaşma prensiplerini geliştirip, kuvvetlendirdi. 5- Müslümanları dinlerinde şüpheye düşürmek. Müslüman ve Hristiyan Âlemleri kongresi isimli kitabın müellifi olan misyoner şunları yazıyor: Müslümanlar, İslâmın bütün içtimaî ihtiyaçlara cevap verdiğini iddia ediyorlar. Öyleyse, İslâma psikolojik ve fikrî silahlarla karşı koymak biz misyonerlerin en önemli vazifelerinden biridir. İslâm ile ilgilenen müsteşrikler bu fikir doğrultusunda hareket eder, İslâmı tenkid edici, ilkeleri hakkında şüphe uyandırıcı ve Peygamberimizle istihza edici kitaplar yazıp bastırdılar. 6- İslâm Âleminde siyasî diktatörlükler kurmak. Amerikalı müsteşrik ve aynı zamanda Amerikanın Pakistan işleri yetkilisi V. K. Smith diyor ki: Eğer İslâm Âleminde, müslümanlara, demokratik düzenler içinde hürriyet verilirse, İslâmiyet orada tekrar canlanır. Müslümanlarla dinleri arasına girmek için oralarda diktatörlükler kurmaktan başka yol yoktur. Times mecmuası yazı işleri müdürü Asya Seferi isimli yazısında, Amerika Hükûmetine, İslâmın tekrar içtimaî plânda etkili olmaması için İslâm beldelerinde askerî diktatörlükler kurmasını ve böylece garbın sömürü ve medeniyetini muhafaza etmesini tavsiye ediyor. Bununla beraber batılılar bu milletlere, uyanmamaları için bazı serbestiler ve rahatlık devirleri vermeyi de unutmuyorlar. Üzerlerine yağdırdığımız belâ ve musibetlere rağmen, ezilmişlerin zihinlerinde bizim için tehlikeli olan fikirler hâlâ mevcudiyetini korumaktadır. Musîbetler ve felâketler, onları düşünce ve fikirlerinden koparamamıştır. 7- İslâm Âlemindeki etkin müslüman liderlerin insiyatifi ele alıp, İslâmî bir kalkınma yapmasına mâni olmak için gayret sarfetmek ve bu liderleri idâreden uzaklaştırmak. a) İngiliz müsteşrik Monto Gomry, Londrada çıkan Times gazetesinde 1968 yılında şunları yazdı: Eğer İslâmdan hakkıyla bahseden gerçek bir müslüman lider ortaya çıkarsa, İslâm Âleminin, dünyada etkinliği olan, büyük siyasî kuvvetlerden birisi olarak, tekrar meydana çıkması mümkündür. b) Gibb diyor ki: İslâmî hareketler, derinden, sağlam adımlarla, şaşırtıcı ve dehşet verici bir şekilde gelişiyor. Bu hareketler, bir gün siyâsî gözlemcilerimizin işâretlerini dahi tesbit etmesine fırsat kalmadan ansızın patlak verecektir. Bu patlama hareketinin gecikmesi, İslâm âleminin etkin bir liderden yoksun bulunmasından, yeni bir Selahaddin-i Eyyubinin henüz ortaya çıkmamış olmasından gelmektedir. c) Lavrens şöyle diyor: Sûriyeyi dolaşıp, Mekkeye gitmek üzere yola çıktığım zaman, yol süresince uzun uzun düşünmeye başladım. Kendi kendime şöyle soruyordum, diyordum ki; acaba bir gün gelir de, bunlar din kardeşliğini ve din etkinliğini bırakıp, ırkçılığa kayarlar mı? Böylesi bir düşünce daha baskın gelir mi? Vatan sevgisi acaba din sevgisinin yerini alabilir mi? Vahiy ve ilham kaynağına dayanan bir siyaset, yerini milliyetçilik ve vatan severliğe mi bırakacak? İşte Hacc yolu boyunca tüm bu düşünceler beni meşgul edip durdu. İşte size aktarmış olduğumuz bu bilgiler, kimi eski batılılara ait ve kimisi de yenilerine ait görüşlerdir. Bunlar arasında değişik ihtisas sahibi olanlar bulunmaktadır. Tarihçileri, müsteşriki (oryantalisti), siyaset adamı ve daha başkaları yer almaktadır. Bu arada şunu öğrenmekteyiz, batılılar ve batılı komünistler müslümanlar ve İslâm ile ilgili birçok hususlarda gerçekten bilgi sahibi bulunmaktadırlar. Gerçekte bir batılının, İslâm esasları üzerinde kurulmuş olan bir devleti ayakta görmeye tahammülü yoktur. Onun bunu hazmetmesi mümkün değildir. Tüm İslâm dünyasını içerecek şekilde bir İslâm devletinin kurulması bir tarafa, onun bir tek İslâmî partıye bile tahammülü yoktur. Böyle bir partının İslâmî esaslar üzere harekete geçmesine bile o dayanamaz, istemez. Zira batılının düşüncesi, hissi, duyguları, kültürü ve onun tarihi gelişimi kesinlikle böylesi bir İslâm çalışmasına izin veremez, bunu müsamaha ile karşılayamaz. Gerçekte batılı kapitalistler, bir İslâm hükümetinin veya devletinin kurulmasına hiç tahammül etmezler. Onlara göre böyle bir hükümetin yerine komünist bir hükümetin kurulması çok daha iyidir. Batılı komünist şöyle düşünür, İslâm bölgelerinin özgürlüğe kavuşmasını isterler, böyle bir isteği taşımakla birlikte, bunu sadece sömürülme noktasından bir özgürlük olarak düşünürler. Temelde bir İslâm hükümetinin kurulmasını kendileri de istemezler. İstedikleri tek şey, kendilerinin denetiminde olabilecek bir özgürlük... Batılılar binlerce kez, tek istekte bulunur, o da, İslâm bölgelerinin sürekli bir sömürge halinde olması... Onlarca tüm yönleriyle ve teşkilatlarıyla uygulanmakta olan bir İslâm yerine, müstemleke halinde devam eden bir İslâm beldesi... İşte bizim hiç bir vakit aklımızdan çıkarmamamız gereken bir nokta, hiç unutmamamız icabeden bir durum. Nitekim Rabbimiz bizleri uyarıyor: Allahın nizamını inkâr ile küfre sapanlar hep birbirlerinin dostlarıdırlar. Eğer siz (müminler) bu dostluğu kurmazsanız, yeryüzünde büyük bir fitne ve bozgunculuk olur. (Enfal sûresi, âyet: 73) Kâfirlerin hepsi her alanda bizim düşmanlarımızdırlar. Nitekim bunun böyle olduğunu Rabbimiz bildiriyor: Onların gücü yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar, sizinle savaşmayı sürdürürler. (Bakara / 217) Şimdi de bir diğer âyet meâli: Sen onların inanç ve sistemlerini kabullenmediğin sürece, ne Yahudiler ve ne de Hristiyanlar senden hoşnut olmayacaklar. (Bakara / 120) Şimdi sana bunlara ayrı ayrı tanık göstermem gerekmez. Zira dünyada hemen hergün bu olaylar senin gözlerinin önünde cereyan edip-durmaktadır. ÇAĞRI Bu Ümmetin samimi ferdlerine, Âlem-i İslâmın dört köşesindeki bütün Müslüman liderlere, Düşmanlarımız diyor ki: Müslümanlara hâkim olabilmek için onların tek dayanağı, tek kaynağı olan İslâmı yıkmalıyız. Bizi korkutan İslâmı, yok edebilmek için bütün kuvvetlerimizi toplamalıyız. Aksi takdirde o bizi yutacak, eritecektir. Sizler ne yapıyorsunuz ey Müslüman liderler? Neden tereddüt ediyorsunuz?.. Siz İslâm sâyesinde bütün âleme hâkim olabilirsiniz. İzzet ve şerefiniz için sarılın İslâma. Dininizin emirlerine karşı gelmeyin. Eğer kendisine karşı gelirseniz Allah (c.c.) sizi azâbıyla helâk eder. Ona inanıp, Kitabına sarılanlar mutlaka galip gelecek, kazanacaktır. Resulullah (s.a.v.)'ın buyruğunu beraber okuyalım:
Ey İslâm devletlerindeki idâreciler ve liderler, İslâmın yardımcıları olun, düşmanları değil. Yardımcıları olun ki Allah (c.c.) sizden razı olsun, insanlar sizden razı olsun ve milletleriniz etrâfınızda toplansın, sıklaşsın da onları târihin tanıdığı, cihanşümül inkılapların en muazzam ve en şereflisine doğru yöneltebilesiniz ve sizler de mesud olabilesiniz. Liderler, Resulullah (s.a.v.) Kureyşi îmana dâvet ediyordu. İslâma sahip çıktıkları takdirde, yer yüzüne hâkim olacaklarını Kureyşin ileri gelenlerine vad ediyordu. Onlardan birçoğu çekindi ve îman etmedi. O îman etmeyip küfürde ısrar edenler İslâmın muzaffer askerlerinin ayakları altında can verdiler. Târih onları ebedileştirdi ama nerede? En kötü bir mevkide... İnsanların kıyamete kadar lânet edeceği sahifede. Onlara vad edilen cehennem azabı çok şiddetli ve kahredicidir... Resulullah (s.a.v.) dinimizin yeryüzüne hâkim olacağını bize vadetti; şüphesiz hâkim olacak da... Târihe, ebediyen lânetlenmişler olarak gecmeyin. Ebediyen muzaffer olarak anılacaklardan olun... Allah (c.c.) emrinde gâliptir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler... Not: Bu yazı, İslâmı yıkın müslümanları mahvedin isimli kitaptan hazırlanmıştır. |
|