|
|

Onlar, yalnızca; "Rabbimiz Allah'tır" demelerinden
dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıkarıldılar...
Allah kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder.
Şüphesiz Allah, güçlü olandır, aziz olandır.
(Hac Suresi, 40)
İman eden bir insan, her duyduğundan ve her gördüğünden sorumludur.
Allah Kuran'da Müslümanlara şöyle seslenmektedir:
Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu
ülkeden çıkar, bize katından bir veli gönder, bize katından bir yardım eden
yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına
savaşmıyorsunuz?
(Nisa Suresi, 75)
Bir Müslümanın dünya üzerinde şiddetli bir zulüm devam ederken, rahat
yatağında kayıtsızca uyuması, boş işlerle oyalanması, yalnızca kendi
eğlencesini ve çıkarlarını düşünmesi imkansızdır. Çünkü iman eden bir kişi
haksız savaşların, katliamların, zulmün, açlığın, ahlaki dejenerasyonun,
kısaca dünya üzerindeki tüm sorunların temel çözüm yolunun Kuran ahlakının
insanlar arasında yaygınlaşması olduğunu bilmektedir. Bu bilgi ona çok büyük
bir sorumluluk yüklemiştir; dünyaya İslam dinini ve dinin getirdiği
güzellikleri anlatmak, Kuran ahlakını yaymak ve dinsizliğe karşı fikri bir
mücadele yürütmek...
Bu şerefli sorumluluğa sahip çıkan kişiler, dünya üzerinde zulüm gören tüm
insanları Kuran'ın rehberliğinde aydınlığa çıkaracaklardır.
Beklenen bahar, Allah'ın izniyle, çok yakındır.
İSLAM DÜNYASININ
DÜŞMANLARI
Müslümanların Karşısındaki Anti-İslami
Enternasyonal
İslam dünyası denen coğrafya, nüfusunun
büyük bölümü Müslüman olan ülkeleri kapsar. Bu coğrafya, en Batı'da
Afrika'nın Atlas Okyanusu kıyılarında yer alan Fas'a ve Moritanya'ya kadar
uzanmaktadır. En Doğu'da ise Pasifik Okyanusu kıyılarındaki Endonezya'ya
kadar varır. Bu büyük coğrafyada yaşayan farklı milletlerden yaklaşık 1
milyar Müslümanın büyük bölümü, son iki yüzyıl içinde, sırf "Müslüman"
kimliklerinden dolayı, çeşitli saldırı, baskı, terör ve hatta katliamlarla
yüzyüze kalmıştır. Çünkü pek çok Müslüman, Müslüman olmayan, dahası
İslam'a nefretle bakan yönetimlerin hakimiyeti altında yaşamak zorunda
bırakılmıştır.
Bugün İslam dünyasına baktığımızda; Bosna-Hersek'te, Cezayir'de, Tunus'ta,
Eritre'de, Mısır'da, Afganistan'da, Keşmir'de, Doğu Türkistan'da,
Çeçenistan'da, Tayland'da, Filipinler'de, Burma'da ya da Sudan'da dünya
Müslümanlarının ezilmeye, baskı altına alınmaya ve yok edilmeye
çalışıldığını açıkça görebiliriz. Bu sayılan coğrafyalardaki Müslümanlar
görünüşte farklı düşmanlarla karşı karşıyadırlar. Bosna'da Sırplar,
Keşmir'de Hindular, Kafkaslar'da Ruslar, Cezayir, Mısır, Fas gibi
ülkelerde de baskıcı rejimler tarafından Müslümanlar hedef
alınmaktadırlar. Ama her nedense, birbirinden bağımsız gibi gözüken bu
İslam-karşıtı güçler, hep benzer mantıklarla hareket etmekte, benzer
stratejiler izlemekte ve benzer yöntemler kullanmaktadırlar. İşte bu
noktada karşımıza söz konusu güçlerin ortak bir yönü olan "dinden uzak
kimlikleri" çıkar.
Allah'ın varlığını inkar eden, -başta tahrif edilmemiş tek hak din İslam
olmak üzere- İlahi dinleri kendi kurdukları din dışı (seküler) sistemler
için büyük bir düşman olarak gören ve bu nedenle de dine ve dindarlara
karşı çok şiddetli bir savaş açan bu güçler dinsiz ideolojileri temsil
etmektedirler. Bu nedenle de Müslümanların karşılarındaki düşman gerçekte
Sırplar, Hindular ya da baskıcı rejimler değil, dünya üzerinde mevcut
bulunan din dışı anlayıştır. Bugün devam eden İslam karşıtı savaşın temeli
de dinsizlikle beslenmekte ve kökenleri çok eskilere dayanmaktadır.
Sömürgecilik ve İslam Düşmanlığı
İslam dünyası her zaman bu durumda değildi. Bundan birkaç asır önce, İslam
dünyasını Müslüman imparatorluklar yönetiyordu. 1700'lerin başında İslam
dünyasının neredeyse tamamına hakim olan üç büyük imparatorluk
bulunuyordu: Hindistan'da Mogul İmparatorluğu vardı. İran ve çevresinde
Safavi Devleti hüküm sürüyordu. Üçüncü ve en büyük imparatorluk ise, tüm
Balkan Yarımadası'nı, Anadolu'yu, Mezopotamya'yı, Arap Yarımadası'nı ve
Kuzey Afrika'yı yöneten büyük Osmanlı Devleti'ydi.
Ancak bu üç imparatorluk zamanla yok oldu. Mogul İmparatorluğu zayıfladı,
küçüldü ve sonunda yıkıldı. Ardından tüm Hint Yarımadası İngiliz
sömürgeciliğinin kontrolüne geçti. (Hindiçini olarak bilinen bölge de,
Fransızlar tarafından sömürgeleştirildi.) Orta Asya'ya hakim olan Safavi
Devleti, İngiltere ve Rusya'nın hakimiyetine girdi. İslam
imparatorluklarının en büyüğü ve güçlüsü olan Osmanlı ise, 19. yüzyıldan
itibaren kademeli olarak küçültüldü. Osmanlı'nın Batı'daki toprakları,
Rusya'nın ve Rusya'nın kışkırttığı Balkan devletlerinin eline geçti.
Ortadoğu, Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika ise, İngilizler, Fransızlar ve
İtalyanlar tarafından istila edildi. I. Dünya Savaşı bittiğinde, dünya
üzerindeki Müslümanların çok büyük bir bölümü, Müslüman olmayan
yönetimlerin hakimiyetinde yaşar hale gelmişlerdi.
Bu yönetimler, sömürgecilerdi. İngiltere ve Fransa gibi klasik
sömürgecilere, 1920'lerde Sovyet Rusya ve Faşist İtalya da katıldı. Bu
ülkelerin her biri, İslam dünyasının bir bölümünü işgal etti ve sömürdü.
Müslüman halka karşı ise en acımasız katliam ve işkenceleri uygulamaktan
çekinmedi.İngiltere ve Fransa, Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Uzakdoğu'daki
Müslümanları "yönetiyor", daha doğrusu Müslüman ülkelerin doğal
kaynaklarını kendi ulusal menfaatleri için kullanıyorlardı.
Sovyet Rusya, tüm
Kafkasya ile Orta Asya'yı ele geçirdi ve bu bölgelerdeki Müslümanları
komünist rejimin baskısı altında köleleştirdi. Libya'yı 1911 yılında işgal
etmiş olan İtalya, 1930'larda da Habeşistan'a karşı kanlı bir işgale
girişti.
İngiltere ve
Fransa'nın Ortadoğu politikasının önemli bir özelliği, bölgeyi kendi
menfaat ilişkilerine uygun yapay devletlere bölmekti. Ortadoğu'daki bu
yapay düzenleme, bir türlü bitmek bilmeyecek çatışmaların da tohumuydu. Bu
iki Avrupalı sömürgeci güç, II. Dünya Savaşı'nın ardından Ortadoğu'yu terk
etmek zorunda kaldılar. Ama arkalarında kendilerinden çok daha acımasız,
saldırgan ve yıkıcı bir sömürgeci güç bıraktılar: İsrail.
Çok kısa bir biçimde özetlediğimiz bu tablonun geneline baktığımızda,
İslam dünyasının 19. yüzyılın başlarından itibaren, dış güçler tarafından
hedef alındığını açıkça görürüz. Dünya Müslümanları geçen 200 yıllık süre
boyunca, bu güçler tarafından işgal edilmiş, sömürgeleştirilmiş, baskı ve
zulüm görmüştür. Bu güçlerin İslam dünyasında kurdukları kukla yönetimler
de Müslümanlara bir o kadar zulmetmiştir ve hala da zulmetmeye devam
etmektedirler. Ayrıca dış güçler, İslam dünyasına yabancı olan birtakım
ideolojileri (aşırı milliyetçilik, faşizm veya komünizm) Müslüman
toplumlara empoze etmişler, bu ideolojilerle kışkırttıkları bazı kimseleri
de Müslüman toplumların geneline karşı kullanmışlardır.
İslam'a
Düşman İdeolojilerin Temeli
İslam dünyasına yönelen düşmanları analiz ettiğimizde, bu düşmanların üç
temel fikri kökeni olduğunu görürüz:
1) Batı emperyalizmi: Örneğin,
yukarıda değindiğimiz İngiliz ve Fransız sömürgeciliği.
2) Faşizm/Aşırı milliyetçilik:
Örneğin, İtalyan faşizmi, İsrail ya da İslam dünyasında iç savaşlar
çıkaran çeşitli faşizan gruplar.
3) Komünizm: Örneğin, Sovyet
Rusya, Kızıl Çin, Kızıl Khmer dönemi Kamboçya, Afgan komünistleri ve
Ortadoğu'daki çeşitli komünist örgütler.
Dikkat edilirse, her üç etken de, 19. yüzyılda ortaya çıkmış ve 20.
yüzyılda gelişmiş fikirlere dayanmaktadır. Aşırı milliyetçilik ve onu
izleyen faşizm, tamamen 19. yüzyılda ortaya çıkmış, ilk büyük
uygulamalarını da 20. yüzyılda ortaya koymuş ideolojilerdir. Komünizm, 19.
yüzyılda Marx ve Engels tarafından ortaya atılan diyalektik materyalist
teoriyle başlamış, dünya üzerindeki ilk komünist rejim de ancak 1917'de
Rusya'da kurulmuştur. Bir tek Batı sömürgeciliğinin daha önceki yüzyıllara
uzandığı söylenebilir, ancak daha öncesinde sınırlı bir ekonomik girişim
olan sömürgeciliğin, felsefi ve ideolojik temelleri olan global bir
siyaset haline gelmesi 19. yüzyılda olmuştur.
Bu ise, bizlere İslam dünyasının düşmanının şu veya bu millet veya
medeniyet (örneğin Batı medeniyeti) değil, asıl olarak söz konusu
milletleri veya medeniyetleri eli kanlı birer zalim haline getiren
"ideolojiler" olduğunu gösterir. Bu ideolojiler 19. yüzyılda dünyanın
büyük bölümüne hakim olmuş ve hakim olduğu her coğrafyaya zulüm ve vahşet
götürmüştür. İslam dünyasını işgal eden, parçalayan, yağmalayan,
köleleştiren, katliamdan geçiren güçler, aslında bu ideolojilerdir.
Üstte saydığımız üç temel ideolojiye baktığımızda ise, hepsinin temelinde
Batı'nın "dinsizleşmesinin" yattığını görürüz. Her üç temel ideoloji de,
Batı dünyasının Allah inancından ve dinden uzaklaşıp, materyalist bir
dünya görüşünü benimsemesiyle ortaya çıkmıştır.
Bu teşhisi doğrulayan çok önemli bir gerçek, her üç ideolojinin de,
"ateizmin bilimsel temeli" olarak gösterilen, dünya tarihinde ilk kez
ateist ve dinsiz felsefenin "objektif gerçek" olarak lanse edilmesine
imkan sağlayan Darwin'in evrim teorisine dayanmasıdır.
Darwinizm, Sömürgecilik ve Faşizm Bağlantısı
Darwinizm, sömürgeciliğin sözde bilimsel temeli olmuştur. Çünkü Darwin,
insan ırklarını ileri sürdüğü hayali evrim süreci içinde farklı
basamaklara yerleştirmiştir. Avrupalı Beyaz Adam'ı en ileri ırk saymış,
Asyalı ve Afrikalı kavimleri ise neredeyse maymunlarla aynı düzeyde
göstermiştir. Dahası, tüm insanlığın daimi bir çatışma ve yaşam mücadelesi
sürdürdüğünü, bu mücadele içinde Batı'nın kazanmasının ve diğerlerini
köleleştirmesinin "doğanın kanunu" olduğunu öne sürmüştür. Darwin, İnsanın
Türeyişi adlı kitabında şöyle yazmıştır:
Belki de yüzyıllar kadar sürmeyecek yakın bir gelecekte, medeni insan
ırkları, vahşi ırkları tamamen yeryüzünden silecekler ve onların yerine
geçecekler. Öte yandan insansı maymunlar da
kuşkusuz elimine edilecekler.
Böylece insan ile en yakın akrabaları arasındaki boşluk daha da
genişleyecek
1
Darwin bu ilginç
sonuca "yaşam mücadelesi" kavramıyla varmıştı. Bu iddiasına göre yaşam
mücadelesi içinde zayıf bireyler elenirken, güçlü ve uygun yapıya sahip
bireyler de seçilip hayatta kalıyorlardı. Dahası, bu mücadelenin evrimsel
gelişme için gerekli olduğunu, yani bazı insan ırklarının yok edilmesinin
insanlığın gelişmesini sağlayacak bir süreç sayıldığını savunmuştu.
"Sosyal Darwinizm" olarak anılan bu bilim dışı hurafeler, dönemin ilkel
bilim düzeyi içinde büyük kabul görmüş ve Avrupa emperyalizminin temel
meşruiyet kaynağı haline gelmiştir. Kısacası Darwinizm, emperyalizmin
"bilimsel" temelidir. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Harun Yahya, Darwin'in
Türk Düşmalığı, Vural Yayıncılık, 1999)
Sosyal Darwinizm, emperyalizm kadar ırkçılık, aşırı milliyetçilik ve
faşizmin de kaynağıdır. Faşizmin kurucuları sayılan 19. yüzyıl
teorisyenlerinin hepsi (örneğin Friedrich Nietzsche, Heinrich von
Treitschke, Francis Galton, Ernst Haeckel) Darwin'in evrim teorisinden ve
özellikle "yaşam mücadelesi" kavramından şiddetle etkilenmiş kimselerdir.
İlk faşist rejimi kuran İtalyan diktatör Mussolini, gençlik yıllarında
Darwin'i öven makaleleriyle dikkat çekmiş koyu bir Darwinist'tir.
Hitler'in ve diğer Nazi kurmaylarının yazılarında, Sosyal Darwinizm'den
ilham aldıkları çok açık olarak görülmektedir. (Ayrıntılı bilgi için bkz.
Harun Yahya, Darwinizm'in Kanlı İdeolojisi: Faşizm, Vural Yayıncılık,
2001)
Komünist
İdeolojinin İslam Düşmanlığı
Darwinizm komünizmin de temelidir. Bu gerçek, komünizmin iki kurucusu olan
Marx ve Engels tarafından açıklıkla ifade edilmiştir. Her ikisi de koyu
birer ateist olan Marx ve Engels, dini inançların yok edilmesini komünizm
açısından zorunlu görüyorlardı ve evrim teorisinin de bu hedefe hizmet
ettiğini anlamışlardı.
Engels, Darwin'in kitabı yayınlanır yayınlanmaz Marx'a şöyle yazdı: "Şu
anda kitabını okumakta olduğum Darwin, tek kelimeyle muhteşem.2" Marx ise
19 Aralık 1860 tarihinde Engels'e yazdığı cevabında şöyle diyordu: "Bizim
görüşlerimizin doğal tarih temelini içeren kitap, işte budur."3 Marx, bir
başka sosyalist dostu Lasalle'a 16 Ocak 1861'de yazdığı mektupta ise,
"Darwin'in yapıtı büyük bir yapıttır. Tarihteki sınıf mücadelesinin doğa
bilimleri açısından temelini oluşturuyor."4 diyerek, evrim teorisinin
komünizm için önemini açıklıyordu.
Komünizme ilave yorumlar getiren Lenin, Troçki, Stalin, Mao gibi
diktatörler de Darwin'e olan ideolojik bağlılıklarını hem ifade etmişler
hem de fiili olarak göstermişlerdir. Evrim teorisi tüm komünist rejimlerde
eğitimin ve hatta tarım politikalarının temeli haline gelmiş, tüm komünist
akımlar aradıkları fikri temeli Darwinizm'de bulmuşlardır.
Darwin'in evrim teorisini benimseyen komünist ideoloji için toplum bir
"havyan sürüsü"dür. İnsan ise "insanhayvan-makine" arasında kalan cansız,
ruhsuz, donuk bir varlıktır ve değersizdir. "Zaten sürüde çok var, bir
tane kaybolsa birşey olmaz" mantığı geçerlidir. Çalışamayan ya da sakat
olanlar sürüden atılır, ölüme terk edilir. Hastalıklı ve zararlı olarak
kabul edilir. Af, merhamet, vefa duygusu yoktur. İnsanlar öldükten sonra
yok olacaklarına inandıkları için, yaşama dört elle vahşice sarılırlar.
Herkesi düşman ve kendi yaşam mücadelesinde rakip gördükleri için, her
hareketi kendi aleyhlerinde yorumlar ve kin tutarlar.
İşte böyle her türlü insani ve manevi değerden, güzel ahlaktan uzak bir
toplum oluşturan komünist ideoloji doğal olarak dine düşmandır. Çünkü
dinin getirdiği güzel ahlak, sevgi, şefkat, merhamet, fedakarlık,
yardımlaşma, affedicilik gibi özellikler komünizmin hedeflediği modele
uymamaktadır. Marx, Engels, Lenin, Stalin, Troçki, Mao veya bir başka
komünist ideoloğun yazılarına bakıldığında, bunun açıkça ifade edildiği
görülebilir. Marx, kendince dini"halkın afyonu" olarak tanımlamış ve sözde
"fakir halk kesimlerini uyutmak için yönetici sınıf tarafından oluşturulan
bir kültür" diye tarif etmiştir. Dahası, komünizme ulaşmak için de dini
inançların yok edilmesi gerektiğini öne sürmüştür.
Lenin, 1905 yılında Novaya Zihn dergisinde yayınlanan "Sosyalizm ve Din"
başlıklı yazısında ise dini sözde dağıtılması gereken bir "sis" olarak
tanımlamış ve dine karşı komünistlerce yürütülmesi gereken bir ateizm
propagandası tarif etmiştir. Yine Lenin, 1909 yılında Rus Sosyal Demokrat
Partisi'nin (sonraki Komünist Parti) lideri olarak kaleme aldığı ve
Proleterya dergisinde yayınlanan "Proleterya Partisinin Din Konusundaki
Tutumu" başlıklı makalede şunları yazar:
Marx ve Engels'in
çeşitli kereler tekrarladıkları gibi Marksizm'in felsefi temeli,
Fransa'daki 18. yüzyıl maddeciliğinin ve Almanya'daki Feuerbach (19.
yüzyılın ilk yarısı) maddeciliğinin tarihsel geleneklerini benimsemiş
olan, tamamen ateist ve dine karşı tavırdaki diyalektik maddeciliktir...
"Din halkı uyutmak için kullanılan afyondur." Marx'ın bu sözü din
konusundaki Marksist görüşün temel taşıdır.5
Oysa Marx bu sözüyle dine olan düşmanlığını ifade etmekte ve din
konusundaki cahilliğini gözler önüne sermektedir. Onun dine yönelik bu
ifadeleri gerçekleri ifade etmemektedir. Çünkü Allah insanlara düşünmeyi,
araştırmayı emreder. İnsanları düşünmemeye, söylenenleri hiç düşünmeden
bir hayvan sürüsü gibi uygulamaya yönelten ise komünizm gibi dinsiz
ideolojilerdir. Düşünmeyen insanın gerçeklerden tamamen uzak kalacağı ve
yanlışlarla, yanılgılarla dolu bir hayat süreceği açıktır. İnsanın,
dünyanın yaratılış amacını ve kendisinin yeryüzünde bulunuş amacını
kavraması "düşünmekle" mümkün olur. Çünkü Allah herşeyi bir amaçla
yaratmıştır. Bu gerçek Kuran'da şöyle bildirilir:
Biz, gökleri,
yeri ve ikisi arasında bulunanları bir 'oyun ve oyalanma konusu' olsun
diye yaratmadık. Biz onları yalnızca hak ile yarattık. Ancak onların
çoğu bilmezler. (Duhan Suresi, 38-39)
Dolayısıyla her
insanın başta kendisinin, daha sonra evrende gördüğü herşeyin ve yaşamı
boyunca karşılaştığı her olayın yaratılış amacını düşünmesi gerekir.
Düşünmeyen bir insan gerçekleri ancak öldükten sonra Allah'ın huzurunda
hesap verirken anlar, ama artık çok geç kalmıştır. Allah bize dünya
hayatında fırsat vermişken düşünmek ve düşündüklerimizden sonuç çıkararak
gerçekleri görmek ahiret hayatımızda bizlere büyük bir kazanç
sağlayacaktır. Bu nedenle Allah, elçileri ve kitapları aracılığı ile tüm
insanları, kendilerinin ve tüm evrenin yaratılışı hakkında düşünmeye
çağırmıştır:
Kendi nefisleri
konusunda düşünmüyorlar mı? Allah, gökleri, yeri ve bu ikisi arasında
olanları ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre (ecel) olarak
yaratmıştır. Gerçekten, insanlardan çoğu Rablerine kavuşmayı inkar
ediyorlar. (Rum Suresi, 8)
Dine düşman olan
kişiler ise -komünist liderler gibi- insanları dinden uzaklaştırmak için
türlü iftiralar atar, dinin düşünmeyi engellediğini öne sürerler. Ancak
buraya kadar anlattıklarımızdan ve Kuran ayetlerinden de anlaşıldığı gibi
din, bu iftiraların aksine insanlara düşünmeyi emreder.
Sonuç
Kısacası, İslam dünyasının düşmanı olan üç ideolojinin de, aynı kaynaktan,
19. yüzyılda Batı dünyasını ele geçiren dinsiz kültürden çıkmış olduğu
aşikardır.
Bu durum, dinsizliğe karşı yürütülecek fikri mücadelenin ne kadar önemli
olduğunu bize bir kez daha göstermektedir: Dinsizlik sadece insanların
imanlarını yok ederek onların ahiretlerini mahvetmeye çalışan bir güç
değildir. Aynı zamanda, dünyayı da mahvetmeyi, bir karmaşa ve savaş
alanına çevirmeyi hedeflemektedir. Müslümanları ise bu karmaşa ve savaş
ortamında en büyük hedef olarak belirlemektedir.
Dolayısıyla dinsizliğe karşı fikri mücadele, hem büyük bir imani hizmet
hem de dünyayı saran "fitne"ye karşı verilecek büyük bir "moral
savaşı"dır. Halen dünyanın dört bir yanında, dinsiz sistemler tarafından
ezilen pek çok Müslümanın var oluşu, bize bu mücadelenin ne kadar önemli
olduğunu hatırlatan bir gerçektir. Dinsizliğe (ve dinsizliğin dayanakları
olan felsefe, ideoloji ve Darwinizm gibi sözde bilimsel teorilere) karşı
kazanılacak her fikri zafer, aynı zamanda dünyadaki mazlum Müslümanlara
yardım anlamını taşıyan bir moral zaferidir.
Notlar:
1- Charles Darwin, The Descent of Man, 2. baskı, New York, A. L. Burt Co.,
1874, s. 178
2- Conway Zirkle, Evolution, Marxian Biology and the Social Scene,
Philadelphia; The University of Pennsylvania Press, 1959, s. 527
3- Marx ve Engels, Mektuplar, cilt 2, s. 426
4- Marks ve Engels, Mektuplar, cilt 2, s.126
5- Viladimir Ilyiç Lenin, Proleterya Partisinin Din Konusundaki Tutumu,
Proleterya, sayı: 45, 13 (28) Mayıs 1909
|
|