SÜRÂKA’NIN ATI SÜRÇÜNCE

   Mekke’liler, Hazret-i Peygamber’i kim bulup ölü diri yakalarsa, ona yüz deve va’detmişler. Bu büyük bahşişi almak için, kendine güvenen nice kimseler Onu ta’kîbe koyulmuştu. Pehlivan yapılı bir adam olan Sürâka b. Cu’şum nâmındaki yiğit, bu mükâfâta tama’ ederek Peygamber’in izini ta’kîb etmiş, onların peşine düşmüştü. İstirahat için kondukları bir sırada arkadan yetişti. Sürâka’nın atı yorulmuştu. Onlara yetişmek üzerine atını şiddetle mahmuzlayınca ayağı sürçtü. Sürâka yere yuvarlandı. Okunu alarak arap âdetince falına baktı, fal fenâ idi. Fakat bu anda yüz develik mükâfât gözünün önüne gelince, var kuvvetiyle atını mahmuzlayarak ileri atılmak istedi ise de atının ayakları kuma gömüldü. At kendini alamadı, bocalamağa başladı, bocaladıkca batıyordu, Sürâka, görünmez bir kuvvetin kendisini çektiğini hisseder gibi oldu. Saatlerce arkalarından koşmuştu. Tam yetişeceği sırada atı sürçmüş, yere yuvarlanmıştı. Tekrar toparlanıp ileri atılınca bu def’a da atının ayakları kuma batmıştı. Her halde bu işte bir fevkalâdelik olduğuna inanmıştı. Bütün bunları gözüyle gördükten sonra başka türlü düşünmeğe ihtimal kalmamıştı. Bu hal karşısında Sürâka’nın aklı başına gelmiş, yaptıklarına pişmân olmuş, Peygamber’imize doğru gelerekÇ Benden size asla zarar gelmez deyip kendisini affetmesi için yalvarmaya başlamıştı. Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in hayâtında her adım böyle muvaffakıyetle netîceleniyor, Onun düşmanları mağlûb olarak ona yalvarıyorlardı. Burada da Onu yakalamağa gelen kimse, tam yetiştiği sırada Onu yakalayacağı yerde, aman beni affet, diye kendisine yalvardığını görüyoruz. Bunlar hep tesâdüf eseri mi? Sürâka İslâmiyetin parlak istikbalini de burada anlamıştır.  Hazret-i Peygamber’den kendisine bir emannâme, bir ferman verilmesini istedi. Bu ferman kendisine verildi. Sürâka sonra müslüman olmuş, iranın fethi sırasında orduda bulunmuştur. 

   Sürâka, emannâmeyi alınca hemen geri dönmüş, bu def’a başka bir vazîfe görmüştür. Arkadan gelen ta’kîbçileri geri çevirmiştir. Buralarını ben aradım, yok, demiştir. Ne garip tecellîdir ki, bir kaç dakika evvel dolu dizgin Hazret-i Muhammed(s.a.v.)’i yakalamağa koşan Sürâka şimdi bu işe engel oluyordu. Az evvel kendisi ta’kîpçi olduğu halde, şimdi ta’kîb edicileri geri çeviriyordu. Denildiğine göre Ebû Cehil, sonraları Sûraka’nın bu hareketiyle alay ederek onu ayıplamış, o da:

  -Eğer atımın nasıl kuma batıp saplandığını görseydin, derhal Muhammed’in Peygamberliğini sen de tasdik ederek Ona inanırdın, diye cevap vermiş.  

ÇÖLLERİN  ORTASINDA

Sûrâka geri döndükten sonra dünyanın en büyük iki adamını Mekke’den Medîne’ye nakleden bu küçük kaafile, yine kızgın çöllerin enginliğine  daldı. Gökten alev yağıyor, kızgın kumlardan kıvılcımlar fışkırıyordu. Her tarafı saran alev dalgaları çölü yakıp kavuruyordu. Hazret-i Peygamber (s.a.v.) Yâr-ı ğârıyla vâdîlere dalarak, dağlara tırmanarak gidiyordu. Sahra sefîneleri olan develerin sırtında  yedi gün, yedi gece bu alev deryâsında yüzdüler.

Fakat, su yerine kızgın çöllerin alevini içtiler. Akşam olunca hava biraz serinliyordu. Gece serin rüzgâr esmeğe başlıyor, onlar da çöllerde ilerliyorlardı. Gökte parlayan yıdızlar, onların yoluna ışık serpiyordu.

   İnsanlara nûr ve îmân getiren büyük Peygamber, mukadderâtın cizdiği yoldan Medîne’ye doğru gidiyordu. Gecenin karanlığı, gündüzün sıcağı demeden hak ve hakîkat zolcusu yürüyordu. Bütün bir târih Onun yolu boyunca serilmiş, bütün gözler Ona çvrilmiş, hakka ve nûra âşık insanlar Onu gözlüyordu. O da onlara doğru gidiyordu.

   Mekke’den Medîne’ye  giderken bu hicret yolunda şu Âyet-i Kerîme nâzil oldu:

   “Sana Kur’an’ın tebliğini ve Onunla ameli farz eden Allah, muhakkak ki seni Mekke’ye iâde edecektir.”  (Kasas Sûresi:85)

   Peygamber’imizin Mekke’den çıkıp Medîne’ye hareket ettiğini haber alan Medîneliler Onun yolunu dört gözle bekliyorlardı.

   Medîne halkı her sabah şehrin dışına çıkıp öğleye kadar yollara bakarlardı. Öğle sıcağı basıp etraf alevler içinde kalınca, bu sıcakta artık gelmez, diye beklemekten vazgeçerlerdi. Bir gün yine şehre dönerken, bir kalenin tepesinde duran bir yahudî kızı ilk müjdeyi verdi :

   -Beklediğiniz, yolunu gözlediğiniz geliyor, dedi. Bu haber bir yıldırım sür’atiyle halk arsına yayıldı. Şehir baştan başa sevinç ile çalkandı, Herpes şehrin kenarına koşup gözlerini ufka çevirdi. Uzaktan beyaz elbiseler içinde iki yolcu göründü. Bu elbiseleri, Suriye’den  ticaretten avdet eden Zübeyr, yolda rastladığı zaman onlara hediye etmişti.

   Medîne’ye bir saat mesâfede Âlize’de Kubâ nâmı verilen bir yer vardır. Medîne’nin ileri gelenleri, Ensârın bir çok âileleri brada yaşarlar. Gülsüm b. Hedm’in riyâsetinde bulunduğu Amr b. Avf âilesi buranın ma’ruf sâkinlerindendi. Hazret-i Peygamber buraya geldiğinde bu âileler Onu tekbirlerle karşıladılar. Yaz ortasında, yazın sıcak günlerinde kızgın çöllerde bir hafta süren yolculuk onları yormuştu. Brada istirahat etmeği arzu buyurdular. Peygamberler kaafilesinin serdarı, iki cihan serveri brada Gülsüm b. Hedm’e misâfir kaldılar, bu büyük misâfiri konuklamak şerefi ona nasîb imiş. Zâten Ashâb-ı Kiram’dan bir çokları bu âile nezdinde misâfir olarak bulunuyordu. Ebû Ubeyde, Mıkdâd, Habbâb, Süheyl, Safvân, Iyâd, Abdullah b. Mhazeme, Vehb b. Sa’d ve sâire bunların arasında idi.

   Hazret-i Peygamber’in Mekke’den hareketinden üç gün sonra Hazret-i Ali de yola çıkmıştı. Bu yiğit ve kaharaman insan, tek başına çölleri aşarak Kubâ’da Peygamber’imize yetişti. Ölümü göze alarak Peygamber Efendimizin yatağına bir gül bahçesine girercesine giren bu mert ve fedâkâr gencin yürümekten ayakları kabarmıştı. Peygamberimiz onu görünce yaşlarını tutamadı. Gözlerinden boşanan yaşlar içinde Hazret-i Ali’yi kucaklayıp öptü. Bu görüşme çok heyecanlı olmuştu. Nasıl ve hangi şartlar altında ayrılmışlar, nerede buluşmuşlardı! Allah’ın lûtfu ne büyüktür.

   Peygamber’imiz, Kubâ’ya erişince onüç yıllık ıztırap arkada kalmış oldu. Buraya Rebîü’l-Evvel ayının başlarında, 622 milâdî yılının 20 Eylûlünde, bir Pazartesi günü ulaştı.

   İbn-i Abbas (r.a.) şöyle demektedir: “Doğumu Pazartesi günüdür, ilk Peygamberlik Pazartesi geldi, hicret Pazartesidir, rûhu da Pazartesi kazolunmuştur.”

   Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in, Kubâ’da ilk işi, oranın eşrâfından Gülsüm b. Hedm’in hurmalarını kuruttuğu yerde bir mescid binâ etmek olmuştur. Kur’ân-I Kerîm İslâmda ilk kurulan bu mescidden şöyle bahseder:

   “İlk gününden takvâ temeli üzerine kurulan bu mescidde namaza durmak daha evlâdır. Orada temizliği ve nezâheti pek seven insanlar vardır. Allah da zâten temizlenenleri sever.”  (Tevbe Sûresi âyet: 108 )

   Bu mescid inşâ olunurken Hazret-ı Peygamber (s.a.v.) bir amele gibi çalışırdı. En ağır taşları kaldırmağa çalışırken vücûdu eğilirdi. Ashâb-ı kiram yanına gelerek derin bir samimiyetle:

   -Sana canımız fedâ olsun, biz taşıyalım, yâ Resûlâ’llâh derler, O da onları kırmaz, elindeki taşı verir, fakat başka bir taş alır, onlarla berâber çalışırdı. Böyle içten gelen bir iştiyakla sevgi ve saygı ile bu ilk mescidi inşâ ettiler.

   Şâir ve sahâbî olan Abdullah b. Revâha, bu mescidin inşâsına iştirâk etmiş zevattandır. O da bir amele gibi çalışır, şarkı ve nağmelerle yorgunluklarını gideren işçiler gibi şu ma’nâdaki mısrâları terennüm ediyordu:         

   “Mescidin inşâsına iştirâk edenlere ne mutlu.

    Ayakta iken veya otururken Kur’ân okuyanlara ne saâdet.

   Gecelerini uykuya dalıp geçirmeyenler ne büyük haz var.” Peygamber Efendimiz de bu nağmelerin âhengine iştirâk ederdi.

   Burada on günden fazla bir müddet ikaamet buyurduktan sonra Peygamber Efendimiz bir cumâ günü Kubâ’dan hareket ederek Medîne’ye yollandılar. Rânûna vâdisinde Benî Salîm mahallesinden geçerken güneş zevâle gelmiş, öğle vakti olmuştu. Hazret-i Peygamber (s.a.v.), Cumâ namazının farz kılındığını Ashâbına  tebliğ ederek burada ilk Cumâ namazını kılmış ve güzel bir Hutbe okumuştur. Artık, müşriklerin baskısından uzaktılar, artık namaz kılmak, Allah’a ibâdet etmek için tenhâ yeler aradıkları, Kur’ân okurken seslerini duyurmaktan çekindikleri günler arkada kalmıştı. Artık bir araya toplanmalarına, büyük cemaat olmalarına engel kalmamıştı. Yepyeni bir devir başlıyordu. İnfiratcılık bitmiş, cemiyet hayâtı başlamıştı. Burada söylenen Hutbe çok önemli tâ’lîmâtı ihtivâ etmektedir. Hutbenin hikmet-i şer’iyyesi pek büyüktür. Halka din ve dünya ta’lîmatını bildirerek onları uyandırmaktır. Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in ilk Cuma namazında îrad buyurdukları o iki hutbeyi teberrüken naklediyoruz: