|
NİÇİN HİCRET EDİYORLARDI? Bu adamlar
niçin hiçret ediyorlardı?
Mal, mülk, ev, bark ne varsa, hepsini geride bırakarak ana baba
yurdundan çıkıp gurbet ellerine niye gidiyorlardı? Bu
soruların cevâbını kavrayabilmek, insanlığın
ma'nâsını anlamak demektir. Bu insanlar hürriyet arıyorlardı:
akîde, vicdan hürriyrti. Mekke'de yaşama
haklarına sâhip değildiler. Mekkeliler onları tazyik
altında boğmak istiyorlar, en mukaddes varlıklarına, îman
ve akîdelerine saldırıyorlardı. Onlara hayat hakkı,
vicdan hürriyeti tanımıyorlardi. Îmân ve akîde ise her
şeyden azizdir. Din uğrunda her şey den, mal, mülk ne varsa
hepsinden vazgeçtiler. Gözleri arkalarında kalmıyordu. Hür
ufuklara doğru açılıp giderken, rehberleri îmân nûru olduğundan,
yüzlerinde parlak bir ümîdin tatlı ışıkları
beliriyor ve güle güle gidiyorlardı. Baskı altında
yaşamak canlarına tak demişti. Tedhiş ve zulüm altında
yaşamak insanı ezer, canından bezdirir, derin bir kasvet içinde
çürür gider. İnsan böyle bir yerde düşünme kabiliyetini bile
kaybeder. Düşünmekten bile korkar ve çekinir olur. Vâkıa
fikirler cebir ve şiddetle öldürülemez, fakat sindirilir. Müşrikler
işte müslümanlar hakkında bunu yapıyorlardı. "Günümüzde
olduğu gibi"
Böyle bir yerde yaşamaktansa göçmek daha evlâdır. Habeş'e
hicreti de böyle, bu zarûretle olmuştu. Zulümden kurtularak hür yaşamak
için şimdi de daha müsâit buldukları Medîne'ye can atıyorlardı.
Esasen Medîne onlara âğuşunu açmış bekliyordu.
Onları tatlı tebessümlerle karşılayacaktı. Vâkıa
Mekke onların ana baba ocağı idi. Orada doğmuşlar, orada büyümüşlerdi.
Vücutları oranın toprağından yoğrulmuştu. Yine
orada ölüp vatanın toprağına karışmak hoş bir
şeydi. Fakat "Rabbimiz
bir tek Allah'tır" dedikleri için müşrikler onlara
her türlü ezâ ve cefâyı revâ görüyorlardı. "Günümüz
müşrikleri onlardan farklı davranmiyor, bu gün ayni kelimeyi
söyleyen mü'minlere" Medîne'ye hicretin sâikı
bunlardır. Mekke'de,
böyle hicret vâsıtasından mahrum olanlarla, bizzat Peygamber
Efendimizin kendileri ve bir de Ebû Bekir Hazretleri kalmıştı.
O da Hazret-i
Peygamber'e mürâcaat ederek hicret arzusunu izhâr etmişti.
Peygambr'imiz ona: -Acele
etme, bakalım, belki, Allah sana bir arkadaş verir, dedi. Kureyş,
Hazret-i Muhammed'in (S.A.V.) ne fikirde olduğunu bilmiyordu. Müslümanlar
Habeş'e hicret ederken O hicret etmemişti. Acaba yine öyle mi
yapacaktı? Ashâbı hicret ederek kendisi Mekke'de mi kalacaktı?
Yoksa O da Medîneye müslümanların arasına gidip dîni neşir
için orasını kendine merkez mi ittihaz edecekti? Bu hususta kimse bir şey bilmiyordu.
Hazret-i Peygamber'in en yakın ve samîmi ahbâbı, yâr-ı cânı
olan Ebû Bekir'e bile bu hususta sarih bir şey söylememişti. Ufak
îmâlarla iktifâ ediyordu. DÂRÜ'N-NEDVE'NIN KORKUNÇ KARÂRI Fakat ne de olsa müşrikler, müslümanların
Medîne'de çoğalmasından son derece telâş içinde idiler.
Medîne onların ticâret yolunun üzerinde idi. Sûriye'ye yaptıkları
ticâret kervanları oradan geçiyordu. Medîne, kuvvetli bir Islâm
merkezi hâline geliyordu. Bunun sonu müşriklerin aleyhine çıkacağı
şüphesizdi. Eskiden müslümanları Şi'b-i Ebî -Tâlib'de
abluka edebiliyorlardı, fakat şimdi onları ellerinden kaçırmışlardı.
Lâkin Islâm hareketinin başında bulunan Peygamber henüz Mekke'de
idi. Bir de Onu ellerinden kaçırırlarsa, bittikleri gündü. Fakat ne
yapmalı idi? Hazret-i Muhammed (S.A.V.)'i Mekke'de muhâfaza altında
bulundurmak, Onun Medîne'ye gidip müslümanların başına geçmesine
mânî olmak, Onun hicretine müsâade etmemek, işte bu olabilirdi. Fakat
Medîne'dekiler Peygamberlerini kurtarmak için Mekke'ye hücûm
edebilirlerdi. Mekke'liler, Medîne'lilerin misliyle mukaabelesinden korkarak
kat'î karar veremediler. Nihâyet en kötü ve korkunç bir şey düşündüler:
İşi kökünden halletmek, İslâm cereyânının
kaynağını kurutmak. "Bu günkü müşriklerin emelleri Mekke müşriklerinkinden
farklı değildir." Bu da
Hazret-i Muhammed (S.A.V.)'i ortadan kaldırmakla olacaktı.
İşte bu hâîn maksadla Dârü'n-Nedve'de mühim bir toplantı
akdettiler ve bu mes'eleyi ortaya atıp tartışma yatılar İçlerinden bir kısmı; Onu zincire bağlayıp zindana atalım, dedi. Arapların böyle şeyler yaptıkları vâki' idi. Meslâ: Züheyr ve Nâbiga gibi şâirlerin başına böyle haller gelmişti. Yeni fikirleri öldürmek için Araplar bu vâsıtaya baş vuruyordu. Fakat bu def'a bu fikir kabûl edilmedi. Bâzıları: Onu aramızdan çıkarıp sürgün edelim, Arabiistanın ıssız bir çölüne atarak göz hapsine alalım, dediler. Lâkin bu da uygun görülmedi. çünkü sürgünden kurtulup Medîne'ye giderek Müslümanların başına geçmesi mümkündü. Onun için buna da yanaşmadılar. Nihâyet Ebû Cehil ortaya bir teklif attaı: Onun vücudunu ortadan kaldırmak. Fakat kim öldürecekti? Çünkü Arapların kan gütme da'vâsı vardı. Abd-i Menâf Oğulları, Hazret-i Muhammed (S.A.V.)'in kan da'vâsını asla bırakamazlardı. Bu ise düşman karşısında birlik olmaları lâzım gelen Arapları birbirine düşürür, düşman yapardı. Nihâyet onun da kolayını buldular: Her kabîleden birer genç alacaklardı. Bunlar birden kılıç çalıp vuracaktı. Kimin darbesinden maktul düşdüğü belli olmıyacaktı. Abd-i Menâf Oğulları böylelikle kan da'vâsına kalkışamayacak, çâresiz diyete râzı olacaktı. Onlar da diyeti ödeyecekler; böylece mes'ele kapanacaktı! Onlar böyle düşündüler ve böyle kararlaştırdılar. Adamlarını hazırlayıp Muhammed'in evini abluka altına almak üzere faaliyete geçtiler. Onlar bu işe artık olmuş bitmiş nazariyle bakıyorlardı. Tevhid dîninin nûru sönecek sanıyorlardı. " Bu günkü müşriklerin sandığı gibi." Halbuki, Allah'ın takdiri bambaşka zuhûr edecekti. Hâdisat behemehal takdîr-i ilâhî üzere vuku' bulacaktı, fakat gafiller bunu hesâba katmıyordu. |