|
İSLÂMDA
İLK HUTBE
Hazret-i
Peygamber (s.a.v.), Kubâdan Medîneye giderken Benî Sâlim yurdunda
ilk Cuma namazını kıldığı zaman şu hutbeyi
îrad buyurmuşlardır. İslâmda ilk Cuma hutbesi budur. Peygamber Efendimiz
evvelâ Allahu Teâlâya hamd ü senâdan sonra şöyle buyurmuşlardır:
Ey müminler,
ölmezden evvel Allaha tevbe ediniz. Bir mânî sizi işgâl
etmezken sâlih ameller işleyerek Allaha
yakınlaşınız. Biliniz ki, Allah şu günde, şu
bulunduğum makamda Cumâ namazını üzerinize farz kılmıştır.
Onu inkâr etmek ve hakkını istihfâf eylemek sûretiyle terk
eyleyen kimsenin Allah iki yakasını bir araya getirmesin ve
işlerini itmâm etmesin. Tabiî kendileri için âdil veya zâlim bir
imam bulunupta Cumâ kılmak imkânı varsa, bilmiş olunuz ki, o
kimsenin başka namazı yoktur. Tevbe edenler müstesnâdır.
Çünkü her kim tevbe ederse, Cenâb-ı Hak onun tevbesini kabûl eder. Ey nâs, sağlığınızda
Âhiretiniz için tedârik görünüz. Muhakkak bilmiş olunuz ki,
Kıyâmet gününde birinin başına vurulacak ve çobansız
bıraktığı koyunundan sorulacak. Sonra Cenâb-ı Hak
ona diyecek ki: Sana benim peygamberiim gelip tebliğ etmedi mi? Dünyâda
iken Âhiretin için hangi hayır ve hasenâtı, hangi fazîleti yaptın?
O kimse dahi sağına, soluna bakacak, bir şey göremeyecek,
önüne bakacak, Cehennemden başka bir şey görmiyecek. Öyle ise
her kim ki, kendisini velev ki yarım hurma ile olsun, ateşten
kurtarabilecek ise hemen o hayrı işlesin. Onu da bulamazsa, bâri
kelime-i tayyibe ile, güzel sözle kendisini kurtarsın. Gerçek
müslüman, dilinden ve elinden başkaları zarar görmiyen
kimsedir.Zîrâ onunla, bir hayra on mislinden yediyüz misline kadar sevap
verilir. Allahın selâm ve rahmet ve berekâtı üzerinize olsun
Birinci
hutbeyi böylece tamamladıktan sonra ikinci hutbeye şöyle devâm
etti:
Allahu
Teâlâya hamd ü senâlar olsun. Ona lâyık bir sûrette hamd eder
ve Ondan yardım isterim. Nefislerimizin şerrinden ve kötü
amellerimizden Allaha sığınırız. Allahın
hidâyet ettiğini kimse dalâlete düşüremez. Allahın dalâlete
düşürdüğüne de kimse hidâyet veremez. Allahtan başka
İlâh olmadığına ben şehâdet ederim. O, birdir,
şerîki ve nazîri yoktur. Kelâmın en güzeli Allahın
Kitabıdır. Kimin ki Allah kalbini Kurân ile tezyin ederse,
kâfir iken İslâma girip Kuranı diğer sözlere tercih
eylerse, işte o kimse felâh bulur. Doğrusu Allahın
Kitabı, sözlerin en güzeli ve en beliğidir. Allahın
sevdiğini seviniz. Allahı cân ü gönülden seviniz, Allahın
kelâmından ve zikrinden asla usanmayın. Allah kelâmından
kalbinize asla kasvet gelmesin. Zîrâ Allah Kelâmı, her şeyin alâsını
ayırıp seçer. Amellerin hayırlısını ve
kulların güzîdesi olan Peygamberlerin ve kıssaların
iyisini zikreder. Helâl ve harâmı beyân eyler. Artık Allaha ibâdet
ediniz ve Ona hiçbir şeyi şerik koşmayınız. Ondan
hakkıyle sakınınız. İyi işler işleyiniz. Sözünüz
dahi Allaha doğru olsun. Aranızda Allah Kelâmı ile
sevişiniz. Muhakkak bilmelisiniz ki Allah, ahdini bozanlara, sözünden
dönenlere gazab eder. Allahın selâmı sizin üzernize olsun.
MEDÎNEDE
COŞKUN TEZÂHÜRATLA KARŞILANIŞ
Resûl-i
Ekrem, Kubâda Cuma namazını kıldıktan sonra yine
devesine bindi ve Medînenin yolunu tuttu. Yolun iki tarafı istikbâl
için çıkan halkla doluydu. Akrabâsı olan Neccar
oğulları başta olmak üzere bütün Medîne halkı âdetâ
bir bayram sevinci içinde yüzüyordu. Büyük Peygamberlerinin yüzünü
görmek için sağlı sollu yolun iki tarafını
almışlardı. İçten gelen bir sevgiyle tezâhürat yapıyorlar,
o büyük insanı şânına lâyık bir sûrette karşılıyorlardı.
Kimse zorlamadan içten coşan bir sevgi ve saygıyla onu
karşılamağa koşuyorlardı. Medîne o güne kadar
böyle heyecanlı ve canlı bir gün yaşamamıştı.
Peygamber Efendimiz geçerken sağdan soldan: Buyurun Yâ Resûlâllah,
diye onu davet ediyorlar, Hoş geldin, safâ geldin, diyerek iltifatta
bulunuyorlardı. Peygamberimiz bu samîmî iltifatlara nâzikâne
mukabele ediyor, herkesin sevgisini topluyordu. Mini mini masum
yavrular, bayramlık elbiselerini giymişler, şenlik
yapıyorlar, Resûlullah geldi diye seviniyorlardı. Neccar
oğullarının kızları ellerindeki defleri çalarak bir
ağızdan:
Biz
Neccarzâdelerin kızlarıyız. Muhammedin komşuluğu
ne hoş komşuluktur. Diye
terennüm ediyorlardı. Kadınlar, Medîne
evlerinin düz damlarına çıkmışlar, şarkılar söylüyorlardı.
O gün şu neşîde Medîne ufuklarında çalkanıyordu:
Taleel-Bedru
aleyna min Seniyyatil-vedâğ. Vecebeşşükrü aleyna ma dea
lillâhi dâğ. Eyyuhal-Mebusü fina cite bil-Emril mudağ. Dolunay Vedâ dağının
sırtlarından çıkıp bize doğdu.
Allaha yalvaran bulundukça bize de şükretmek borçtur.
Ey bize gönderilen Peygamber, Sen itâat olunan emirle geldin. Herkes büyük Peygamberi evine misâfir etmek
şerefine nâil olmak istiyor, devesinin yularına sarılarak: Buyurun
Yâ Resûlâllah diyordu. O ise gülümseyerek: -Bırakınız
onu kendi hâline, o, memurdur diyerek onların gönüllerini hoş ediyordu. Deve
evvelâ, Benî Neccârdan iki yetîme âit bir arsaya çöktü ve hemen
kalktı. Hazret-i Peygamber (s.a.v.) sonra o arsayı satın alarak
oraya Mescid-i Nebevîyi ve Hâne-i Saâdetini binâ etmiştir. Deve ikinci defa olarak çöktü ve boynunu uzatarak
tatlı tatlı bağırdı. Peygamberimiz: İnşa-Allah
konağımız burasıdır,
diyerek devesinden indi. Burası Neccar oğullarından Hâlid b.
Zeydin Yâni Ebû Eyyûb-i Ensârî Hazretlerinin evine en yakındı.
Hazret-i Peygamber (s.a.v.) onun misâfiri oldu. Ebû Eyyûb-i Ensârînin iki kat bir evi vardı.
Hazret-i Peygamberi üst kata misâfir etmek istediyse de, Peygamber
Efendimiz kendisini ziyârete gelenler çok olacağını ileri sürerek
kimse rahatsız olmasın diye, hâne sâhibinin devamlı ısrârına
rağmen, zemin katta ikaameti ihtiyar buyurmuşlardır. Mescid-i
Şerîfin yanındaki odalar, Hucurât-ı Saâdet yapılıncaya
kadar birkaç ay bu evde misâfir kalmışlardır. İstanbulda
medfun bulunan Hazret-i Hâlid, Peygamber Efendimizin dayıları
olan Neccar Oğullarındandır. İkinci Akabe bîatında o
da bulunmuştu. Hazret-i Peygambere son derece izâ ve ikramda
bulunmuştur. Bir defa sâkin olduğu üst katta suyla dolu bir
ibrik kırılmıştı. İçindeki su tavandan aşağıya
akıp zemin kattakileri rahatsız etmesin diye hemen kıymetli
örtüsünü suyun üstüne atarak aşağıya sızmasına
mâni olmuştur. |