|
‘Öteki’, bize aid
olmayan ve bizim ölçülerimizin dışında, başka ölçülere göre
yaşayan ferd ve toplumlardır.. Ve insanlık tarihi, ‘biz’ ile
‘öteki’, ‘biz’ ve ‘onlar’ arasındaki savaşların, boğuşmaların,
zıdlaşmaların tarihidir.
Yani, milyarlarca insan, hayatı yaşamakta esas alacakları
ölçüler açısından, birbirlerinin aynı değiller ve birbirine
benzer olanlar olsa bile, ayniyet olmadıkça; diğerleri, hep
‘öteki’dir. Hatta, bu, bir inanç ve ideoloji içinde bile
böyledir ve farklılıklar bazen birbirine düşman olan mezheb veya
fraksiyon, zıdlaşmalarına kadar varır.. Ve her din, mezheb veya
ideoloji de elbette ki kendisinin en doğru ve yalnızca
kendisinin,‘fırqa-y’ı nâciye’ (kurtulmuş taife) olduğu inancını
taşır. Bu, mantıkî bir gerekliliktir de.. Kendi bağlılarına,
kendisinin yanlış olduğunu telkın eden herhangi bir din veya
ideolojinin varolması, düşünülemez. Böyle olunca da, kendisinin
‘kesin doğru’ olduğuna inanılan bir din veya ideolojinin
bağlılarının, kendi varlıklarını ve kendileri etrafında oluşmuş
bulunan güç ve menfaatleri korumak için, ‘öteki’lerle, -savaşmak
da dahil-; her türlü ihtilafa düşmesine ve tarafların, ‘öteki’ni
kendi ‘hâkimiyet’i altına almak çabası içinde olmasına
şaşılmamalıdır. Yani, bu zıdlıklar varoldukça, savaşsız bir
dünya arzusu, gerçekçi değildir, hayâlîdir.
Genel olarak, cihanşümûl hedefleri olan bütün
ideolojiler, ‘diğer’lerini önce cezbetmeyi; bu olmazsa, o zaman
da def’etmeyi ve hatta onu kendi hâkimiyeti altına almayı, hattâ
imha/ yok etmeyi planlar..
Ancak, bazı güçler, kendi dünya görüşlerini
imha etmek, esir ve köle almak gibi bir hayat telakkisi üzerine
kurmuşlardır.
Bunun en çarpıcı örneği, Asya’da geçmiş
asırlarda fırtınalar estirmiş olan Moğol İstilacılığı’dır.
Ancak, kendilerini Hz. İsâ bağlılığına nisbet eden -özellikle-
Batı’lı hristiyan toplumların geçmişi de, benzer bir
yokediciliğin örnekleriyle doludur. Nitekim, Avrupa’lıların
Afrika, Amerika ve Avustralya’daki yerlilere karşı son 500
yıldır uyguladıkları ve onmilyonlarca yerli insanı toptan imha,
katliâm ve yokettikleri unutulmamalıdır. Onlar, bu
barbarlıklarıyla, kendilerini takibçisi olarak iddia ettikleri
Hz. Îsâ aleyhisselam’ın ‘adalete dayalı barışçı’ çağrılarından
ne kadar uzak düştüklerini de sergilemektedirler.. Ve bugün,
Amerikan emperyalizmi, yine Hz. İsâ aleyhisselam’ın adını
kullanarak dünyada korkunç cinayetler işlemektedir. Çünkü, onlar
İsevîlik iddialarına rağmen, hayat telakkilerini materyalist
anlayışlara oturttuklarından, ‘öteki’leri, ‘kesinlikle bertaraf
edilmesi gerekli düşman’ ve hattâ ‘Cehennem’ olarak görürler..
20 sene öncelerde Papa II. Johannes Paulus,
hristiyan misyonerlerine kesin bir hedef gösteriyor ve ‘2000
yılında tamamiyle hristiyanlaşmış bir Afrika istiyorum..’
diyordu, muazzam maddî kaynakları da harekete geçirerek.. Ama,
bugün geldiği noktada, görmektedir ki, üstelik Müslümanlar o
kadar zengin maddî kaynakları harekete geçirmedikleri/
geçiremedikleri halde, putperest/animist Afrika’da din
değiştirenler arasında hristiyan olanlar, müslüman olanların
5’de 2’sini geçmemektedir.. Bu da, İslam’ın, insanın tabiî
fıtratına uygun olması açısındandır.. Bu bakımdan, ‘misyonerlik
çalışmalarına karşı müteyakkız olalım..’ derken, bu noktada da
uyanık olmalı ve o çabaları, İslâm’ın insanı kazanmaktaki
mukabil ölçüleriyle etkisiz hale getirebileceğimizi de
unutmamalıyız..
Bütün ilâhî peygamberlerin elinden insanlığa
sunulan dinin, ilahî vahyin ortak ismi olan İslâm’ın hedefi,
karşıt kutubları yok etmeyi değil; saldırganları ve şerr güçleri
sınırlamayı, hayrı hâkim kılmayı hedefler.
Çünkü, bu âlem, zıdd kutublar ve zıdd değerler âlemidir.. Mûsâ
ve Fir’avun, hayattan doğan iki kuvvettir ve her ikisi de,
birbirinin varoluş sebebidir. Ve bütün zamanların Mûsâ’ları da
vardır, fir’avunları da..
Bu yaklaşım açısından bakıldığında,
kapitalist emperyalizmin yeni ‘Soğuk Savaş’ı için kendisine
rakib olarak seçtiği İslâm, bugün, ‘terör’le birlikte
gösterilmeye çalışılmasına rağmen; kendi dışındaki dünyaya,
yoketmek düşüncesiyle değil; iyiliğin ve hayrın hâkimiyeti ve
şerrin, kötülüğün engellenmesi hedefini gözeterek bakmakta ve
yaklaşmaktadır. Yani, İslâm’ın savaş anlayışı ve ölçüsü, bu
çağdaş emperyalist uygulamalar çağında da, ‘kurtarıcı’
ölçüleriyle diğerlerinden kesinlikle farklıdır. İslâm, hiçbir
coğrafya, ve mekan/ zaman sınırlaması olmaksızın, bütün herkesi,
yaratılış hikmetine uygun olarak yaşayacakları bir dünya
düzenine çağırmayı hedef edinmekte, bunun için de ‘öteki’ni
yoketmeyi değil, ‘tebliğ’ ve ‘dâvet’i; yani, insan’ın hakikatle
tanışmasının temin olunmasını esas almaktadır. Ama, savaşsız bir
dünyanın hayâl olduğu gerçeğini de, asla gözardı etmeden.. Biz
bu dünyaya bakışımızı, dışımızdakilerin tavırlarına göre değil,
kendi inanç ölçülerimize göre belirleriz, belirlemeliyiz.
İnancımızı, bizi dinlemeye hazır herkese
anlatmaya her meşrû’ vasıta ile anlatmaya, inancımızın iyi
örnekleri olmak dikkati içinde, daha bir çaba harcadığımız ve
üzerimize düşen vazifeleri yerine getirdiğimiz zaman,
başkalarının insan kazanma çabalarından korkmaya gerek yoktur..
Bilgili ve bilgece hareket etmek şartiyle, kazançlı çıkacak
olan, biziz!.
Selahattin Eş ÇAKIRGİL
Ock 17, 2005 Hak Söz Haber
e-mail: cakirgil@yahoo.de
|