‘Öteki’lerle, savaştan önce, başka yollarımız var!

‘Öteki’, bize aid olmayan ve bizim ölçülerimizin dışında, başka ölçülere göre yaşayan ferd ve toplumlardır.. Ve insanlık tarihi, ‘biz’ ile ‘öteki’, ‘biz’ ve ‘onlar’ arasındaki savaşların, boğuşmaların, zıdlaşmaların tarihidir.

Yani, milyarlarca insan, hayatı yaşamakta esas alacakları ölçüler açısından, birbirlerinin aynı değiller ve birbirine benzer olanlar olsa bile, ayniyet olmadıkça; diğerleri, hep ‘öteki’dir. Hatta, bu, bir inanç ve ideoloji içinde bile böyledir ve farklılıklar bazen birbirine düşman olan mezheb veya fraksiyon, zıdlaşmalarına kadar varır.. Ve her din, mezheb veya ideoloji de elbette ki kendisinin en doğru ve yalnızca kendisinin,‘fırqa-y’ı nâciye’ (kurtulmuş taife) olduğu inancını taşır. Bu, mantıkî bir gerekliliktir de.. Kendi bağlılarına, kendisinin yanlış olduğunu telkın eden herhangi bir din veya ideolojinin varolması, düşünülemez. Böyle olunca da, kendisinin ‘kesin doğru’ olduğuna inanılan bir din veya ideolojinin bağlılarının, kendi varlıklarını ve kendileri etrafında oluşmuş bulunan güç ve menfaatleri korumak için, ‘öteki’lerle, -savaşmak da dahil-; her türlü ihtilafa düşmesine ve tarafların, ‘öteki’ni kendi ‘hâkimiyet’i altına almak çabası içinde olmasına şaşılmamalıdır. Yani, bu zıdlıklar varoldukça, savaşsız bir dünya arzusu, gerçekçi değildir, hayâlîdir.

Genel olarak, cihanşümûl hedefleri olan bütün ideolojiler, ‘diğer’lerini önce cezbetmeyi; bu olmazsa, o zaman da def’etmeyi ve hatta onu kendi hâkimiyeti altına almayı, hattâ imha/ yok etmeyi planlar..

Ancak, bazı güçler, kendi dünya görüşlerini imha etmek, esir ve köle almak gibi bir hayat telakkisi üzerine kurmuşlardır.

Bunun en çarpıcı örneği, Asya’da geçmiş asırlarda fırtınalar estirmiş olan Moğol İstilacılığı’dır. Ancak, kendilerini Hz. İsâ bağlılığına nisbet eden -özellikle- Batı’lı hristiyan toplumların geçmişi de, benzer bir yokediciliğin örnekleriyle doludur. Nitekim, Avrupa’lıların Afrika, Amerika ve Avustralya’daki yerlilere karşı son 500 yıldır uyguladıkları ve onmilyonlarca yerli insanı toptan imha, katliâm ve yokettikleri unutulmamalıdır. Onlar, bu barbarlıklarıyla, kendilerini takibçisi olarak iddia ettikleri Hz. Îsâ aleyhisselam’ın ‘adalete dayalı barışçı’ çağrılarından ne kadar uzak düştüklerini de sergilemektedirler.. Ve bugün, Amerikan emperyalizmi, yine Hz. İsâ aleyhisselam’ın adını kullanarak dünyada korkunç cinayetler işlemektedir. Çünkü, onlar İsevîlik iddialarına rağmen, hayat telakkilerini materyalist anlayışlara oturttuklarından, ‘öteki’leri, ‘kesinlikle bertaraf edilmesi gerekli düşman’ ve hattâ ‘Cehennem’ olarak görürler..

20 sene öncelerde Papa II. Johannes Paulus, hristiyan misyonerlerine kesin bir hedef gösteriyor ve ‘2000 yılında tamamiyle hristiyanlaşmış bir Afrika istiyorum..’ diyordu, muazzam maddî kaynakları da harekete geçirerek.. Ama, bugün geldiği noktada, görmektedir ki, üstelik Müslümanlar o kadar zengin maddî kaynakları harekete geçirmedikleri/ geçiremedikleri halde, putperest/animist Afrika’da din değiştirenler arasında hristiyan olanlar, müslüman olanların 5’de 2’sini geçmemektedir.. Bu da, İslam’ın, insanın tabiî fıtratına uygun olması açısındandır.. Bu bakımdan, ‘misyonerlik çalışmalarına karşı müteyakkız olalım..’ derken, bu noktada da uyanık olmalı ve o çabaları, İslâm’ın insanı kazanmaktaki mukabil ölçüleriyle etkisiz hale getirebileceğimizi de unutmamalıyız..

Bütün ilâhî peygamberlerin elinden insanlığa sunulan dinin, ilahî vahyin ortak ismi olan İslâm’ın hedefi, karşıt kutubları yok etmeyi değil; saldırganları ve şerr güçleri sınırlamayı, hayrı hâkim kılmayı hedefler.
Çünkü, bu âlem, zıdd kutublar ve zıdd değerler âlemidir.. Mûsâ ve Fir’avun, hayattan doğan iki kuvvettir ve her ikisi de, birbirinin varoluş sebebidir. Ve bütün zamanların Mûsâ’ları da vardır, fir’avunları da..

Bu yaklaşım açısından bakıldığında, kapitalist emperyalizmin yeni ‘Soğuk Savaş’ı için kendisine rakib olarak seçtiği İslâm, bugün, ‘terör’le birlikte gösterilmeye çalışılmasına rağmen; kendi dışındaki dünyaya, yoketmek düşüncesiyle değil; iyiliğin ve hayrın hâkimiyeti ve şerrin, kötülüğün engellenmesi hedefini gözeterek bakmakta ve yaklaşmaktadır. Yani, İslâm’ın savaş anlayışı ve ölçüsü, bu çağdaş emperyalist uygulamalar çağında da, ‘kurtarıcı’ ölçüleriyle diğerlerinden kesinlikle farklıdır. İslâm, hiçbir coğrafya, ve mekan/ zaman sınırlaması olmaksızın, bütün herkesi, yaratılış hikmetine uygun olarak yaşayacakları bir dünya düzenine çağırmayı hedef edinmekte, bunun için de ‘öteki’ni yoketmeyi değil, ‘tebliğ’ ve ‘dâvet’i; yani, insan’ın hakikatle tanışmasının temin olunmasını esas almaktadır. Ama, savaşsız bir dünyanın hayâl olduğu gerçeğini de, asla gözardı etmeden.. Biz bu dünyaya bakışımızı, dışımızdakilerin tavırlarına göre değil, kendi inanç ölçülerimize göre belirleriz, belirlemeliyiz.

İnancımızı, bizi dinlemeye hazır herkese anlatmaya her meşrû’ vasıta ile anlatmaya, inancımızın iyi örnekleri olmak dikkati içinde, daha bir çaba harcadığımız ve üzerimize düşen vazifeleri yerine getirdiğimiz zaman, başkalarının insan kazanma çabalarından korkmaya gerek yoktur..
Bilgili ve bilgece hareket etmek şartiyle, kazançlı çıkacak olan, biziz!.

Selahattin Eş ÇAKIRGİL Ock 17, 2005 Hak Söz Haber

e-mail: cakirgil@yahoo.de