NATO... Topkapı Sarayı'nda bir akşam yemeği!

Yaman çelişki dedikleri bu olsa gerek... Hem “savaşa hayır” diyeceksin, hem de “savaş lokomotifleri” ile aynı ortamda, aynı yemeği yiyecek ve üstelik “aynı fotoğraf karesi”ne gireceksin!..
İşte, önceki akşam, bu “çelişki fırtınası”nı yaşadım!.. Beynimdeki düşünceler, bir “med-cezir” gibi gitti-geldi!..
İşte Afganistan!..
İşte Irak!..
Ve işte Filistin!..
“İşgal”ler, “tecavüz”ler, “işkence”ler ve “kitlesel imha”lar!.. Ve işte ben!.. George Bush’un hemen yanında!..
Tony Blair’in ense kökünde!..
Ve hatta; bir ara ikisinin tam arasında!..
Flaşlar peşpeşe patlıyor!..
Az ötede Tayyip Bey... Onun da yanında Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac var!.. Meslektaşlar, “savaş karşıtı Chirac”a pek itibar etmiyor!..
Soruyor Bush;
“Umarım pek fazla aleyhimde yazmıyorsunuz!”
Cevap veriliyor kendisine;
“Savaş ve işgallerden önce lehinizeydi yazılar!.. Ama şimdi, hayır!”
Bilemiyorum, verilen “mesaj”ı anladı mı?.. Belki de anlamazlıktan geldi ki, “her zamanki gülmesine” devam etti!.. Anlamsız ve otomatiğe bağlanmış hissi veren bir gülme şekli!..
Ama, şu bir gerçek;
“Afganistan ve Irak’ın anasını ağlattığının” ve bu yüzden de kendisinden “nefret” edildiğini gayet iyi biliyor!..
Bundan olsa gerek; “savaştan bu yana aleyhindeyiz” denildiğinde, “Durun, henüz her şey bitmedi!” demek zorunda kaldı!.. Kendince, geleceğe dair “ümit” vermeye çalışıyor!..
Ama, “umutları öldürdüğünün” farkında değil!..
Sanıyorum;
“Hatıra fotoğrafı” çekimi sırasında verilen bir-iki dakikalık “mesaj” bile, “Türkiye medyası”nın tamamının savaş yanlısı olmadığını anlamasına yetmiştir!..
En azından bu “mesaj”ı verebildik kendisine!..
PARA... SİLAH... SCHEFFER!
Doğrusunu söylemek gerekirse, “Tayyip Bey’in ev sahipliğinde” gerçekleşen organizasyon “mükemmel”di!..
Bir yanda, bir zamanların “dünya başşehri” İstanbul’da, Osmanlı’nın eserleri, bir yanda dünya liderleri!.. “Medeniyetler buluşması” dedikleri bu olsa gerek!.. Aynı zamanda; Sezer’in davetlerinin aksine, “başörtülü ve başı açıklar”ın kullandığı ortak mekân!..
Bu “buluşma”nın sağlandığı mekân, Osmanlı’nın mirası!..
Evet, Topkapı Sarayı’nın Divan Meydanı ve meydandaki “asırlık ağaçlar”ın altı!..
Yemeğe geçilmeden önce, “ev sahibi” sıfatıyla Tayyip Bey, kısa bir “hoşgeldiniz” konuşması yapıyor!.. “Dünya barışı”na dair mesajlar veriyor...
Ardından, NATO Genel Sekreteri Joop De Hoop Scheffer konuşuyor... Gerisi önemli değil, ama şu sözü ilginç geldi bana:
“Osmanlı İmparatorluğu, yüzyıllar boyu ayakta kaldı... Bunun sırrı Topkapı Sarayı’nın girişinde... Saray’a girerken gördüm ki; bir yanında Darphane var, bir yanında Silahhane!.. Bu da; bütün büyük devletlerin temel gerekliliklerine işaret ediyor... Bu, NATO için de örnek olmalıdır!”
Yemek masasındaki meslektaşların da ittifak ettiği gibi; Scheffer, “ilginç bir mesaj” veriyor bu sözüyle!..
Darphane eşittir para!..
Silahhane eşittir güç!..
Demek istiyor ki; “Para ve silah” kimdeyse, “hükümranlık” ondadır!.. Yani, “kural”ları o koyar!..
“Emperyalist pencere”den bakınca doğru!.. Evet, “silah ve para” kimdeyse, “güçlü” olan ve “kural” koyan odur!..
Ne var ki;
Bu anlayış, el’an yaşadığımız gibi, sonunda “gücün terörü”ne yol açıyor!.. Ve tabiî; karşısında da “terörün gücü”nü buluyor!..
Ancak, Scheffer’in tanıdığı Osmanlı, sadece “silah ve para”dan ibaret değil ve sadece bunun için “güçlü” değildi!..
Osmanlı; gittiği yere, “adalet” götürüyordu, “barış” götürüyordu, “ekmek” götürüyordu, “sevgi ve merhamet” götürüyordu!..
Ya NATO?.. Ya ABD?..
“Kan” götürüyor, “gözyaşı” götürüyor, “açlık” götürüyor, “tecavüz” götürüyor!.. “Özgürlük” diyor, “esaret” götürüyor!.. “Demokrasi” diyor, “despotluk” götürüyor!..
İstanbul Zirvesi’nde ilk adımı atılan BOP’la, bakalım yine ne “top”lar, ne “füze”ler yağacak Ortadoğu’nun tepesine?!?
GENERALLE YANYANA!
Yemek öncesi, “farkların ahengi”ni yansıtan bir “konser” vardı... Tasarım ve uygulayıcılığını Yekta Kara ile Ali Taygun’un, direktörlüğünü ise Serdar Yalçın’ın yaptığı müzik gösterisi, adeta “dünya müzik mozayiği”ni yansıtıyordu...
Amacım, “müzik”ten söz etmek değil!.. Bu vesileyle, bir “manzara”yı anlatmak istiyorum... Özellikle “müzik” gösterisi esnasında, “devlet/hükümet başkanları” haricinde bir “oturma sınırlaması” yoktu...
Biraz erken gidenler “ön sıralarda” oturdu, geç kalanlar arka sıralarda...
Bir ara baktım, rütbeli bir asker!.. Benim oturduğum yere doğru geliyor!.. “Yıldız”larına baktım, bir orgeneral!..
“Boş mu?.. Oturabilir miyim?” dedi... “Buyrun” deyip, yer gösterdim...
“Teşekkür” edip, oturdu...
Göz ucuyla “yaka kartı”na baktım, “Denmark” yazıyordu!.. Doğrusu, “ayıp olur” düşüncesiyle, daha fazla bakıp, “ismini” okumaya çalışmadım!..
Evet, 1 saat boyunca, “Danimarkalı general” ile yanyana izledik müzik ve gösterileri!..
Ne yaman çelişki!..
“Türk generalleri” ile, bırakın “yanyana” oturmayı, “akredite” olmadığımız için aynı çatı altında bile bulunamayan; dahası, “dâvâlı” olan ben, “Danimarkalı orgeneral” ile yanyana oturuyor ve birlikte “müzik” dinliyoruz!..
Bir an için şöyle düşünüyorum:
“Bizim medeniyetimizin getirdiği nezaket, işte bu!.. Ama biz terketmişiz!.. Asıl bizim yapmamız gerekeni, şimdi onlar uyguluyor!”
Kalkıp giderken, yine “teşekkür” etti, iyi mi?.. İşte Türkiye ile Danimarka arasındaki fark!..
Ya da; “AB üyesi” ülke ile, “AB adayı” ülke arasındaki fark!..
VEDA YEMEĞİ GİBİ!
Sonuç olarak;
Tayyip Bey’in, önceki akşam Topkapı Sarayı’nda verdiği yemek; “kültür”lerin buluştuğu İstanbul’da, “dünya liderleri”nin de buluşma mekânı oldu...
Organizasyon, tek kelimeyle “mükemmel”di!.. Her şey, bir “rüya” gibiydi!.. Ama, az ötemizde “Kabush” vardı!..
İşte, “çelişki” de buradaydı...
Dünyaya “adalet ve barış” götüren Osmanlı’nın “asırlık çınar”ları altında; dünyaya “kan” kusturan, “gözyaşı” döktüren ve yeni “işgal hesapları” yapan Bush ve Blair gibi “2 terminatör” vardı!.. Tıpkı, “bal kâsesi” içindeki “zehir” gibi!..
Ama, görünen o ki;
Bu “zehir”ler, ağır ağır kendi vücutlarına yayılıyor!.. Sonunda, kendilerini yok edecekler!..
İşte bu yüzden; önceki akşamki yemeğe, bir “Gala Yemeği”nden ziyade, bir “veda yemeği” olarak da bakılabilir!..
Zira; Bush ve Blair, “yolcu” gibi!..
İlk seçimde gidecekler!..

Sezer mi yazdı?

AİHM’in Leyla Şahin dâvâsında verdiği kararın “gerekçe”lerini karşı sayfamızda bulacaksınız...
AİHM’in gerekçelerini okuyunca, ne yalan söyleyeyim, ilk sorum şu oldu: “Bu gerekçeleri Sezer mi yazdı?”
Öyle ya; böyle bir gerekçeyi, yazsa yazsa, ancak Sezer yazabilirdi!..
Zira, bu gerekçeyi yazabilmek için “Türkiye’ye ve halka yabancı” olmak gerekir!..

Hasan Karakaya 30.06.2004 Vakit