İslâm adına kalabalıklara
cehaleti rüşvet verenler
Yahudileşme tehlikesinin içine düşmüş olan toplumların en önemli
uğraşlarının başında tahrifçilik gelir. Tahrifçilik, Allah'ın dinini
keyfî, cebrî ve küfrî olanların arzularına göre yorumlama hastalığıdır.
İslâm adına keyfi bir yaşayışı arzulayanların Allah'ın dinini keyfi bir
yoruma tabi tutmaları kaçınılmazdır. Müslümanlar arasında his ve heveslere
göre Müslüman olma özentisi, Kur'an ve sünneti "bana göre" "bize göre"
yorumlama hastalığını beraberinde getirmiştir. Nitekim genelde İslâm
coğrafyasında, özelde ise ülkemizde; "Benim tanıdığım Muhammed böyle bir
şey söylemez" diyerek kalabalıklara Rasûlüllah (sav)'in mütevatir
hadislerini uydurma hadis diye takdim eden âlim rolüne bürünmüş
müsveddeler türemiştir. Bu âlim rolüne bürünmüş müsveddeler, hakkı
batıldan, sünneti bid'attan ayıramayacak kalabalıkları kandırmak, onların
sırtından geçinmek için kendilerine İslâm adına cehaleti rüşvet vermekten
çekinmeyen hainlerdir. İslâm adına cehaleti rüşvet vererek
kalabalıklarının nezdinde itibar kazanmış olanlara âlim muamelesini
yapmak, bir vebali azimdir.
Sosyolojik bir tesbit olarak kalabalıklar çoğu zaman din adına kendilerini
rahatlatacak, gidişatlarını bozmayacak, cehaletlerini, gafletlerini
onaylayacak fetvaları arzularlar. Bu, kalabalıkların; derslerine katılmak,
kitaplarını okumak ve kendilerini sevmek için âlimlerden adeta istedikleri
bir rüşvettir. Kalabalıkların bu isteklerini kendi şöhretleri uğruna
yerine getirmeye çalışanlar, bizzat İslâm adına kalabalıklara cehaleti
rüşvet verenlerdir. Tabiî ki, bu durum, Rasûlüllah (sav)'in sünnet ve
siretiyle çelişen ve çatışan bir durumdur. Rasûlüllah (sav), içinde
yaşadığı toplumun mantığına yenik düşmemiş, onların arzusuna uygun bir din
tebliğ etmemiştir. Aksine Rasûlüllah (sav) his ve heveslerini din
edinenlerle çelişmiş ve çatışmıştır. O, her fırsatta vahyi, şer'i şerifi
bir hayat nizamı, yaşama tarzı olarak tebliğ ve teybin etmiştir.
Şer'i şerifin hılafına meyletmek hüdaya değil, hevâya tabi olmaktır.
Hevâya tabi olmak, şer'i şerifin hılafına olan şeylere muhabbetle
meyletmektir. Bu meyletmede karar kılmak ise, iman iddiasını
yalanlamaktır. Rasûlüllah (sav) buyuruyor:
"Sizden herhangi birisi hevâsını/arzularını benim getirdiğim (İslâm
sistemi)ne tabi kılmadıkça mü'min olamaz." (Şerhü Süne/Beğavi, C:1, Sh:
212-213, Camiu'l Ulûm ve'l Hikem/İbn-i Recep el- Hanbeli, Sh: 364-365)
Bir insan ya Rasûlüllah (sav)'ın getirdiğine tabi olacak veya his ve
heveslerine uyacaktır. His ve hevesler, disiplinsizliği, başıboşluğu,
düzensizliği, keyfe göre yaşamayı öngörürler. Şehvetlerini ve
şöhretlerini, Rasûlüllah (sav)'in getirdiğine tercih edenlerin iman
iddiaları bir vehimden öteye geçemez. Nitekim ulemadan Aliyyu'l Kari
(Rh.a.) yukarıdaki hadisin şerhinde der ki: "mü'min olamaz" ifadesi,
imanın aslını nefyeden bir ifadedir." (Mirkat/ 1, Sh: 201-202)
Yeryüzünde sevdaları şöhret olanların sermayeleri cehalet olur. Cehaletin
İslâmiyet diye insanlara sunulması ve kabul görmesi, Allah'ın dinine karşı
hurafeciliğin zafere kavuşmasıdır. Allah'ın dini adına bu işi yapanlar,
kalabalıklara cehaleti rüşvet verenlerdir.
Kuru kalabalıkların nezdinde itibar görmek için İslâm dinini yontanlar,
İslâm dininin evrensel hükümlerinden kırpanlar, kalabalıklara cehaleti
rüşvet verenlerdir. Bakınız İslâm ulemasından Muhammed Birgivî (Rh.a.)
1560 tarihinden önce telif ettiği bir eserinde şunları söylüyor: "Öyle bir
zamanda bulunuyoruz ki; cehalet meşhur, ilim ise sözü edilmeye değmez
olmuştur. Bazı kimseler, hurafeleri ve dinin yasakladığı şeyleri, Allah'a
yaklaşmanın en yüce yollarından sayıyorlar. İlmi zayıf bazı kimseler,
insanları ibadet kılığına büründürülmüş yaygın bid'atlere teşvik
ediyorlar. Hatta bunların bir kısmı iyiyi kötüden ayırmadan, zayıf ve
uydurulmuş sözlerden meydana gelen kitaplar bile yazmaktadır. İşin aslını
bilme imkânı olmayan halk ise ya menfaati, ya da işlerine öyle geldiği
için bu eserlere iltifat etmektedir. Bu durum, insanların kendisinden
gafil bulunduğu büyük bir musibettir!" (Şerhu'l Ehadisi'l Erbein/Sh:2-3,
İst/1326)
Müslümanların Kitap, Sünnet, İcam-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha ile çelişen ve
çatışan eserlere iltifat etmeleri, başlı başına bir musibettir. Cahillerin
cehaletini ganimet bilerek onlara cehaleti din diye takdim etmek ise,
cinayettir. Bu musibet ve cinayetlerin kıskacında kalan mü'minler için
çıkış yolu, din adına anlatılanları Kitap, Sünnet, İcma-i Ümmet ve Kıyas-ı
Fukaha ölçüsüne vurmak ve bu ölçülerle çelişen mesajları, açıklamaları,
yorumları, izahları tarihin çöp sepetine atmak süretiyle Hakk'ın hatırını
bütün hatırların fevkine çıkarmaktır. Ne kalabalıkların, ne şahısların ve
ne de kurumların hatırı Hakk'ın hatrının önüne geçemez. Çünkü Hakk'ın
hatrından âli/yüce hatır yoktur. Bu, böyle biline..
Mustafa Çelik 23 Mart 2005 Vakit
mcelik@vakit.com.tr