‘İkon’ ve ‘ilah’laştırılanları ‘insan’lıklarına döndürmek!
Sovyetler’in 27 yıl
dışbakanlığını yapmış olan Andrei Gromiko, hatıralarının Stalin’in ölümünü
anlattığı bölümünde, ‘Stalin’e bir ‘tanrı’ olarak inanıp korktuklarını ve ölüm
yatağındayken, (komünist sistemde en üst yönetim kadrosu olan) Polit-Büro
üyeleri olarak yatağı etrafına gidip ziyaret ettiklerini ve ‘acı içinde kıvranan
‘tanrı’larının, bir müddet sonra başını yan tarafa düşürüverdiğini ve ‘tanrı’nın
öldüğünü görüp dehşete kapıldıklarını’ anlatır..
1953-63 arası, Sovyetler’i yöneten ünlü Nitika Kruşçef ise, ölümünden sonra
yayınlanan hâtırâtında, Stalin’in öldüğüne dehşet içinde şâhid olduktan sonra,
gizli bir iktidar savaşının hemen başladığını, birgün çalışma odasına (ünlü
gizli polis/KGB şefi) yahudi Lavrenty Beria’nın girdiğini ve kendisinin de
onunla konuşurken, çekmesinden, tabancasını çıkararak, tek bir el ateş ile onu
öldürdüğünü ve hemen ilgililerin gelip, ‘intihar ettiği’ne dair bir rapor
düzenlediklerini itiraf eder.
Kruşçef, dizginleri eline geçirip, durumunu pekiştirdikten sonra, 1956 yılında,
Stalin’i ‘tarihin en korkunç zâlimi’ olarak niteledi; Kremlin duvarındaki
mumyalı cesedini oradan çıkarıp, Moskova çöplüğüne attırdı.. (1951’de Türkiye’de
hapisten çıktından sonra öldürüleceği korkusuyla Sovyet Rusya’ya kaçan ve orada
Stalin’i tıpkı diğer komünistler gibi tanrılaştırma yarışına katılan Nâzım
Hikmet, en güzel şiirlerinden birini bu yıkılış-yokoluş üzerine yazmış ve’
tonlarca mermerlerin, tunçların, büstlerin, kartonların üzerlerinden bir anda
yokoluşunu coşkun bir şekilde dile getirmiştir.) 1963’de Kruşçef’in yerini alan
yeni Sovyet lideri Leonid Brejnev ise, yeniden stalinizme döner.. Brejnev’in
1983’te ölümünden sonraki Yuri Andropov ve Victor Chernenko’nun birer yıl arayla
ölmesini takiben, yeni nesilden birisi olarak liderliğe getirilen Mihail
Gorbaçev ise, Stalin’i ‘Rusya tarihinin Korkunç İvan’dan da beter, en kanlı
zâlimi ve dehşetli simâsı’ olarak yeniden suçlayıp; ‘Glasnost’ (Şeffaflık) ve
‘Perestroika’ (Yeniden yapılanma) gibi isimlerle anılan idarî devrimlerle,
Sovyetler’in ölüm fermanını hazırlar.. Anlı-şanlı ‘Kızıl-Ordu’ şefleri, can
havliyle, son bir hamle ile bir askerî darbe yapıp Gorbaçev’i hapsederler 19
Ağustos 1990’da ve ülke idaresine el koyarlar; ama, o zaman da artık geç
kalmışlardır, yüzbinler sokağa dökülür ve Boris Yeltsin de, Moskova’da
ihtilalcilerin bir tankının üzerine fırlayarak, halkı askerî darbe aleyhine
yönlendirir ve darbe, üç gün sonra başarısızlığa uğrar ve Sovyetler defnedilir,
tarihin çöplüğüne; yeni Rusya ve öteki 15 yeni devlet doğar..
Ama, ‘hâfıza-ı beşer nisyan ile malûldür..’ (insan hâfızası, unutkanlıkla
sakattır, hastalıklıdır) demiş, eskiler..
Bugün, yapılan anketlerin ortaya çıkardığı bir dehşet var ki, o da, toplumların,
güce taptığını göstermesi bakımından ilginçtir.. Rusya’da halk kitlelerinin
yüzde 60’ları bulan bir kesimi, bugün, Stalin’i ‘Bize bir dünya gücü
kazandırmıştı..’ diye hayranlıkla benimsiyorlarmış... Onun ‘zulüm’lerine
gelince. ‘ O ölenler şöyle veya böyle ölecek değiller miydi?’ diyorlarmış..
Şimdiki Rusya lideri Putin de yeni, (ama, ‘marksizmsiz’) bir ’Stalinci’ anlayışa
tutunmuyor mu?
Rusya’da olup bitenleri kendi ülkemize de mukayese yoluyla tatbik edelim,
bakalım. ‘Homo-sovieticus’a, ‘Sovyet tipi insan’ modeline karşılık, bizim de
‘homo kemalismus’umuz ve aynı iktidar mücadeleleri, bizde de yok mu?
Ve geçmişteki aykırı görüşleri bilinen niceleri bile, şimdi resmî ideoloji ve
onun ‘ilah’laştırılmış, ‘ikon’laştırılmış ismi etrafında, artık bir kabul veya
zımnî teslimiyet içinde değiller mi? ‘Artık, şu kişileri insan olarak kabul
edelim, tanrılaştırmıyalım..’ şeklindeki hassas konuları yazmak, gerçekte,
egemen düzenin tezgahlarının ürettiği E. Ardıç gibilere kalmadı mı?
Ve dahası, nice müslüman kalemler bile, görüşlerini isbatlayabilmek veya laik
medyanın şekillendirdiği kamuoyunda kabul görebilmesi için, referans olarak
‘resmî ideoloji ikonu’na sığınmak ihtiyacını duymuyorlar mı?
17 Ekim tarihli Sabah’da, tarihî eserler yayıncısı Çağatay Anadol, resmî
ideolojinin ilk şefinin annesi ve ailesi ile ilgili olarak ortaya atılan
iddialara karşı,‘Türkiye'de bir Atatürk kültü yaratılmak istendi. Bu ‘kült’e
uygun düşmeyen bilgiler uygun düşmeyebilir diye ayıklanmış olabilir. Artık
hepimiz insan Atatürk'ü benimseyecek bir olgunluk içindeyiz.’ diyordu.. (Burada
geçen kült /culte kelimesi, tapınma olarak tarif edilmektedir, lügatlarda..)
17 Ekim tarihli Yeni Şafak’ta da, Hayreddin Karaman, M. Kemal’in 1923’lerdeki
görüşlerine dayanarak, ‘din adına Cumhuriyet savunması’ yapmayı deniyordu.. M.
Kemal’i dualarda gösteren 1920’lerdeki fotoğraflara sığınılarak, onun
dindarlığına yol bulunmaya çalışılması da bir ayrı facia..
Halbuki, mizan/ ölçü, kişinin, ‘uykuda, komada, narkozda, sarhoşluk halinde
olmadığı, akıl sağlığının yerine olduğu en son hali’ndeki durumuna göredir.
Ârif kişiler, ‘Yarab, en hayırlı ânımı, en son ânım eyle..’ diye boşuna
dememişlerdir..
Selahaddin Eş Çakırgil 20 Ekim 2004 Haksöz
e-mail: cakirgil@yahoo.de