Hedeflerine vardılar mı?

Konuşmaya öyle bir dalmışlar ki, benim varlığımdan bile haberdar değiller. Birisi sünnete uygun sakallı, karşısındaki herhangi bir sokak Müslümanı tavırlı muhatabına heyecanlı heyecanlı anlatıyor. Ben de koca şehirde çay içecek yer bulamamışım gibi onların yanına düşmüşüm.
Nerelerden başlayıp da oraya geldiklerini bilemiyorum. Sakallı, Gladstone’dan bahsediyordu. İngiliz sömürgecilerinin nasıl İslâm coğrafyasına hâkim olma plânları yaptığını izah ediyordu. İşgal ettikleri Müslüman ülkelerdeki yerli uşaklarına, Kur’an’ın ahkâmını bozmaları şartıyla devlet kurdurduklarını söyledi.
Daha fazla ilgimi çekmişti. İstemesem de sohbetlerini duyuyordum. Öyle bir dalmışlardı ki, çevrenin farkında olduklarını sanmıyorum. Diyordu ki:
“Bu plânları ile istedikleri hedefe tam ulaşamadılar. Sonra ikinci bir plân yaptılar. Kur’an’ı kendi akıllarına göre tefsir eden Müsteşriklerin usûlünü, ilâhiyat dersi veren mektep ve medreselere yerleştirdiler.”
Benim beynim de hızlı üretime başlayıverdi. Adamın söylediklerini muhatabının ne kadar anladığını bilemiyorum, onları tedirgin etmemek için de o tarafa bakmamaya çalışıyorum; ama söylenenler sanki bana anlatılıyor gibi geliyor... Piyasada gözüken Müslüman ulemanın tavır ve sözlerini düşünüyorum, sakallının şablonuna oturtmaya çalışıyorum. Bir yandan da sohbeti kaçırmamaya gayret ediyorum.
İngiliz keferesi bu plânla da istediği noktaya tam ulaşamamış. Bu sefer de cemaatlerin içerisine adamlarını yerleştirerek bozmaya kalkmışlar. 1350’li yıllarla 1971’li rakamları da sözüne dayanak yapıyordu; fakat o an not tutmaya fırsat bulamadığım için tarihleri yanlış hatırlamış olabilirim.
Sonra sesini biraz kısarak dedi ki:
“İşte ondan sonra kefere hedefine ulaştı. Kaleleri içeriden fethetti. Neticede irtidat vukû buldu...”
Merakım iyice tahrik olmuştu. Tedbirsizlik ederek dinlediğimi belli mi ettim, yoksa onlar mı tedbirsizlik ettiklerinin farkına vardılar, ses tonları birden düştü. Bizim de zaten kulağın birisi tatilde olduğundan, ne yaptıysam daha bir şey anlayamadım. Çayımı da içtiğim için artık orada oturmanın bir mânâsı kalmamıştı. Hem yürüyorum, hem sakallının söylediği şeyleri zihnimde getirip götürüyorum...
İslâm coğrafyasının perişanlığı, Müslümanların Kur’an ve Sünnetten uzaklığı, herkesi saran dünya hırsı, helâl-haram titizliğinin korkunç bir boşvermişliğe dönmüşlüğü, aynı inancı taşıyan kişi ve grupların birbirlerine yabancılaşmaları, ortak hareket eden zalim kâfirlere karşı ortak bir tavır tesbitinin yapılamayışı, İslâm düşmanlarına gösterilen hoşgörünün Müslümanlara karşı gösterilmeyişi, “vatanı, hürriyeti, namusu” gitmiş din kardeşlerimizin zillet manzaralarını her akşam ekranlarda gördüğümüz halde içimizden bir şeylerin erimeyişi, ibadetlerin bile “âdet” formunda icra edilişi; acaba İngiliz keferesinin o menhus plânlarının neticesi midir?
Yoksa, biz kendi elimizle kendimizi Cehennem’in ateşlerine attık da, İngilizi kendimize bahane mi tutuyoruz? Biz Kur’an ve Sünneti bilsek ve uysak, kim bizi raydan çıkarabilir? Hangi alçak işbirlikçi bizi kandırabilir?
Güya bir bardak çay içtim; lâkin ben mi çayı içtim, çay mı beni içti anlamadım...
Eskiden bizi komünistlerin üzerine sürmüşlerdi, başka şey düşünemez olmuştuk. ABD için “Büyük Şeytan” diyen Humeyni’ye de az kızmamıştık. Şimdi ise komünistlik toz oldu. İslâm âleminin tek düşmanı olarak görünüşte demokrasici mütecâviz Hıristiyan âlemi ortada kaldı, eski komünistlerle de ittifak ederek habire Müslümanlara vuruyorlar. NATO’nun da burnu İslâm coğrafyasına döndü.
Allah sonumuzu hayreylesin. Eğer O, bir sebep halk etmezse, gidişi durdurmayı bile düşünemeyecek hâle gelmişiz veya “getirilmişiz...”

Mustafa Kaplan 02.07.2004 Vakit