Hayatı Korka Korka Yaşıyoruz!

“Biz de Müslümanız elhamdülillah, ayrıca da rahmetli dedem müftülük de yapmış derin bir alimdi. Gerçi okuyamıyoruz, ama ondan bize kalan kitapların bir kısmını hâlâ saklıyoruz.
“Şikayetim kızımdan. Henüz lise ikiye gidiyor ama başını sımsıkı örtüyor. Oysa üniversiteler başörtülü öğrenci almıyorlar. Kızım bu haliyle üniversiteye giremeyecek diye korkuyorum...
“Halbuki ben ve babası, okumasını çok istiyoruz. Kaç kere konuştuk. İleride örtünebileceğini, önce üniversiteyi bitirmesini söyledik, ama etkili olamadık... Onu kırmak da istemiyoruz Hocam, siz bu konulara çok duyarlısınız, ne tavsiye edersiniz?”
Evet, hiç yoktan toplumun ve ailelerin başına bir de bu “örtü” sorun çıktı!.. Yüreğini yaşayarak istediği kılıkta okumak isteyenlere kapılar kapalı. İstenen kılıkta okuyanlar ise mutsuz... (uzlaşmayla filan çözüm vaad edenlerde hâlâ tık yok) Bir türlü hayatın dengesini bulamadık. Bulamadığımız için de “sevgi-barış” eksenini oluşturamadık. Hayatlarımız kavgaya-çatışmaya kilitli.
Çocuklarımız böylesine sert bir zeminde yaşıyor. Tek sığınak, aile. Ama ya aile de Ankara’lardan esen rüzgarlara kapılıp çocuklarını zorlamaya, istemediklerini yaptırmaya zorluyorsa ne olacak? Nereye sığınıp, kimlerden güç alacaklar?
Güncel şartların getirdiği tehdit ve tehlikeler karşısında, anne-babaların, çocuklarını korumaya çalışmaları çok doğal: Çocuklarına zarar gelmesi ihtimali her anne babayı elbette rahatsız eder. Fakat bunu abartmamak, hele de bu gerekçeyi kullanarak çocukları inançları konusunda kısıtlamamak lazım.
Belli yaşa gelmiş çocukların, gerek inançlarını yaşamaya, gerekse kendi geleceklerine ilişkin kararlarda söz sahibi olmaları gerektiğini anne-babalar kabul etmeli. Üniversitelerin kimi dayatmalarına mutlaka uymasını (başını açmasını filan) evladından isteyen ve evladını buna zorlayan anne-babalar, farkında olmadan çocuğun gencecik ruhunu keşmekeşe döndürüyorlar.
Ayrıca inançların ertelenemeyeceğini de bilmek gerekir. Zaten yaşanmayan inançlar insanın yüreğine abanır, yük olur. İnançlar, mutluluk kaynağı olacakken, mutsuzluk kaynağına dönüşür.
“İnancını ileride yaşar... İleride örtünür... Namazını ileri bir tarihte kılar” gibi değerlendirmeler ise son derece sübjektiftir: Çünkü hayatın ilerisi-gerisi yoktur; her şey “yaşanan an”dan ibarettir!
İnançlarını her yaşta yüreklerinden geldiği gibi yaşamaya çalışan çocuklarımızı “aşırı” bulmadan önce, dinde aşırılığın ne olduğunu düşünmek lazım. Çarşaf giymesi mi, beş vakit namaz kılması mı, başını örtmesi mi, televizyonu az seyretmesi mi, (çünkü bazı anne babalar da saatlerce seyrettikleri televizyonu seyretmeyen çocuklarından rahatsızlık duyuyorlar), karşı cinsle “arkadaşlık”tan kaçınması mı?
Çocuklarımıza biraz daha güvensek, onların bizden daha bilgili olabileceklerini kabullensek, aile hayatımızda çok şey değişecek.
¥
Onlar “dünkü çocuk”, doğru, ama çocuklar çiçekler gibidir, çabuk büyür, çabuk da solarlar. Yeterince dikkatli davranır, dayatmacılıktan vaz geçersek hem konuşabilir, hem de pek çok konuda uzlaşabiliriz...
Bunun için iki sihirli sözcük var: “anlayış” ve “hoşgörü”... Bir de kural: “Dikkat: Çocuğunuz haklı olabilir.”
Hepimiz kendi kabûlümüzü “İslâm” sayıyoruz. Kendi kabûlümüzün dışındaki her şeyi ise “aşırı” buluyoruz...
Kusurlarımızı, ihmallerimizi her hatırladığımızda rahatsız oluyor, ama onlardan kurtulmayı daima ileri tarihlere erteliyoruz. Oysa yaşadığımız anın bir dakika ötesi olmayabilir: Zira kimsenin ölüm karşısında garantisi yoktur. Ölüm karşısında gençlik ve sağlık da bir güvence değildir.
Bu durumda inancımızı yaşamak gibi, esasen varlık sebebimiz olan bir hususu ertelemenin mantıkla bir ilgisi olamaz... Olsa olsa gafletle ilgisi olabilir.
¥
Her anımızı son anımız gibi değerlendirebilsek, hayatımızda “ihmal” diye bir şey olmaz, “suçlama” kalmaz, “sorgulama” kalmaz, “kınama” kalmazdı...
Yükümlülüklerimizi, yahut çocuklarımızın yükümlülüklerini ileri tarihlere de ertelemezdik.
¥
Bence anne baba, belli yaşlarda olan eğitimli çocuklarıyla sadece konuşmalılar. Kendi düşüncelerini aktarmalı, hareketinin getirecekleriyle götürecekleri konusunda uyarmalılar.
Dayatmalar, dışlamalar, küsmeler, “Seni evlatlıktan reddederim” tehditleri, ya da “Benim dedem de hocaydı, ama ninem başı açık ‘çağdaş’ bir kadındı” özendirmeleri belirleyici olmaz.
Bunlar ailede huzursuzluk çıkarmanın dışında bir işe de yaramaz.
ybahadiroglu@vakit.com.tr faks: 0212 652 76 69
 
Yavuz Bahadıroğlu 11 Eylül 2004 Vakit
ybahadiroglu@vakit.com.tr