"Havadan sudan"

Artık sözün tad vermediğini söyleyip duruyoruz. Yazmasam bir türlü, yazsam bir türlü.

Sanki koca dünyâ puştların pezevenklerin kontrolüne girmiş. Alageyik Sokağının malzemeleri maskeli baloda tango yapıyorlar. Görüntüler birer peçe, makyajlanmış kart tavuklar piliç edâsı ile arz-ı endâm ediyorlar. Akşam karanlığında insan leşlerinin başında işkembesini şişiren vahşi köpekler, sabah aydınlığında hümanizma nutukları atıyor...

Yazmak istemiyorum, ama duramıyorum da. Perihan Mağden denen hanım yazarı hayatta görmemişim. Benimle de, inancımla da örtüşmüyor. Fakat, ortalığı kaplayan avrat kılıklı kalem efendilerine inat, doğru bildiğini çekinmeden yazıya döken mert erkek fıtratlı bir bayan. Sahiplerinin sofra artıklarıyla beslenen aportlar, ayı bilmem nesinin kemiğinden zevk alan derin çukurlara yaranabilmek için kadıncağıza bulaşmışlar. Her zaman ağızlarından düşürmedikleri “özel hayâtın dokunulmazlığı” palavrasına bile aldırmadan, yapıp yapmadığı meçhul ve taraflara doğrulatılmamış bir konuşma hikâyesiyle çamur atıyorlar.

Dahleden imânıma bâri Müselman olsa!.. Hâdiseyi serrişte edip âleme yayanların keşke bir nâmus telâkkileri olsa, yüreğim yanmaz. Bu rejimi zerre kadar sevmediğim ve değişmesi için mücâdele verdiğim için benimle de az uğraşmadılar. Hapisten çıktığımdan beri radyolardan, televizyonlardan kaçtığım halde, yine ma’lûm köpeklerin havlama ta’cizinden kurtulamıyorum. Davara gidenler kurdu da, bilumum vahşi hayvan makûlesini de görüyor. Bu da bizim kaderimiz.

Anaları belli -bizim Hasan Karakaya’nın ta’biriyle- babaları yüz elli olanların taşlarına ehemmiyet vermeye gelmiyor. İnsan haysiyetine kâğıt mendil kadar değer vermeyen çukur oğlu çukurlar, belli olmayan babalarından duydukları aşağılık hissinin intikâmını ehl-i nâmustan almaya kalkıyorlar. Rahmetli babam, “Arları yok ki nâmuslarına zarar versin” derdi.

İnsan olarak ben rahatsız oluyorum. Eğer şeriat hükümleri geçerli olsaydı, nâmuslu kadına iftirâ atanlar mükâfatlarını tez alırlardı! Ne yapalım ki, Kemal Tahir’in dediği gibi: “Şimdi mansıb rezildedir/Ruspi elinde zildedir!”

Neyse, başka bir sayfaya geçelim... 29 Mayıs günü haber sitelerine bakıyorum. Üç haber dikkatimi çekiyor. Siz de bakın:

“İran’da 1979’dan beri ilk kez din adamı olmayan Haddadadil Meclis Başkanı oldu.”

“İran’ın Mazenderan-Kazvin bölgesinde zelzele oldu: 45 ölü!”

“Zelzele bölgesine giden bir helikopter düştü, Kazvin vâlisi de dâhil 6 ölü!”

Şu üç haberin biribiriyle hiç ilgisi yok!

Aynı 29 Mayıs 04 târihli Vakit’te, Irak’ta işgalci kâfirlere karşı erkekçe mücâdele veren Şiî lider Mukteda Sadr’ın bütün Şiîlere seslenişi vardı. “Düşman Necef’e girmiş bomba yağdırıyor, siz susuyorsunuz! Hz. Ali’nin türbesine ateş açılıyor, sizden çıt çıkmıyor!” diyordu. O İran ki, anayasasında devletin dininin “Şiî İslâm” olduğunu söylemektedir. Sadr’ın sözlerinin muhâtabı kimdir?

ABD askerleri Necef’e, Kerbelâ’ya pis ayaklarını bastığı halde İran’ın kılı kıpırdamıyorsa, bütün gücüyle işgalcilerin üzerine yüklenmeye gitmiyorsa, onun samimiyetinden şüphe edenler haksız mı sayılır?

Aynı sözü, İmâm-ı A’zam ve Abdülkadir-i Geylâni (ra) hazretlerinin türbeleri bombalanırken sıcak yataklarına gömülmüş Sünni Müslüman devlet idârecilerine de iâdeli taahhütlü gönderiyorum... Birer torba kına da müessesemizin hediyesi olsun...

Erkek kıyâfeti içinde dolanan avratları gördükçe içim bulanıyor, kusmak istiyorum.

Allah’ın aslanları kükremedikçe, o kükreme sesi her çekyatın altına ve her inin kör deliğine kadar ulaşmadıkça da sözün tadı olmayacaktır. Allah mazlumların yardımcısı olsun, kilâb-ı zulmü de bir an önce lâyık oldukları yere kavuştursun, âmîn...

Mustafa Kaplan  14.06.2004 Vakit