Ha Suriye, ha Türkiye

 

Eskiden - eskiden dedikse çok eskiden değil, yaklaşık 80 sene önce- Suriye de yoktu, Türkiye de, Irak da vs de... Bugün sınırları tel örgülerle, mayınlarla ayrılmış, araya karakollar dikilmiş bu ülkelerde yaşayanlar diledikleri yerlere serbestçe giderlerdi. Sonradan köprünün altından bazı “sel suları” aktı, bazı değerler ve görüşler alt üst oldu. Bir ülke 33 ülke oldu. “Şurası Suriye, şurası Türkiye” denildi. Tel örgüler çekilince, kardeş kardeşten ayrıldı. Bağrılsa duyulacak mesafedeki insanlar birbiriyle görüşmeye hasret kaldı.

Suriye’yi öteden beri çok merak etmişimdir. Hayatımda bu ülkeye ilk ve şimdiye kadar tek seyahatimi 1991 yılında yaptım. Kardeşim Orhan Bey’le seyahate çıktık. 1990’daki karayoluyla yaptığımız hac yolculuğundan sonra hayatımdaki en lezzetli, en güzel seyahati yaptım diyebilirim. Halep ve Şam’daki tarihî camileri, peygamberlerin merkâd-i şeriflerini ziyaret ettik. Her yerde sevgiyle, muhabbetle karşılaştık, karşılandık. Bu ne sıcak, ne içten, ne samimî sevgiydi... Kardeş olmanın sevincini, hazzını bir kere daha doyasıya yaşadık.

Halep’te ve Şam’da vakit namazlarında bazan cemaate yetişemiyorduk. Orada bir husus dikkatimi çekti ve çok hoşuma gitti. Hiç kimse vakit namazını tek başına kılmıyordu. Camiye gidiyor, ya oradaki cemaate iştirak ediyor, ya da yeni cemaatin teşkilini bekliyordu. Hoşuma giden bir başka husus şuydu; orada ilkokuldan itibaren kızların ve erkeklerin okulu ayrıydı. Kızlar ise bütünüyle tesettürlü olarak okullarına gidiyorlardı.

“Durup dururken bu Suriye nostaljisi de nereden çıktı?” diyecek olursanız, anlatalım: Bugünlerde cani Coni ile kâtil Mişon el ele vererek Lübnan’ı karıştırıyor. Cani Coni, Suriye’yi hedef tahtasına yerleştiriyor. Malum ülkenin kafadan kontak reisi kafasına koymuş, Suriye’yi yiyecek. Bu aslında Yahudilerin 2000 yıllık planının bir parçasıdır.

İsrail, Türkiye ile komşu olmak istemektedir. Bunun için evvelâ Suriye’nin aradan çıkarılması gerekmektedir. Bu komşu, öyle bildiğiniz komşulardan değildir. Hani bir söz var, “Ayağıma bir yer edeyim, ondan sonra gör sana neler edeyim” diye. Onlar Türkiye’ye komşu olduktan sonra da durmayacaklar. “GAP bölgesi, Çukurova bölgesi bize lazım. Yaşamam için ve kitaplarımızdaki yazılanları gerçekleştirmek için buralar bize lazım” diyecekler. Geçmişte Filistin’de toprak almak için merhum Sultan Abdülhamid’e 40 teneke altın teklif etmişlerdi. Şimdi onu da yapmayacaklar. Yahudilerin kontrolündeki kuruluşları devreye sokarak, “Şu kadar borcunuz var, bu borca mahsuben şuraların kontrolünü istiyoruz” diyecekler. “Vermeye yanaşmazsanız şu kadar atom bombamız var, hepsi de mühim merkezlere çevrilmiş durumda, ona göre” diyecekler. Bunu ne zaman diyecekler, ne zaman yapmak isteyecekler? Çok zaman kalmadı. Baksanıza yahudi hıristiyanlar, Amerika’yı ve beynelmilel kuruluşları parmağına takmış oynatarak bu mühim hedefe doğru ilerleyip duruyorlar.

Bunları niçin yazıyoruz? Önümüzdeki günlerde Suriye ile ilgili provokasyonlar olabilir. Kardeşi kardeşle vuruşturmak isteyebilirler. Suriye ile Türkiye, Türkiye ile İran karşı karşıya getirilmek istenebilir. Biz, Nasreddin Hoca’nın yaptığı gibi testi kırılmadan evvel tokadımızı Coni ile Mişon’un suratına vuruyoruz. (Fıkradakinden biraz farklı, ama olsun. Biz de Kafiyeyi Safiye’ye fedâ edelim...)

Hıristiyanlarla yahudiler, Müslümanlara karşı ittifak halinde. Hal böyle iken Müslümanlar paramparça. 55 parça demiyorum, belki bin parça, belki on bin... Onlar habire aralarındaki sınırları kaldırıyor, ittifak ediyorlar. Bakınız AB 25 ülke oldu. O ülkelerin vatandaşları bir tek pasaportla 25 ülkeyi kendi ülkelerinin şehirleri gibi gezebiliyorlar. Bir de bizim halimize bakınız. Bir İslam ülkesinden diğerine gidebilmek, deveyi hendek atlatmaktan zor. 1990’daki hac seyahatimde not etmiştim. Türkiye sınırını saymazsak, Irak ve Suûdî Arabistan’da toplam, 19 defa otobüsümüz durduruldu, arandık, sayıldık, kontrole tâbi tutulduk. İki günümüz sadece sınırlarda beklemekle geçti. Bir sene sonra (1991’de) Almanya’ya gittiğimde, oradaki arkadaşlarla birlikte Hollanda’ya gittik. Bir yere gelince bir arkadaş, “Hollanda’ya geldik” dedi. Nasıl gelmiştik? Ne sınır, ne karakol, ne arama, ne pasaport... İstanbul’dan İzmit’e gitmekten kolay bir şekilde bir ülkeden diğerine gitmiştik. Bunlar bize ibret olmalı.

Suriye’yi, İran’ı veya bir başka İslam ülkesini vurmak isteyen gâvurlara, “Ne hakkınız var! Onlara dokunmak bize dokunmaktır! Ha Suriye, ha Türkiye!” demeliyiz, diyebilmeliyiz. Demezsek, “yeme sırası” bize de gelecek. Kimbilir, bizim âciz ve pısırık olduğumuzu görünce belki de yemeye bizden başlayacaklar. Baksanıza Avrupa’daki bazı herif-i nâşerifler; “Sevr’i kabullenin, Ermenistan’a toprak verin, İstanbul’un kontrolünü bize verin, camiye çevrilmiş olan kiliseleri tekrar kilise olarak açın, çocuklarınıza İslâmiyeti öğretmeyin, bize karşı çıkacak olan Müslümanları ezin, sürüm sürüm süründürün!” demeye başladılar.

Şimdi sözde Suriye ile uğraşıyorlar. Ha Suriye, ha Türkiye ne farkeder. Bu nüansı farketmeyenler bir gün mezarda uyanırlar, ama iş işten geçmiş olur.

Suriye bizim kapı komşumuz, hem de orada yaşayanlar bizim kardeşimiz. Onların ayağına diken battığında, biz burada “ah!” demeliyiz, diyebilmeliyiz. Gâvur oğlu gâvurlar on bin kilometre öteden gelecekler, komşularımızı koyun boğazlar gibi boğazlayacaklar, bir de bizden “elinize sağlık, âferin” dememizi bekleyecekler, biz de aval aval bakacağız öyle mi? Eyvah bize, veyl bize...

Burhan Bozgeyik 6 Mart 2005 Milli Gazete

e-mail: bbozgeyik@milligazete.com.tr