Gerçek îmân ehli
Bizim inancımız o ki, Hâtemün-nebiyy olan son hak peygamber Hz.
Muhammed (sav) tebliğ ile vazifelendikten sonra, artık diğer bütün
dinlerin hükmü kalkmıştır. Bu yeni dini duyduğu halde kabûl etmeyenlere de
îmân ehli denemez.
Hasan Karakaya kardeşimizin şu yazısını hatırlayacaksınız:
Önceki gece Ceviz Kabuğunu izlediniz mi?.. Duydunuz mu, kilise
yetkilisinin sözlerini?.. Beyoğlundaki St. Antuan Kilisesi sorumlusu
Konstantino Çedolini, telefonla katıldığı programda, özet olarak şunları
söyledi: İslâmiyeti din olarak, Muhammedi de peygamber olarak kabul
etmiyoruz! (Vakit, 1 Şubat 04)
Peder Çedolini yine mert çıkmış, doğruyu söylemiş. Şu anda diyalog
hikâyesiyle İslâm coğrafyasında fink atan misyonerler, kara vicdanlarını
maskeleyerek yalanlarla ve basına da akseden oyunlarla insanımızı
kandırmaya çalışıyorlar. Karakaya da yazısını şöyle bitirmişti:
Dikkat edin, bunu bir kilise yetkilisi söylüyor!.. Ama, bir yandan da,
dinlerarası diyalogdan dem vuruyorlar!.. Benim intibam şu ki; takke
düşmüş, kel görünmüştür!.. Hâlâ dinlerarası diyalog peşinde koşanlara
duyurulur!.. Kiminle diyalog?.. Bunlarla mı?!? (agy)
Gerekçeleri ne olursa olsun, zâten bu diyalog yanlışına düşenler,
meselenin temel esprisini baştan gözardı etmişlerdi. Ehl-i kitap olan
gayr-i Müslimleri ehl-i îmân kabûl etmenin İslâm inancına göre imkânı
yoktur. Kurân-ı Kerîmi hak kitap, Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâmı
da hak peygamber kabûl etmeyen kişiye kesinlikle ehl-i îmân denemez.
Diyenler de inanç tehlikesine düşerler.
Bu dinlerarası diyalog yolunu açarak neredeyse herkese hoşgörü
dağıtanların en çok delil olarak sundukları hüccetlerden birisi de Bakara
Sûresinin 62. âyetidir. Bu âyet için bir mealde şu bilgi veriliyor:
Âyetin ilk kelimesindeki îmân edenlerden maksad, birçok müfessire göre,
dış görünüşte îmân ettiklerini söyleyen münâfıklardır. Zîrâ, daha sonraki
kısımda gerçek îmân edenlerin bulunması, bu tefsîre bir karine teşkîl
etmektedir. Âyetteki Her kim Allaha ve âhiret gününe îmân eder ve amel-i
sâlih işlerse cümlesiyle beyân buyurulan gerçek îmânın, Hz. Muhammed
(sav)in peygamber olarak gönderilmesinden sonrakiler diye tefsîr edilmesi
lâzım geldiğinde hiç şüphe yoktur. Hz. Muhammed (asm)ın nübüvvetinden
önce Allaha ve âhirete îmân eden ve iyi amel işleyenler bile, Tevrat ve
İncil hükmünce, geleceğin büyük Peygamberine îmân ile yükümlü idiler.
Böyle iken Hz. Muhammed (sav)in peygamberliğinden sonra onu inkâr edenler
arasında gerçek îmân ehli bulunduğu varsayımına imkân kalır mı? (Kurân-ı
Hakim ve Açıklamalı Meâli, s. 9)
Mealde verilen bilgiyi okudunuz. Demek, Tevrat ve İncile göre bile, bir
kişinin gerçek îmân ehli sayılabilmesi için, Hz. Muhammed (sav)in
peygamberliğini kabûl etmesi gerekirmiş. Yoksa ehl-i îmân sayılmazlarmış!
Evet, bu İslâmın vazgeçilmez bir gerçeğidir. Bu fakir yıllardır bu
değişmez gerçeği anlatmaya çalışıyordu. Diyalog ve hoşgörü peşine düşenler
bize itimad etmeyebilirler; ama şu takdim ettiğim meâli yazan kişiye ne
buyuracaklar? Onların dahi kendisine hürmet ettikleri Prof.Dr Suat
Yıldırım Beyefendi bu okuduğunuz satırları kaleme almıştır. Onlar,
Yıldırım Hocadan daha iyi mi biliyorlar? 1400 senedir bütün tefsirler
aynı gerçeği işleyip durmuşken hem de...
İslâmın ehl-i îmân kabûl etmediği haham ve papazları Cennetlik sayarak
diyalog yolunu açanlar, bizim kitâbımızı ve peygamberimizi kabûl
etmeyenleri hoşgörmeye kalkanlar; İslâm coğrafyasını ve bilhassa şu aziz
vatanımızı pıtırak gibi saran misyoner ağının da vebâlini omuzlarına
almaktadırlar. Gerçek ehl-i îmân olanlara bu yakışır mı?
Mustafa Kaplan 22.07.2004 Vakit
mkaplan@vakit.com.tr