Ey Padişah,
Millet Sahipsiz Kaldı!
Osmanlı Devletini yönetenler, Allahın adâletini dünyaya hakim kılmaya memur
olduklarına inanır, buna göre savaş, ya da barış yaparlardı.
Bu inançlarını, Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: Rabbimiz, bizi halkı
zalim olan bu ülkeden (kurtarıp) çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahip)
gönder, bize katından bir yardım eden yolla diyen erkekler, kadınlar ve
çocuklardan müstazaf (âcizler) adına savaşmıyorsunuz? mealindeki İlâhî Emre
dayandırırlardı.
Bu bağlamda, İkinci Viyana Kuşatmasını gerekli kılan önemli sebeplerden biri,
AvusturyaAlman İmparatorluğunun hakimiyeti altında tuttuğu Macar halkına
zulmetmesiydi...
Alman idaresindeki Macarlar tarafından kendilerine önder olarak seçilen Tökeli
İmre, 9 Ocak 1682de İstanbula elçi göndererek, Nemçenin (Avusturya) tecavüzü
haddi aştı... Bunları görmektense ölmek yeğdir. Hemân bir taraftan haber verup
yörüyesiz şeklinde şikâyetlerini dile getirerek, Alman idaresini kabul
etmediklerini ve Osmanlı idaresi altına girmek istediklerini belirtmişti.
Çünkü Osmanlı idaresi altında yaşayan Macarların memnuniyeti Avrupa içlerine
kadar konuşuluyordu. Avusturya idaresinde yaşayan Macarlar Osmanlı idaresinde
yaşayan soydaşlarına gıpta ile bakıyor, kendileri de Osmanlı idaresi altına
girip hem ekonomik imkâna kavuşmak, hem de huzur bulmak istiyorlardı. (ABye
girme çabamızı andırıyor mu?)
O tarihte Osmanlı tahtında, av merakı yüzünden Avcı lâkabıyla anılan Sultan
Dördüncü Mehmed oturuyordu... Osmanlı Devleti, İyi sadrazamlar dönemindeydi.
(Tarhuncu Ahmed Paşa, Köprülü baba oğul, ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşa)
Fetihler sürüyordu. Bu durum Padişahı rehavete itmiş olmalı ki, Davutpaşadaki
av köşküne yerleşmiş, günlerini av peşinde koşarak geçirmeye başlamıştı.
Bu sırada Alman-Avusturya İmparatorluğu, 1664de imzalanan Vasvar Barış
Andlaşmasını çiğneyerek Osmanlı şehir ve kasabalarını zaptetmeye yöneldi. Sivil
halkı esir alıyor, köylülere zulmediyordu. Sınır boylarında yaşayan halk kan
ağlıyor, feryad u figânı İstanbula kadar geliyordu... Ne çare ki, Padişah
duymazdan geliyordu. Ama Osmanlı halkı olup bitenlerden dolayı hem çok tedirgin,
hem de günlerini av peşinde geçiren Padişaha kırgın ve kızgındı.
Böyle bir ortamda, Padişahın adamlarından biri İstanbulun büyük din
alimlerinden Hacı Hüseyin Efendinin kapısını çaldı, dedi ki: Padişah-ı Cihan
Sultan Muhammed Han efendimiz sizi Davutpaşa Köşküne dâvet ediyorlar: Cuma
mübarekte camiî şerifümüze gelsün, vaz-u nasihatından istifade idelüm
buyurdular.
Kızgınlıktan kıpkırmızı kesilen Hacı Hüseyin Efendinin cevabı şöyle oldu:
Vaz-u nasihatumuzi dinlemek isteyen bizüm camiümüze gelür. Söyle Padişahına
avdan vaz geçsün. Ataları gibi ordusunun başına geçsun. Devlet umuruyla meşgul
olsun.
Kapıyı Padişah elçisinin suratına kapattı.
Allame Hacı Hüseyin Efendiden ağzının payını alan Padişah, ertesi Cuma için
Davutpaşa kürsü vaizlerinden allâme Himmetzâde Abdullah Efendiyi çağırttı...
Abdullah Efendi meslekdaşı gibi çağrıyı reddetmedi. Davutpaşa Camiine gitti.
Cuma sünnetini müteakip hutbeye çıktı. Arapça girişten sonra şu mealde konuşmaya
başladı:
Devlet sahipsiz kaldı... Şehir ve kalelerumuz küffar eline düşüp cami ve
mescitlerumuz kilise yapıldı... İmdi günahlarumuza tevbe idelüm... Bundan sonra
bize lâzım olan, gözyaşlarımızdan çimen bitinceye kadar başumuzi secdeden
kaldırmamaktur!
Ve doğrudan Padişaha döndü. Şimşek çakan bakışlarını ona kilitledi. Sesini
yükseltti:
Padişahum, millet sahipsiz kaldı!.. Nedur bu hay-huy ve nefs-i emmarenuze
uymalar?.. Gaflet uykusundan niçün uyanmazsunuz? İmdi avlanma zamanı değil,
ağlama zamanidur!
Derin bir sessizlik oldu. Gözler Padişaha dönmüştü. Tepki bekliyorlardı. Fakat
Padişahta çıt yoktu. Hatibi başı önünde dinlemiş, hatta zaman zaman doğrulamak
ister gibi kafa sallamıştı.
Cuma namazından çıkar çıkmaz, İstanbula dönüş hazırlığı yapılmasını emretti.
Herkes derin bir nefes almıştı: Sahib-i devlet, imparatorluğun kalbine
dönüyordu.
Ordusunu hazırladı ve serkeşlik eden Avusturyaya haddini bildirmek üzere yola
çıktı. Fakat kendisi Belgrat menzilinde kalacak, Sadrazam Merzifonlu Kara
Mustafa Paşa serdarlığındaki Osmanlı Ordusu ise, Kırım Hanı Murad Giray ile
Budin Beylerbeyi Arnavut Koca İbrahim Paşanın işi gevşek tutmaları (ihaneti
yumuşatmaya çalışıyorum) sebebiyle Viyana kapılarından geri dönmek zorunda
kalacak, Sadrazam bu uğurda kellesinden olacaktı.
14 Temmuz İkinci Viyana Kuşatmasının yıldönümüydü, fakat bu seferi
güncelleştirmemin temel sebebi başka: Gerektiği zaman padişahlara bile meydan
okuyabilen Osmanlı hocalarına bir kez daha dikkat çekmek istedim, o kadar.
fax: 0212 652 76 69
Yavuz Bahadıroğlu 28.07.2004 Vakit
ybahadiroglu@vakit.com.tr