|
Dünyanın En Tehlikeli Fikri: Demokrasiyi Yaymak* Eric J. Hobsbawm** Çev. Nilüfer Tunalı Dünyanın, büyük güçler tarafından planlı bir biçimde yeniden düzenlenmesine niyet edildiği bir devirde yaşıyoruz. Irak ve Afganistan’daki savaşlar “demokrasiyi yayarak” güya dünya düzenini tesis etmek içim gösterilen evrensel çabaların yalnızca bazıları. Bu fikir, Don Kişotluk yapmanın ötesinde, aynı zamanda çok da tehlikeli. Haçlı seferleri belagatının altında yatan bu sistemin batılı formlarla her yere uygulanabileceği, her yerde başarılı olabileceği, bugün varolan milletaşırı sorunları çözebileceği ve karışıklıktan ziyade barış getireceği öngörülüyor. Fakat durum böyle değil. Demokrasi gerçekten popüler. 1647’de İngiliz eşitlikçileri “tüm hükümetlerin halkın rızasına dayalı olması” fikrini yaydıklarında kast ettikleri herkesin oy kullanma hakkına sahip olmasıydı. Elbetteki genel oy kullanma hakkı hiç bir siyasî sonucu garanti etmez ve Weimar Hükümeti’nde olduğu gibi seçimler sonuçlarının sürekliliğini temin etmez. Seçime dayanan demokrasiler emperyal yahut hegemonik güçlere uygun hiç hesapta olmayan sonuçlara da yol açabilirler. ( Eğer Irak savaşı dünya toplumunun rızasına dayansaydı, hiç olmayacaktı) Fakat bu belirsizlikler demokrasinin cazibesini azaltmıyor. Demokrasinin popülerliğinden başka birkaç faktörün daha dikkate alınması,onun yabancı ordularca yayılmasının uygun olduğu gibi tehlikeli ve aldatıcı bir fikre açıklık getirebilir. Küreselleşme insanlığın evrensel bir düzene doğru ilerlediğini ileri sürüyor. Eğer benzin istasyonları ve bilgisayar kullanıcıları tüm dünyada aynı ise neden siyasî kurumlar da aynı olmasın? Bu fikir, dünyanın çeşitliliğini gözardı ediyor. Dünyanın bir çok yerinde gittikçe artan kan ve anarşi yeni bir düzeni yayma fikrini daha çekici hale getiriyor. Balkanlar gibi karmaşanın ve insanlık dışı uygulamaların boy gösterdiği yerler, büyük ve güçlü devletlerin gerekirse askeri müdahalesini zorunluluk gibi gösterdi. Etkin bir uluslararası idarenin yokluğunda, bazı insan hakları savunucuları Amerikan güçleri tarafından uygulanacak bir dünya düzenini desteklemeye hâlâ hazırlar. Ancak askeri güçler daha zayıf devletleri yenip işgal ederek, kurbanları ve dünya için en iyisini yaptıkları iddiasında bulunduklarında bundan daima kuşku duymalıyız. Bir diğer faktör belki de en mühim olanı. Amerika ihtilalci köklerinden devşirdiği İsevilik ve megalomaniyi birleştirmeye hazır. 1989’dan beri askeri, teknik ve sosyal sisteminin üstünlüğüyle karşı durulamaz güçte. Ve, tarihteki en büyük işgalci imparatorluklarda da olduğu gibi, onun da maddi gücü sınırlı. Başkan Woodrow Wilson gibi ki görüşleri zamanında uluslararası anlamda büyük bir fiyaskoydu, bugünün ideologları Amerika’da hali hazırda şöyle bir model toplum görüyorlar: kanunun , liberal özgürlüklerin, rekabetçi özel teşebbüslerin ve genel oy kullanma hakkına uygun muntazam ve çekişmeli seçimlerin terkibi olan bir toplum. Bunun anlamıysa dünyayı bu “özgür toplum”a göre yeniden yapılandırmak. Bu oldukça tehlikeli bir düşünce. Büyük güçlerin faaliyetleri ahlaki ya da politik olarak arzu edilen sonuçları verse de, mantık ve yöntem olarak devlet faaliyeti evrensel haklara dahil olmadığı için tehlikeli. Mevcut bütün devletler evvela kendi çıkarlarını gözetirler. Eğer güçlülerse, sonucun çok önemli olduğuna inanıyorlarsa, hele de Tanrı’nın onların yanında olduğunu düşünüyorlarsa bunu başarmak için, nadiren aleni olarak, her yolu meşru görürler. Hem iyi hem de kötü imparatorluklar çağımızı vahşileştirdiler ve neticesinde “terörizme karşı savaş” a katkıda bulundular. Evrensel değerlerin entegrasyonunu bunca tehdit ederken, demokrasiyi yayma kampanyası başarıya ulaşamayacak. 20. yüzyıl gösterdi ki devletler kolaylıkla dünyayı yeniden yapılandıramaz,tarihi dönüşümleri hızlandıramaz ya da sınırlar ötesine kurumlar transfer ederek sosyal değişimleri etkileyemezler. Toprağa dayalı milli devletler arasında bile etkili bir demokratik hükümetin şartlarını haiz olanlar nadir: yerel gruplar arasındaki çatışmaları çözme yeteneği, meşruiyet ve yönetilenlerin rızası. Böyle bir mutabakat olmaksızın egemen bir halktan dolayısıyla da aritmetik çoğunluğun meşruiyetinden bahsedilemez. Dini, etnik veya her ikisine dayanan bir fikir birliği olmazsa, demokrasi askıya alınmıştır (Kuzey İrlanda’daki demokratik kurumlarda olduğu gibi), devlet bölünmüştür (Çekoslavakya örneği), ya da toplum sürekli iç savaş halindedir (Sri Lanka gibi). “Demokrasiyi yaymak” sevimsiz bir reçetedir, 1918 ve 1989’dan sonra çok dilli ve çok milletli bölgelerde etnik çatışmaları körüklemiş ve devletlerin parçalanmasına yol açmıştır. Başarı şansının düşük olmasının yanında standart bir batılı demokrasiyi yayma çabaları mühim bir çelişkiden de muzdariptir. Genelde bu fikir günümüzün tehlikeli sınır ötesi problemlerine bir çözüm olarak düşünülür. Ama artık insan hayatının gittikçe artan bir kısmı seçmenlerin etkisinden uzaktır ve seçmenlerin sözkonusu olmadığı ya da en azından demokratik olmayan milletaşırı kamusal ve özel yapılar içinde geçmektedir. Ve seçime dayanan demokrasiler millî devlet haricindeki siyasî birimlerde etkili işleyişe sahip değillerdir. Buna rağmen güçlü devletler bugünün koşullarını dahi karşılayamayan bir sistemi yaymayı deniyorlar. Avrupa bunun ispatıdır. Avrupa Birliği gibi bir topluluk güçlü ve etkili bir yapıya dönüşebilir çünkü her ne kadar sayısı artıyorsa da küçük bir gurup üye hükümetten başka seçmeni yoktur. Ama, Avrupa Birliği “demokratik açığı” dışında bir yere varamayacaktır ve parlamentosunun da bir geleceği yoktur. Çünkü bir “Avrupa milleti yoktur” yalnızca “üye milletler” vardır. Bunların da ancak yarısından azı 2004 AB parlamento seçimlerinde oy kullanma zahmetine katlanmışlardır. Avrupa bugün işleyen bir yapı, lakin üye devletlerin aksine ne halka dayalı meşruiyete ne de seçime dayalı otoriteye sahip. Ve AB beklendiği üzere hükümetler arası görüşmelerden öteye geçip, üye ülkelerdeki demokratik kampanyaların konusu haline gelir gelmez sorunlar baş gösteriyor. Demokrasiyi yayma çabaları daha dolaylı bir açıdan da tehlikeli. Bu yönetim şeklinden hoşlanmayanları sanki demokrasi onu yaratanları yönetiyormuş gibi bir illüzyonla karşı karşıya bırakıyor. Fakat öyle mi? Şimdi Irak’ta savaş için gerçek kararların tartışmasız demokratik olan en azından iki ülke arasında nasıl alındığını biliyoruz: Amerika ve İngiltere. Hile ve gizlilik için karmaşık problemler üretmekten başka seçime dayanan demokrasiler ve temsilciler meclisi bu süreçte çok az iş yaptılar. Demokratik olmayan ülkelerden farksız bir tutumla kararlar kapalı kapılar ardında küçük bir grup insanca alındı. Çok şükür medyanın bağımsızlığı İngiltere’de kolayca kösteklenmedi. Ama seçime dayalı demokrasi, basın özgürlüğünü, vatandaşlık haklarını ve bağımsız bir yargıyı zorunlu olarak garanti altına almaz. * Foreign Policy, Eylül 2004, ss.40-41 ** Eric J. Hobsbawm, Londra Üniversitesi'nden emekli ekonomik ve sosyal tarih profesörü ve "The Age of Extremes: A History of the World, 1914-1991" adlı kitabın yazarıdır. |
|
(Hisar Gazetesi 15.09.2004) |