Dünya Saltanatı

Yüce Allah şöyle buyurur:
“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tesbih etmektedir. O, yücedir, hikmet sahibidir. Kitap ehlinden inkar edenleri ilk sürgün için yurtlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız, onlar da kalelerinin kendilerini Allah’tan koruyacağını sanmışlardı. Ama Allah, hiç ummadıkları yerden kendilerine geldi (yani Allah’ın hükmü ve azabı geldi) ve kalplerine korku saldı. Öyle ki, evlerini hem kendi elleriyle, hem mü’minlerin elleriyle tahrip ediyorlardı. Artık ibret alın ey basiret sahipleri! Eğer Allah onların üzerlerine sürgünü yazmamış olsaydı elbette kendilerine dünyada azab ederdi. Ahirette de onlar için ateş azabı vardır. Bu onların Allah’a ve Peygamber’ine karşı gelmeleri sebebiyledir. Kim Allah’a karşı gelirse Allah cezası şiddetli olandır.” (Haşr, 59/1-4)
Yüce Allah’ın dünyada insanlara birtakım imkânlar vermesi ve onların bu imkânlarla kendilerine yön belirlemeleri sünnetullahtandır. Ama ilginçtir ki tarih boyunca insanlar çoğu zaman bu sünnetullahın arkasındaki mutlak güç ve hakimiyeti unutarak sünnetullahın bizzat kendisini mutlak güç zannetmiş, dolayısıyla onun asıl sahibine güvenmek yerine ona güvenmeye, itibar etmeye başlamışlardır.
İnsanlar tarih boyunca dış tehlikelere karşı kendilerini koruyabilmek için çeşitli tedbirlere başvurmuşlardır. Bu tabiidir, çünkü sünnetullah gereğidir. Sünnetullahı hiçe sayarak tedbir almamak ise akılsızlıktır. Fakat mutlak güç ve hâkimiyete karşı da tedbir alınabileceğini düşünmek çok yanlıştır.
İnsanların günümüzdeki hâkim şartlara bakarak gelecek konusunda karamsar ve ümitsiz olduklarına sıkça şahit oluyoruz. Buna, yukarıda zikrettiğimiz üzere mutlak güç ve hâkimiyeti unutarak sünnettullah gereği verileni bizzat mutlak güç gibi algılama hatası sebep olmaktadır.
Ümitsizlik ve karamsarlık atalete ve günübirlik düşünmeye sebep olur. Bu ise ileriye dönük planlar yapmanın, başarılı işler çıkarma gayretinin önünü keser.
Psikolojik savaşın temel gayelerinden biri karşı tarafı manen yenilgiye uğratmakdır. Bir güç, eğer kendisini “yenilemez” ve “üstünlüğü tartışma götürmez” olarak kabul ettirmişse savaşı kazanmış olur. Ne yazık ki yıllardan beridir, ABD’nin ve Siyonist işgal devletinin böyle olduğunun bütün dünyaya kabul ettirilmesi için yoğun bir propaganda faaliyeti yürütülmektedir. Bu propaganda bazen bu iki gücün lehinde, bazen de aleyhinde gibi görünen yayınlarla yürütülüyor. Ama hedef aynıdır. Oysa böyle olmadığı değişik vesilelerle ortaya kondu. Yeni gelişmeler biraz daha açık ve net bir şekilde ortaya koyuyor. ABD ve işgal devleti de bu durumdan rahatsız olduklarından yeni propaganda metotları ve malzemeleri geliştirmeye çalışıyorlar.
Son dönemde İslâm dünyasında idealist ve emperyalist güçlerin tasallutundan kurtulmayı amaçlayan düşüncelerin yerini, bu hâkimiyete göre modeller geliştirme yönündeki statükocu fikirlerin alması söz konusu psikolojik savaşın etkili olmasından kaynaklanmaktadır. Hatta bu statükocu düşüncenin, birçoklarını ABD’nin ve işgalci Siyonistlerin yanında yer almaya yönelttiğini görüyoruz. Böyle hareket edilmesine ise bu işin başka bir çıkar yolu olmadığı iddiası gerekçe gösteriliyor. Sonra bakıyorsunuz insanlar veya oluşumlar kendi duruşlarını savunurken Siyonist işgalcilerin saldırganlıklarını veya ABD emperyalizminin sergilediği vahşeti savunur hale geliyorlar. Siyonist işgal devletinin Şeyh Ahmed Yasin’i şehid etmesini haklı göstermek için Şeyh Yasin’i ve önderlik ettiği hareketi tenkit amacıyla, kendilerini “muhafaza-kâr” olarak tanıtanlar tarafından günlerce makaleler yazıldığına daha yakın zamanda şahit olduk.
Yüce Allah’ın yukarıda meallerini verdiğimiz âyetleri üzerinde derinlemesine düşünmek ve geleceğe her zaman ümitle bakmak, statükoya teslim olarak ideallerden ve ilkelerden taviz verme gibi bir hataya düşmemek gerekir.
Ahmet Varol 07.08.2004 Vakit
avarol@vakit.com.tr