|
Diyalog faaliyetleri (2)
3.
Şu haliyle diyalog faaliyetlerini onaylamayan
Müslümanlar’ı –ister düşünce, ister tavır planında– Karmatî,
Haricî veya anarşist olmakla suçlayan bir kimse
hakkındaki davranışımızın nasıl olması gerektiği sorusu, aklıma
İmam Ebû Hanîfe ile talebesi Ebû Mukâtil arasındaki bir
diyaloğu hatırlattı. El-Âlim ve’l-Müte’allim’deki diyalogdan
hareketle şunu söylememiz doğru olur:
Bir kimsenin bizi, bizde olmayan kötü bir vasıfla tavsif etmesi
sebebiyle onu tekfir etmez ve kendisine adaletli davranmaktan
geri durmayız; onun bizi tavsif ettiği şeylerle veya benzerleriyle biz
de onu tavsif etmeyiz. Yanlış yolda olduğunu hatırlatır ve gerçeği
söyleriz.
Ülkemizde ve İslam aleminde
mevcut “cemaat” yapıları, ne yazık ki bireylerde ifrat bir mensubiyet
duygusu köpürtmüştür. Bir cemaate mensup olan bireyler, genellikle
kendi cemaatlerinin şablonlarını, uygulamalarını, liderlerini ve
tarz-ı hareketlerini adeta “vahiy” gibi “lâ yüs’el” telakki
ediyor. Bu öyle çarpık bir anlayış ki, kişiyi, kendi cemaatinin en
olmaz yanlışlarını bile bin dereden su getirerek tevil ederken,
diğerlerinin en küçük hatalarını bile “ekber-i kebair” seviyesine
yükseltme garabetine düşürüyor…
4.
İşgal edilen ülkesini savunmak için
kimilerinin “intihar eylemi”, kimilerinin de “şehadet eylemi”
dediği eylem tarzından başka bir imkânı bulunmayanların bu hareketinin
hükmü konusunda günümüz araştırmacıları farklı görüşler benimsemiş
görünüyor.
Yıllar önce Konya’ya geldiğinde merhum Abdülfettâh Ebû Gudde’ye
de bu soru sorulmuştu. Bu durumda eylemin adına “intihar eylemi”
denmesinin yanlış olduğunu söylemiş ve bunun kesinlikle “şehadet
eylemi” olduğunu, üzerine basarak vurgulamıştı.
Çanakkale savaşında siperlerin
birbirine çok yakın olması dolayısıyla siperden ilk çıkanların
vurulacağı yüzdeyüz bilindiği halde Mehmetçik, hücum emriyle
birlikte siperden fırlamakta tereddüt etmemiş, arkadan gelenlerin
kendi cesetlerine basarak ilerlemesine zemin hazırlamak için ölüme
koşmuştu…
Günümüzde bir eyleme “şehadet eylemi” denebilmesi için
aşağıdaki gibi şartların bulunması gerektiğini öne sürenler vardır:
1.
Fiilî bir savaş hali bulunmalı ve savaş iki ordu arasında geçmelidir.
2.
Saldırıyı düzenleyen kişi, mutlak anlamda ölüme gitmemeli, yani ölmek
için gitmemelidir.
3.
Ölümü, düşman eliyle gerçekleşmelidir. (Prof. Dr. Hikmet Yüceoğlu,
Yeni Ümit Dergisi, Ocak/Mart-2004, “Terör Kıskacında Şehitlik
Arayışı” başlıklı makale.)
Bu
makalede Fıkıh alimlerinin, “Bir kişinin, neticede kurtulacağı ümidini
taşıması durumunda veya bu ümidi taşımasa bile düşmana zarar vermesi,
morallerini bozması, arkadaşlarına cesaret aşılaması, kendinde bir güç
hissetmesi, esir olup işkence altında bazı sırlar vermekten endişe
duyması gibi durumlarda çok sayıda düşman kuvvetinin içine dalması ve
onlara saldırması caizdir” dediği nakledildikten sonra yukarıdaki üç
maddenin neye göre tesbit edildiği doğrusu anlaşılmıyor.
İmam Muhammed, es-Siyeru’l-Kebîr’de
(I, 1512) şöyle der: “Eğer bir Müslüman, kendilerini hezimete uğratma
veya kılıçtan geçirme arzu ve düşüncesiyle bin kişiye saldırsa, bunda
bir beis yoktur. Çünkü Sahabe’den birçok kimse Uhud günü Hz. Peygamber
(s.a.v)’in huzurunda böyle yapmış; Hz. Peygamber (s.a.v) onlardan
herhangi birinin bu davranışını kınamamış, onlardan bazısı böyle
yapmak için kendisinden izin istediğinde de, onu şehitlikle
müjdelemiştir. Eğer o kişide düşmanı hezimete uğratma veya kılıçtan
geçirme arzu ve düşüncesi yoksa bu durumda onların arasına dalması
mekruh olur.”
Yine şöyle der: “Eğer düşmanı kılıçtan geçirme arzu ve düşüncesi ile
değil, arkadaşlarını düşman üzerine saldırmaya cesaretlendirmek
maksadıyla onların arasına dalar ve bu davranışından düşmanın kılıçtan
geçirilmesi durumu ortaya çıkarsa, inşaallah bunda bir beis yoktur.”
İmam es-Serahsî bu ifadeleri şerh
ederken şunları söyler: “… Aynı şekilde onun bu fiili düşmanın gönlüne
korku salar ve aralarına çözülme sokarsa bunda bir beis yoktur. Çünkü
bu, düşmanı kılıçtan geçirmenin en üstün yoludur. Ayrıca onun bu
davranışında müslümanlar için menfaat vardır. Bu çeşit bir menfaat
hasıl etmek için herkes canını ortaya koyar.”
Şehadet eylemleri için düzenli ordu ve
karşılıklı savaşan iki devlet şartı koşmanın pratik bir anlamı bulunup
bulunmadığı üzerinde düşünmek gerekir.
Zira mesela Irak örneğinde bu şartların hiçbir anlamı yoktur.
Orada işgale direnmek için düzenli ordu teşkilini beklemek
“kaytarmak”tan başka bir anlam ifade etmez. Kaldı ki düşman size
derlenip toparlanma fırsatı tanımıyorsa elinizde başka hangi seçenek
vardır?
Şehadet eyleminden başka seçeneği
bulunmayanların, mukateleye fiilen katılmayan sivillerin, çocuk, kadın
ve yaşlıların zarar görmemesine dikkat etmesinin de bir zorunluluk
olduğunu belirtmek gerekir.
Ebubekir Sifil 16 Aralık 2004 Milli Gazete |