|
Diyalog Argümanları (4)
Efendimiz (s.a.v)’in, çeşitli kişilere
hitaben yazdığı, literatüre “İslam’a davet mektupları” olarak
geçmiş bulunan mektupların dinlerarası diyalog faaliyetlerine
“meşruiyet” gerekçesi yapılması, en hafif tabiriyle “çarpıtma”dır.
Eğer bu mektuplar diyalog faaliyetlerine gerekçe yapılmaya uygunsa, bu
faaliyetleri yürütenlerin, muhataplarına bu mektupların muhtevasında
gördüğümüz tavrı aynen takınması, yani evvelemirde onları Tevhid’e
çağırması gerekir. Yoksa bu mektupları diyaloğa referans olarak takdim
etmenin kabul edilebilir bir yanı olamaz.
Hz. Peygamber (s.a.v)’in, herhangi bir Ehl-i Kitap grup ile
–bugün yapıldığı tarzda– kendilerini İslam’a çağırmaksızın
“sizi olduğunuz gibi kabul ediyorum” tavrıyla diyalog kurduğunu
gösteren bir belge var mıdır?
Şurası açık ki, bu mektupların muhtevasında tebliğden mücerret
(soyutlanmış) bir diyalogdan eser bile bulmak mümkün değildir. Temel
görevi “tebliğ” olan peygamberlerin, insanları Hakk’a
çağırmaksızın, onları oldukları hal üzere kabullendiğini söylemek,
görevlerini yapmadıklarını söylemekten farksızdır!
Eğer “tebliğ eşittir diyalog”sa, dinlerarası diyalog faaliyetlerinin
üzerine inşa edildiği “tanıma, anlama, hoşgörme” gibi temel
söylemler arasında niçin “tebliğ”e yer yok? Yıllardan beri
yürütülen bu faaliyetler meyanında “tebliğ” anlamına
gelebilecek bir tavra niçin tesadüf edilmiyor?
Eğer “tebliğ eşittir diyalog” değilse, Tevhid’e davetten
başka hiçbir anlama gelmeyen bu mektupları niçin “tebliğsiz diyalog”
faaliyetlerine gerekçe olarak kullanıyorsunuz?..
Denebilir ki “tebliğ, doğası gereği diyalogla bağdaşmaz; diyaloğun ilk
şartı, tarafların birbirini “olduğu gibi” kabullenmesidir.” O zaman
biz de deriz ki, diyalog faaliyetlerine kitleler nazarında
meşruiyet kazandırmak –hatta belki daha önce kendinizi ikna etmek!–
için tebliğ maksatlı/muhtevalı Nebevî söz ve davranışlara sığınmaktan
vaz geçin!..
Medine vesikasına gelince;
Her şeyden önce bu vesikanın, daha önce merkezî bir yönetime sahip
bulunmayan Medine ahalisi için yepyeni bir sistem inşa ettiğini
görüyoruz. Bu sistemde Hz. Peygamber (s.a.v) ve Müslümanlar
“metbu” (tabi olunan), diğerleri ise “tabi” konumundadır.
Bu
o kadar böyledir ki, –Muhammed Hamidullah’ın da vurguladığı
gibi– bu vesika, Yahudi kabilelerini kesinlikle müstakil
varlıklar olarak tayin ve tavsif etmemekte, aksine Müslüman Arap
kabileleri ile müttefik olan Yahudi kabilelerinin birtakım
hak ve sorumluluklarından söz etmektedir. Hatta Yahudiler’in
özellikle siyasî bağımsızlıklarını kısıtlamıştır. Dolayısıyla
Yahudiler’in bu vesikada, Müslümanlar’la eşit konumda
olduğunu söylemenin imkânsız olduğu açıktır…
Bütün bunlar bir yana, Yahudiler’in, mezkûr vesikanın iki
maddesinde geçen “Allah’ın Resulü Muhammed” (s.a.v) tabirini
kabul etmiş olmaları dahi bu vesikanın diyalog faaliyetlerinin
meşruiyetine delil olarak kullanılmasının “akla ziyan” bir iş olduğunu
ortaya koymaya yeterlidir!
Yine bu meyanda mezkûr vesikada zikredilen kimseler arasında vuku
bulabilecek bütün anlaşmazlıklarda veya öldürme hadiselerinde konunun
“Allah’a ve Resulü’ne götürülmesi”nin hükme bağlanmış olması,
altı çizilmesi gereken hususlar arasında bulunmaktadır.
Bugüne kadar izlediği seyir ve katılımcı tarafların konumları
itibariyle dinlerarası diyalog faaliyetlerinde bu vesikanın
muhtevasıyla refere edilebilecek herhangi bir husus var mıdır?
Öyle görünüyor ki, diyalog faaliyetlerinin Medine vesikasına
dayandırılması çabası, bu vesikada Yahudiler’in dinî
hayatlarına karışılmayacağının hükme bağlanmış olmasından
kaynaklanıyor.
Tarih boyunca İslam devletlerinin tebaası durumunda bulunan
Gayrimüslimler’in dinlerine ve kimliklerine dokunulmamış olması da
aynı maksatla öne sürülen hususlar arasında bulunuyor.
Ancak yukarıda da söylediğim gibi burada İslam’ın, “tabi
(Gayrimüslimler) ile metbu (Müslümanlar)” arasındaki ilişkiyi
düzenleyen hükümleri bahis konusudur. Dinlerarası diyalog
faaliyetlerinin yürütüldüğü konjonktür için ise (reel durumda
Müslümanlar’ın metbuiyetinden söz edilemeyeceğine göre) iki şıktan
biri geçerlidir: Ya esasen böyle bir “tabi-metbu ilişkisi” yoktur veya
bu ilişki bugün için tersinden yürümektedir; yani Müslümanlar
tabi, Gayrimüslimler metbu durumundadır.
Bu
şıklardan hangisini kabul ederseniz edin, dinlerarası diyalog
faaliyetlerinin taraflarının şu anki konumları Medine vesikasındaki
durumu yansıtmaktan uzaktır. Şu halde bu vesika da diyalog
faaliyetlerine dayanak teşkil etmeye elverişli olmamalıdır…
Bu
vesika sonrasında Medine Yahudileri ile Müslümanlar
arasındaki ilişkinin nasıl bir seyir izlediği ise ehlinin malumudur…
Ebubekir Sifil 25Aralık 2004 Milli Gazete |