Bir çınar daha gitti

Sadreddin Yüksel Hocaefendi'den bahsedeceğim ama, nasıl? Sistemle uyuşmazlığını mı? Özel dostluklarını mı? İnsanlarla münasebetini mi? Hepsi özel, hepsi kendine has, kural dışı... İnsanlar Kur'an'dan uzaklaştırılmış, o Kur'anî bir hayatı özlüyordu. İnsanlar Peygamber'den uzaklaşmış, o Peygamber'le kucaklaştırmak istiyordu. Kaybolan, yok edilen inancın tekrar ihyası için mücadele ediyordu. Makamla, menfaatle eğilmezdi, dimdikti. Yalınkılıç bir mücahitti. İnsanlar ondan kaçtığında, ürküp yaklaşamadığında rehberi Peygamber'di. Dayanağı Allah'tı, Kur'an'dı, şeriattı. O, sistemle Müslümanların hesaplaşmasını sağlayandı, ilk kıvılcım çakandı, ruhsatı değil, azimeti seçendi.
Müslümanların ehl-i hâl vel akdi olsun istiyordu. Maslahatlarını kendileri tayin etsin diyordu. Muhalefete; rejimin bir kurumu olan camilerden başlıyordu. Cuma'dan başlıyordu. Bugünkü Cuma'nın şartlarının sünnete uymadığını, cami imamlarının kıldırdığı Cuma'nın gerçek anlamda Cuma olmayacağını söylüyordu.
1980'lerde hep bu gündemdeydi. Cami imamları tedirgindi. Düzen aşıkları, bu bir fitnedir diyorlardı. Sistem onları destekliyor, Cuma kılmayan vazifelileri takip ettiriyordu. Bu bir ikilemdi; bir tarafta Cuma'ya gidenlere soruşturma açılırken, diğer tarafta Cuma'ya gitmeyenler kovalanıyordu.
Sistem ve rejim aleyhine olmasına rağmen Ahmet Davudoğlu da, Cuma kılınsın istiyordu. Biz bu iki üstadı buluşturmak, biraraya getirmek istedik. İsmini veremediğim (izin almadım) arkadaşlarla yola koyulduk. En azından vazifemizi yapalım istedik. İlk önce Sadreddin Hoca'ya gittik, fikrimizi beyan ettik. Bize; "Bütün dünya bir olsa fikrimi söylemekten kaçınmam. Hocaefendi kişilikli, ilminin eridir. Diğerlerine benzemez. Bir araya gelebiliriz" dedi.
Teşekkür edip yanından ayrıldık. Doğruca Ahmet Davudoğlu Hocaefendi'ye gittik. Arzularımızı, ümmet önündeki vazifelerimizi hatırlattık. Bize yardımcı olmasını istedik. Kabul etti, onun da elini öptük, yanından ayrıldık.
Dışarı çıkınca, nasıl ve nerede soruları rahatsız etti? Sadreddin Hocaefendi'nin yanında kendimizi bulduk.
"Hocam, Ahmet Davudoğlu Hocaefendi sizden yaşlı ve rahatsız. Sizi onun yanına götürmeye geldik" dedik.
Gözlerimize baktı, tatlı bir tebessümle, "Öyle bir hocaefendinin yanına gitmek bizim için bir şereftir. Nasıl isterseniz, ben hazırım" dedi.
Buluşma gününü ve saatini bildirip müsaade alarak çıktık.
Dışarıda birbirimizi kucaklıyor ve tebrik ediyorduk. Türkiye'nin iki âlimini buluşturacaktık. Ümmetin hassas olduğu meselelerde fikirlerini alacaktık. Biz de tarihe tanık olacaktık.
O gün gelip çattı. Sadreddin Hocaefendi'yi alarak, Ahmet Davudoğlu'nun evine götürdük. Hoş sohbetten sonra, Ahmet Davudoğlu, Hocaefendi'ye dönerek; "Hocaefendi! Delikanlılar bana geldiler. Bugünün gündemindeki mevzular hakkında ikimizin karşılıklı fikirlerini almak istediler. Sizden özür dilerim. Hiç hazırlanamadım. Bana bir ay bir zaman tanıyınız" dedi.
Hocaefendi, "Estağfurullah! Tabii, tabii..." diye karşılık verdi.
Bir ay sonra aynı yerde buluşmak üzere vedalaştık.
İkinci toplantıda Sadreddin Hoca hazırlıklıydı, her konuştuğunu delillendiriyordu. Ahmet Davudoğlu'nu hiç yalnız bırakmayan bir talebesi her sözünün arasına giriyor, her imamın arkasında namaz kılınır diyordu. Sonra da hocaya tasdik ettirmeye çalışıyordu. Ben kendisine, "Hocalık taslamak istiyorsan biz de senin kadar hocayız, lütfen susunuz!" dedim.
Ne mümkün? Emeklerimiz de boşa gitti. Neticeyi özetlersek; Ahmed Davudoğlu Hocaefendi, "Cuma'yı kim kıldırırsa kıldırsın arkasında cemaat olunur. Sistem ne olursa olsun, imamlar Müslümandır, arkasında namaz kılınmalı" diyordu.
Sadreddin Yüksel Hocaefendi, "Rejim İslami değildir. İmamlar da bu sistemin emrindedir, Müslümanlar hür değildir. Cumanın şartlarından birisi hürriyettir. Cuma namazı kılmamakla tepkimizi gösterelim ki, ümmet uyansın. Mücadelemizi verelim ki, Allah rızası tahakkuk etsin. İmamlar kontroldedir, Allah'ın dediğini değil, rejimin söylediğini söylemek durumundadır" dedi ve bu fikirler üzerine konuştu.
Evet o, bir ömür batılın karşısında durdu. sistemden korkan, faydalanan, çekinenler yanından kaçtı. O dimdik, o yalçın kayalar gibiydi. Çünkü o mücahitti, Allah için hareket ediyordu. Batıl'a karşıydı.. Müslümanlara dosttu, Allah'a dosttu. Şimdi, esas dostunun yanına gitti. Bir çınar daha gitti. Allah rahmet etsin.

Duran Kömürcü 01.01.2005 Vakit
dkomurcu@vakit.com.tr