‘Bayram Cumhuriyeti’nde, ‘kemalizm’in kıymetini bilmek!

Bayram, bir imtihandan, bir mücadeleden, bir büyük buhran veya bir savaştan başarıyla çıkıldığı, hedefe varıldığı kanaatiyle kişilerin veya toplumların sevinçlerini izhar etmesi için sergilediği duygu ve tavırlar manzûmesidir.
Her şeyin olduğu gibi, bayramların da adı önemlidir.. Çünkü, onun asıl kimlik ve mahiyetinden haber veriyordur ve vermesi gerekir, ‘neyin bayramı ve niye bayram?’ diye.. Onun için, ‘Bayram gelmiş neyime, kan damlar yüreğime..’ gibi türküler hele de ‘bayram’ diye bilinen günlerde, dertli insanları daha bir etkiler.. Mesela, bazılarının ısrarla ‘şeker bayramı’ diye isimlendirmeye çalıştığı, çoğu müslüman toplumlarda ise, ‘Iyd-i Fıtr’ (fitre bayramı) olarak anılan Ramazan Bayramı’nda müslüman, nefsine karşı verdiği irade üstünlüğünü ve kendisini diğer insanlara ilgisiz bırakan nefsanî isteklerini kırabilmenin şükrünü yerine getirmek için, sevinç yaşar, sevincini diğerleriyle yaşar; onlarla tebrikleşir, elde edilen bu ‘üstünlüğün ve kazanılan zaferin bereketine nail olunması temennisi’nde bulunur, bayram eder..
Kurban Bayramı’nda, kişinin kendisini gerçek bir hür insan olabilmesi için, dünyaya aid bağlardan kurtulup, Allah’dan gayri hiçbir şeyi ‘azîz’ bilmemenin; en değerli, ‘en azîz’ bildiklerini Allah için fedâ edebileceği imtihanından başarıyla çıkmanın sevincini yaşar bir müslüman.. (Ki Kurban anlayışı Yahudi ve Mesihîlerde ve hatta Brahmanlarda bile, benzer şekilde vardır..)
Bu izahlardan anlaşılıyor ki, kitlelere malolmuş bayramlar, genelde bir inancı yansıtır.. Ama, bir de resmî bayramlar vardır ki, bunlar resmî ideolojilerin yöneticilerinin, despot ve tiranların, diktatörlerin kendi eylemlerinin, tahakküm ettikleri kitlelere tarafından sevinç vesilesi olarak algılandırılması çabasını yansıtır, genelde.. Bu anlayış, sadece bizim ülkemiz için sözkonusu değil..
Adolf Hitler’in, iktidara geliş yıldönümlerini dünyayı titreten görkemli resmî bayramlarla kutlattığı hatırlanabilir.. 27 Mayıs 1960 Askerî Darbecileri de, millet, dârağacında sallandırılan Adnan Menderes ve arkadaşlarının arkasından gizlice ve gözyaşı dökerken, o günü, ‘Anayasa ve Hürriyet Bayramı’ diye yıllarca kutlattırmışlardı.. İlk gençlik yıllarımıza kadar gelebilen yaşlılar ise, 14 Temmuz 1908’de ilân edilen 2. Meşrutiyet için, çocukluk yıllarında kendilerine ezberletilen ve içinde, ‘Yaşasın, 14 Temmuz ve Meşrutiyet..’ gibi sözlerin, nakaratların geçtiği marşları mırıldanırlar ve o ‘bayram’ günlerinden ellerinde hiçbir şey kalmadığının şaşkınlığını anlatırlardı bizlere, mâziye ve hayata vedâ etmenin hüznü içinde.. Şah M. Rızâ Pehlevî’nin doğum günleri bile, İran’da ‘binbirgece masalları’nı hatırlatan görkemli törenlerle kutlanırdı, henüz 25 sene öncesine kadar.. ‘Seyretti hava üzre denir, taht-ı Süleyman, / Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde..’
TC sistemi de yığınla bayramlar oluşturmuştur ki, bugün resmen kutlanmakta olan Cumhuriyet Bayramı da, aslında, ruhsuz şekilci bir ‘bayramlar cumhuriyeti’ne dönüşmüşlüğün yansımalarını bünyesinde taşıyor ve daha garibi, kemalist/laik zorbalar, emirle, cumbur-cemaat, bayram yaptırıyorlar; ama ‘halkın büyük kesimleri’ demek olan ‘Cumhur’, bu bayrama sadece ilgisiz değil; bunun da ötesinde, bizzat ‘Cumhurun başkanı’ olduğu sıfat ve iddiasını taşıyan kişi başta olmak üzere, öteki sözde cumhuriyetçi, kemalist zorbalarca itilmiş-kakılmışlığın, dışlanmışlığın hüsranını, hıncını yaşamaktalar. O kitleler, kendilerinin dışlanmıyacağı, inançlarının hakarete uğramıyacağı ve kendi doğru inançlarının ve iradelerinin hayatı düzenlemesinin engellenemiyeceği bir gerçek Cumhuriyet’e hasretler.. Bugün, benimseyerek ‘bayram’ yapanlar ise, bir avuç yandaşlarını ‘cumhur’ gibi sayıp, kendi aralarında kutlamalar yapanlar..
Bütün bunlardan sonra, bir de bugün (Cum’a günü) Türkiye’deki bütün camilerde okunmak üzere DİB (Diyanet İşleri Başkanlığı) tarafından hazırlanan hutbenin metnine de bir göz atalım.. Bu hutbede, 'Cumhuriyet; halkın egemenliği elinde tuttuğu ve bunu belli süreler için seçtiği temsilcileri aracılığıyla kullandığı yönetim biçimidir.’ deniliyor. Halbuki, C. Başkanı Sezer ve YÖK Başkanı Teziç ‘egemenliğin sadece halkın seçtikleri tarafından değil, Anayasa’da gösterilmiş başka kurullar/ kurumlar aracılığıyla da kullanıldığını’ açıkça söylüyorlar ve DİB’i tekzib ediyorlar, yalanlıyorlar..
DİB hutbesinde, ‘Cumhuriyet, toplumun, kendi kendisini idaresi, başka bir ifadeyle, her bireyin iradesinin idareye yansımasıdır.’ görüşüne de yer veriliyor. Ancak, bakıyorum, milletin iradesi, gerçekten de ülkenin yönetimine ve devlet mekanizmasının idaresine ve işletilmesine, gerçekten de yansıyor mu? Yoksa, bütün bir halk, hâlâ, kendisine sundurduğu ‘türklerin babası’ gibi bir sıfatı büyük bir ‘alçakgönüllülük’(!?) ile kabul etmiş ve hayattan sittîn sene öncelerde çekilmiş bir siyasetçinin adına ve emirlerine adına oluşturulmuş bir ‘kemalist ideolojinin velâyet ve vesayeti’ altında değil midir? Ne kadar ilgi çekicidir ki, bu hutbede, bütün o laik zorbalıkların hatırlanmaması içinmişcesine, ‘şükran vergisi’ istenip, 'Bugünlere ulaşmamıza vesile olan Cumhuriyet’in kurucusu Gazi M. Kemal Paşa ve emeği geçenleri şükran ve rahmetle yâd edelim.’ hatırlatması, ‘Bizlerin huzuru, özgürlüğü için nice hayatların henüz baharında solduğunu unutmayalım.' diye bir duygu sömürüsüyle sunuluyor.. Ve, milletin inançlarına göre yaşamasına ve hatta giyim-kuşamlarına bile alenen bir resmî düşmanlık sergilemeyi bile Cumhuriyet gereği zannedenler teyid olunuyor.
e-mail: cakirgil@yahoo.de

Selahaddin Çakırgil Ravda net