Aslında ne oldu?
Tüm aşamaları gözümüzün önünde cereyan eden zina krizinin Brükselde
Erdoğan-Verheugen görüşmesiyle tatlıya bağlanmasının ardından, öylesine
zorlama ve tuhaf yorumlara tanık oluyorum ki, gayri ihtiyari düşünmeden
edemiyorum:
Acaba olup bitenleri ben mi anlayamadım, yoksa birilerinin, basit olayları
karmaşıklaştırarak entelektüel analiz yeteneğini ispat etmeye çalışmak gibi
soylu kaygıları mı var?
Neler söylenmiyor ki?
Örneğin; başta Başbakan Erdoğanın Brükselde söylediği, Zinayı dilime bile
almak istemiyorum. Zinayı suç saymanın AB kriterleri ile bağdaşmadığını
biliyorum sözleri olmak üzere, birçok AK Parti yöneticisi, Bizim gündemimizde
zinayı cezalandırmak diye bir şey zaten hiç olmamıştı diyerek işin içinden
öylesine tereyağından kıl çeker bir kolaylıkla sıyrılıveriyorlar ki, insanın
kendini çimdikleyesi geliyor.
İyi de, ATVde Ali Kırcanın konuğu olup Aileyi korumak zorundayız. Bunun için
de evli olduğu halde eşlerini aldatanları, eşlerin şikâyeti halinde
cezalandırmayı öngören bir yaklaşımı yasalaştıracağız diyen ya da AB bizim
içişlerimize karışamaz. Biz Kopenhag kriterlerini yerine getirdik. Bunların
arasında zina diye bir kriter yok diye kükreyen ben miydim?
Ha, AK Partililer Efendim biz zinayı değil, cinsel sadakatsizliğin
cezalandırılmasını düşünmüştük diye kelime atraksiyonları yaparlarsa ona bir
şey diyemem tabii.
Vicdanlarına kalmış.
Gelelim medyada yer alan kimi gülümsetici yorumlara.
Birçokları Beklenen oldu ve Başbakan olaya el koyup krizi çözdü türünden
yorumlar yapmışlar.
Bu sonuç beklenen bir şey idiyse, o kadar olan neydi peki?
Sanırsınız bir yanda gayet olağan ve doğal bir sorun vardı, öte yanda da bu
sorunu çözeceği şiddetle beklenen bir lider.
Bir krizi çıkaran kişinin, aynı zamanda o sorunu çözmesi beklenen yegâne kişi
olması, hiç mi bir tuhaflık içermiyor acaba?
Bir gazetemizin manşeti daha da ilginçti:
Gitti, çözdü, geldi!
Belli ki kimi arkadaşlarımız, başbakanımızın, Roma İmparatoru Jul Sezarı
çağrıştırmasını istemişlerdi.
Hani, kazandığı muhteşem bir zaferin ardından düzenlenen resmi geçitte, muzaffer
bir komutan olarak Veni vidi vici (Geldim, gördüm, yendim) diye haykıran
Sezarı.
İyi de, Brükselde galip gelinen ne, galip gelen kim, mağlup edilenler kimler?
AB ile yaşanan mevcut krizle, ordulara karşı zafer kazanmış Roma
İmparatorluğunun ne ilgisi olabilir?
Hele bir de Aslında Başbakan başından beri bu gerilimi bilerek tırmandırdı. AB
temsilcilerine Tamam, biz zinayı suç saymayacağız ama siz de yeni şart ileri
sürmeyeceksiniz demek suretiyle tarih almamızı iyice garanti altına almayı
düşündü ve başardı türünden sıcak havalarda kafa sağlığını tehlikeye düşürecek
yorumlar var ki, bunlara hiç girmeyeceğim.
Peki olanlar neydi?
Aslında olanların anlamı, dağdaki çobanın anlayabileceği kadar basit:
Daha önce benzeri birçok konuda olduğu gibi, bu cinsel sadakatsizlik
meselesinde de, Başbakan, önce muhafazakâr Türk halkını mutlu edeceğini umduğu
bir adım atmayı düşündü.
CHP, yerli-yabancı medya ve AB, şiddetle bastırınca da, biraz gerildiler
haliyle.
Çünkü daha önce de bazı konularda geri adım atmış olmanın sıkıntı ve baskısı
zaten üzerlerindeydi.
Yine geri adım mukadder olmuştu, ama en azından şöyle bir efelenmek de
gerekirdi:
Biz Türküz arkadaş. Kimse içişlerimize karışamaz!
Arkasından da büyük umutlar bağlanan AB projesinin iyice sarpa sardığını
gördükleri için, Zinaya ceza vermek mi? Güldürmeyin adamı. Aklımızdan bile
geçmedi! diyerek kıvrak bir hamleyle işi hallettiler.
Şimdi, bu kadar yalın ve basit bir olayı, dallandırıp budaklandırmanın, hele
tarihin tozlu sayfalarını kurcalayıp işi ta Jul Sezara kadar götürmenin anlamı
var mı?
Ha, illa da durumu özetleyecek, dürüst, ama tumturaklı bir söz aranıyorsa, ben
söyleyeyim:
Denedim, yapamadım, vazgeçtim!
MÜNAŞAKA
Rektörlük görevinden alınan Kemal Alemdaroğluna destek veren eski Cumhurbaşkanı
Demirel, Alemdaroğlunun maruz bırakıldığı muameleye üzüldüm. Bu genç
insanların şevkini kırmamak lazım demiş.
Genç dediği, 65 yaşındaki Alemdaroğlu.
Demek ki sayın Demirel de orta yaşlı bir genç.
Ben mi; henüz kundaktayım!
SÖZÜN ÖZÜ
Hakikat basittir, yalan ise çok yönlü. (Aristo)
FATİH ALTAYLI - AHMET HAKAN
Dün telefonda bir tanıdığa önce aşağıdaki satırları okudum:
Avrupa Birliği, bütün aksi söylemlerine karşın en liberal kanadında dahi
Hıristiyan etkisi altında. Bu nedenle de Hıristiyan muhafazakârlığına ses
çıkaramıyor, ama Müslüman muhafazakârlığını çağdışılık olarak
nitelendiriyorlar.
Sonra da sordum:
Bunları kim yazmış olabilir sence?
Herhalde sen dedi, Son günlerde ABnin kültürel farklılık konusundaki
hazımsızlığını çok yazıyorsun çünkü.
Hayır dedim, o cümleler bana ait değil.
Sonra muhafazakâr basından birkaç kalemin ismini sıraladı.
Baktım bileceği yok, Fatih Altaylı yazdı dedim.
Şaşırmıştı nedense, ama ilk şaşkınlığı geçince Aferin, doğruyu yazmış dedi.
Ne garip bir ülke değil mi?
Fatih Altaylı ABnin Hıristiyan etkisiyle Müslümanlara önyargılı ve çifte
standartlı yaklaştığını çok veciz bir üslupla kaleme alsa da kimse ona gerici
demiyor, garibim Ahmet Hakan ise sabah akşam Nişantaşını, sinemada izlediği
filmleri, Loft Restaurantta yediği yemeği, Nazım Hikmeti, Cemal Süreyyayı,
izlediği yerli-yabancı müzik konserlerini, son okuduğu çağdaş kitapları vs
yazmaktan bitap düşse de gerici görülmekten bir türlü kurtulamıyor.
Ah bu önyargıların gözü kör olsun!..
İSPAT
Temelin ayakları çok fena kokardı. Bir gün Dursuna Akşam tiyatroya gidelim
mi? deyince, Dursun Eğer eve gidip temiz çorap giyeceksen gidelim, söz mü?
dedi.
Akşam tiyatroya gittiler. Yerlerine oturalı 5 dakika olmuştu ki, etraftakiler
burunlarını kapatmaya başladılar.
Dursun, Hani çoraplarını değiştireceğine sözvermiştin diye çıkıştı Temele:
Valla değiştirdim diye cevap verdi Temel ve ekledi:
Hatta inanmazsın diye eskileri de cebimde getirdim. Bak!
(Zahit M.ye teşekkürler)
Mehmet Emin Kazcı 26.09.2004 Vakit
mekazci@vakit.com.tr