| |
Yeni hayata özlem
Artık her şey gösteriyor ki, ne Batılı “aydınlanmacılar”ın
öngördüğü maddeci reçetelerde varlık arayan Batı âlemi, ne de kendi
varlık sebebini unutup onları şuursuzca taklit eden İslâm âlemi
mutlu değil…
Görüntü topyekün bir tıkanmayı işaretliyor. Beşerin beşer için
bulduğu çözümler beşeriyete mutsuzluk getirdi. Batı dünyası, para ve
güç kıskacına sıkıştırılmış maddeciliğe tıkandı. Savaş ve onun yan
sanayi olan terörle öldürüp duruyor.
Bu aşamada, yeni bir
bakışa, yeni bir duruşa, yeni bir oluşa; kısacası yeni bir “hayat
felsefesi”ne dünyanın gerçekten çok ihtiyaç var. Öyle bir düzen
kurulmalı ki, ne ezilen olmalı, ne ezen, ne sömürülen, ne sömüren,
ne aç kalan, ne de aç bırakan, ne savaş olmalı, ne terör!..
Dünya nimetleri hakça ve
âdil olarak bölüştürülmeli, dünyanın tüm insanlarına…
Yaşama hakkı başta olmak
üzere, dini, dili, ırkı ne olursa olsun, tüm insanlar her türlü hak
ve özgürlüklerden eksiksiz yararlanmalı. İnsanın “ikinci sınıf”ı
olmamalı. Başını açan da, kapatan da, pantolon giyen de, şalvar
giyen de, “birinci sınıf insan” sayılmalı ve saygı duyulmalı.
Herkese inanç hakkı,
ibadet hakkı, eğitim hakkı, ticaret hakkı, seyahat hakkı ve dilediği
gibi giyinme hakkı tanınmalı. Okullar ve insanlar arasında hiçbir
ayırım yapılmamalı. Ancak böyle bir anlayış insanlığa huzur getirir,
mutluluk getirir…
Böyle bir anlayışı
örnekleyebilmek için ya doğrudan “Devr-i Saâdet”e, ya da onun
en iyi yaşandığı Osmanlı asırlarına gitmek gerekiyor.
Otomobil, uçak,
buzdolabı, bilgisayar, çamaşır-bulaşık makinesi, fritöz gibi, bugün
hayatımızı kolaylaştıran teknoloji ürünleri olmadığı halde,
Peygamber Efendimiz’in yaşadığı döneme “Mutluluk Asrı”
denmesinin hikmeti, insanlar arasında hiçbir ayırım yapılmamasında,
özellikle de nimet ve külfet paylaşımında hakkaniyet esaslarına
riayet edilmesinde aranmalıdır.
Dünya işte böyle bir oluş
arıyor: Dünyanın yeni bir yürek inkilâbına ihtiyacı var!
İnsanlık tarihinin
kaydettiği bütün inkılâplar silaha dayalı iken, Peygamber-i
Âlişan Efendimiz’in gerçekleştirdiği inkılâp, salt yüreklere
dayalı olarak gelişti… O, sözün tam mânâsıyla bir “yürek
inkılâbı” idi. Zaten Âlişan Efendimiz’in askeri, silahı,
muhafızı, polisi, parası yoktu…
Öte yandan, “zorlama”sız
bir dinin birincil tebliğ metodu da yürekleri tutuşturmak olmalıydı.
Bu “Yürek İnkılâbı”nı daha derinden kavrayabilmek için
Hazret-i Ömer’in hayatının birkaç saatlik bölümüne bakmak yeter.
Peygamber-i Âlişan Efendimiz’i öldürmek üzere evinden çıkan
kin tufanı Ömer’le, kendi yürek inkılâbı gerçekleşmiş olarak evine
dönen Hz. Ömer arasında büyük farklar var…
Ömer, Peygamber-i
Âlişan Efendimiz’i öldürmek için evinden çıkarken, tüm ruhu ve
benliği intikam ateşiyle yanan bir kin tufanıdır. Peygamber-i
Âlişan Efendimiz’le görüşüp tebliği aldıktan sonra ise kin ve
intikam duygusundan tamamıyla sıyrılmış, ölmek yerine yaşamayı,
öldürmek yerine yaşatmayı esas alan bir adama dönüşmüştür. İçindeki
kinin yerini sevgi, intikamın yerini bağışlama, öfkenin yerini
şefkat, yıkmanın yerini inşa, ifsadın yerini ihya, incitmenin yerini
sabır, itmenin yerini kucaklama, gururun yerini tevazu, asık
suratlılığın yerini gülümseme almıştır…
Çünkü inkâr gitmiş yerine
iman gelmiştir. Kısacası Ömer, birkaç saat içinde büyük bir
“Yürek İnkılâbı” geçirmiştir. O yaşına kadar toprağı tekmeler
gibi yürüyen Ömer’e bir haller olmuş, karıncayı incitmemek için yere
dikkatle basmaya başlamıştır…
İşte bugünkü dünyanın
ihtiyacı budur. Dünya Ömer’in birkaç saat içinde geçirdiği “Yürek
İnkılâbı”na muhtaçtır!
Savaşlardan artık
bıktık!.. Terörden bıktık!.. Sevgisizlikten, şefkatsizlikten,
hoşgörüsüzlükten, haksızlıktan, hukuksuzluktan, adaletsizlikten,
yolsuzluktan bıktık!..
Vurgundan, soygundan,
yalandan, talândan ve çocuklarımızı uyuşturucu denilen “Nemrud
Ateşi”ne kurban vermekten bıktık!..
Tıka basa yiyenlerin
hemen yanında açlıktan ölenleri izlemekten bıktık…
Kin tufanına dönüşüp
intikam hissinin etkisiyle yanmaktan, kavrulmaktan, ya da yakmaktan,
kavurmaktan bıktık…
Daha yaşanabilir bir
dünya, daha paylaşımcı bir anlayış, daha vicdanlı bir yaklaşım, daha
ahlâklı bir duruş arıyoruz! Bunu nerede bulabiliriz? Görüyorsunuz
ki, beşerî sistemler tıkandı...
Kapitalizm, Komünizm,
Faşizm, Sosyalizm gibi, beşerî reçeteler insanı öylesine
bencilleştirdi ki, artık hiçbirimiz daha müşfik, daha insanî, daha
vicdanî, daha paylaşımcı yeni çözümler üretemiyoruz!
Kant'ıyla,
Dekart'ıyla, Aristo'suyla, Veber’iyle,
Marks'ıyla, Darwin’iyle ve tüm Aydınlanma Çağı
düşünürleriyle birlikte Batı da tıkanmış durumda... O da
savaş-terör, uyuşturucu-fuhuş, ahlâksızlık-sorumsuzluk gibi
açmazların içinde tükeniyor…
“Devr-i Saâdet”i
ve ona ilişkin uygulamayı varlık sebebi yapan Osmanlı’yı tekrar ele
almak lâzım. Yiyecek-içecek gibi en temel ihtiyaçlar başta olmak
üzere, her türlü yokluğa ve imkânsızlığa rağmen o devri “Saadet
Asrı” yapan sırrı çözebilir, o müthiş “Yürek İnkılâbı”nı
kavrayabilirsek, o zaman belki insanlığa yeni bir hayat projesi
sunabiliriz.
Kâinatın Efendisi’ne
bugün dünden daha çok ihtiyacımız var!
Onu en iyi yaşayan ve
yaşatan Osmanlı ceddimize de.
Yavuz BAHADIROĞLU 21 Temmuz 2008
Vakit |
|