|
Ramazan’ın ruhu
ve kabuğu
Çiftetelli Medyası’nın doğru düzgün “Ramazan sayfası” yapmasından
umut keseli haylidir, ama baktım “bilinçli” sandığımız “Bizim
mahalle”nin gazeteleri ile radyo-televizyonları bile Ramazan
olgusunu, daha önce yüzlerce kez tekrarlanmış “ilmihal” ve “menkıbe”
düzeyinde ele alıyor.
Bunlar çok şekli, hatta
maddi... Dolayısıyla, ibadetin amacı ve hikmeti güme gidiyor.
Biliyorsunuz her ibadette
bir “amaç” vardır. Bunu bulup çıkaramazsanız, ibadet
“şekil” seviyesinde kalır. O da tat vermez.
Sanırım Ramazan’ın
hikmetinden de amacından da koptuk. Geriye kala kala şekil
boyutu kaldı: Onun üstüne gevezeleniyoruz.
Yüzlerce yıldır orucu
bozan şeyleri konuşup duruyoruz. Yüzlerce yıldır evliya
menkıbeleriyle insanları etkilemeye çalışıyoruz...
“Filan ermiş şu kadar
rekât gece namazı kılardı, filanca ermiş şöyle kerametler
gösterirdi”
diye övüyor, övünüyoruz. Ölüler kutsallaşıyor!
Yıllardır öyle çok evliya
muhabbeti yaptık ki, dengesiz cehalet harekete geçti: Sonunda
yatırlar “kurtarıcı” olarak görülmeye başlandı. Hangi
türbenin hangi hastalığa iyi geldiği, kendisini ziyaret edenlere ne
tür çıkarlar sağladığına ilişkin listeler elden ele dolaşıyor...
İslâm ahlâkı ve
ananesiyle taban tabana zıt mum yakmalar, çaput bağlamalar,
çalışmadan ev-araba dileğiyle mezar taşına anahtar sürtmeler de
cabası...
Çaba ve emeğimizin
içine duamızı da katarak Allah’tan istememiz gereken ne varsa,
yatırlardan ister olduk...
Ramazan’ları bile buna
âlet ediyoruz...
Türbeler bilinçsiz
kalabalıkların saldırısına maruz!
Allah’la kul arasına
yatırları, türbeleri soktuk...
İslâm’ın mezarlıklara
bakışıyla birlikte ziyaret adabını da bir yana itip, cehaletimizi
kurumsallaştırdık...
Camiler dolmazken, türbe
önleri ana-baba günü...
Bid’atlar dini
kemiriyor!
•
Ramazanın bireysel,
sosyal, toplumsal, kültürel, hatta siyasal amaçları üstünde duran
neredeyse kalmadı...
Birkaç yıldır çadırlar
(iyi tarafları olmakla birlikte), şarkılar, türküler, dönme
dolaplar, sergiler, lokantalar arasında curcunaya dönüşmüş tuhaf
Ramazan’lar yaşıyoruz.
Ramazan’ın derin anlamı
üstüne kafa patlatan yok...
Öte yandan, İslâm
dünyasının ve Türkiye’nin geri kalmışlık kıskacını kırıp
özgürleşmesi için elinden geleni yapan Müslüman’ın sayısı, muharref
Hıristiyanlığı kurtuluş çaresi gibi göstermek için kendini vakfeden
Hıristiyan misyonerlerin onda biri kadar bile değil.
Biz bu hale mi
düşmeliydik?.
Ceddimiz hem ekonomik,
hem siyasal, hem sosyal, hem askeri; kısacası hayatın her alanında
öncü ve örnekti...
Osmanlı insanı hem namaz
kılıyor, hem oruç tutuyor, farzı ve sünneti tüm ayrıntılarıyla ve
tüm yüreğiyle yaşıyor, ama bir yandan da durup dinlenmeden
çalışıyor, üretiyor, satıyor, kazanıyor, sonuçta kendisi de devleti
de yükseliyordu.
Çünkü ceddimiz, İslâm’ın
özünü kavramıştı.
Beni de çok rahatsız eden
bir ifade, ama biz galiba İslâm’ın özünü yitirdik!
Onu yitirdiğimiz için de
yittik; bir türlü dirilemiyoruz!
•
Bana göre Ramazan
derin bir öğretidir. Bir eğitim dönemidir. Doğru ile yanlışı,
varlıkla yokluğu, kullukla gururu ayırt etme alışkanlığı kazanma
ayıdır.
Ramazan ruh terbiyesinin
yanı sıra, bir beden disiplinidir. En önemlisi de Ramazan bir
tefekkür deryasıdır.
Aslında her ibadet bir
tefekkür dünyasıdır. Her ibadetin varlık sebebini sorgulamak,
onu idrak etmek için düşünmek, yani ruhuna inmeye çalışmak en az
ibadetin kendisi kadar önemlidir.
Tefekkürden soyutlanmış
ibadetin bireye kazandıracağı tek şey “cezbe” halidir ki,
İslâm dünyasının cezbeye değil, “üretken Müslüman”a ihtiyacı var.
Biz ibadetin şekli
kısmıyla cezbeye gelip dünyayı unuturken, dünya yeni bir buluşla
hayatımızı sarsıyor. Bilimsel alanda sürekli yenilenme yaşanıyor.
Bizim bunlara ne yazık ki hiçbir katkımız yok.
Üç-dört yüz yıldır hayata
hiçbir katkı yapmadan yaşıyoruz... Sadece satın alıyoruz. Zaman
zaman küçümsediğimiz Hıristiyan dünyasının ürettiklerini satın
alarak yaşıyoruz.
Çalışmıyoruz.
Oysa onlara ulaşıp
hâkimiyetlerinden kurtulmak için, onların iki katı çalışmamız,
yarıları kadar dinlenmemiz, yarıları kadar tüketmemiz lâzım.
Bir Ramazan disiplini
içinde bunları da düşünmek gerekmiyor mu acaba?
Yavuz BAHADIROĞLU 7 Eylül 2008 Vakit |