| |
HAYATIN PUSULASI
İMANDIR/2
İslâm ümmetine yapılacak en büyük kötülük, İslâm ümmetinin imanıyla
oynamaktır. İman, ferde, aileye, topluma ve devlete istikamet
belirler, yön gösterir. İman karanlıkta bırakmaz. Çünkü iman, serapa
aydınlıktır. Allahû Teâla buyuruyor:
“Kendisini ölü iken diriltip, insanlar arasında yürüyebileceği bir
ışık verdiğimiz kimse karanlıklar içinde kalıp oradan hiç çıkmayan
kimse gibi midir? Böyle olmakla beraber kâfirlere, yaptıkları işler
süslü görünür.” (En’âm Sûresi, 122) Burada kendilerine ışık
verilenlerden maksad, kendilerine iman verilenlerdir. Çünkü Kur'an-ı
Kerim'de iman nur, inkâr karanlık olarak ifade edilir. İman; hayatı,
olayları ve varlıkları sebep-netice ilişkisi içinde akli, ahlâkî ve
vicdani olarak izaha kavuşturan yegâne nurdur, ışıktır, mercektir.
İmansızlık anlamsızlıktır, saçmalıktır, kaostur. Geçmiş hali ve
istikbali insan aklını, vicdanını ve ruhunu tatmin edecek şekilde
izah sadece imanla mümkündür. Vahye dayanmayan akıl ve ilim,
varlıkların nasıl vücuda geldiklerini izah edebilir; fakat nihai
gaye olarak niçin var olduklarını açıklayamaz. Bir yere nasıl
gidileceğini bilmek önemlidir; fakat niçin gidileceğini bilmek daha
önemlidir. Buna göre niçin gaye, nasıl vasıtadır. Asıl olan da
gayedir. İşte iman kişiye hem gayeyi, hem de o gayeyi
gerçekleştirecek vasıtayı verir.
Hayatta gaye belirsizliği, imansızlıktan gelir. Günümüz dünyasında
pek çok kimselerce hayat yolculuğunun nihai gayesi belirsizdir.
İnsanlar günlük, aylık ve en fazla da ömürlük planlarla oyalanmakta,
ölüm ötesine, ebediyete uzanan büyük hedeften habersiz
yaşamaktadırlar. Halbuki ebedi saadet ancak ebedi hayatın varlığı
ile mümkündür. Ölüm bütün fani hesapları bozmakta, lezzeti eleme
çevirmektedir. Yokluğa isyan eden insan fıtratını tatmin edecek ve
onu ebedi var olmanın neşesine kavuşturacak yegâne iksir Allah’a ve
âhirete imandır. İman, iki cihan saadetinin yegâne değişmez ve
alternatifi bulunmaz menbaıdır.
Hayatta hakiki aydınlık iman olduğu halde “aydınlanmayı” imandan
kurtulmak şeklinde yorumlayanlar gönülleri karanlığa boğdurulmuş
olanlardır. Asrımızda imana rakip ve alternatif olarak ileri sürülen
modernite, iman hırsızlığının, karanlığın ticaretinin öteki ismidir.
Şunu bilelim ki; modernite, Allah’ın ve dinin olmadığı, kurtarılmış
bir dünya, seküler bir din kurmaya kalkıştı. Sekülerleşme; insanın,
aklı ve dili üzerindeki dini ve metafizik denetimden kurtarılması
şeklinde tarif edilmektedir. Büyünün bozulması, aklın din
esaretinden kurtarılması, bülûğa ermesi, vahye ihtiyaç duymaması,
insanın bakışlarını dünya ötesinden bu dünyaya ve bu zamana
çevirmesi şeklinde algılanan sekülerizm, insanın tamamen maddeye
yönelmesine, kendi değerlerini kutsallıktan soymasına, kendi kendini
ilahlaştırmasına, yaratıcı rolüne soyunmasına, topyekûn varlıklara
karşı despotça davranmasına yol açtı. Batıl dinlerin, hurafelerin,
tılsımların, ideolojilerin, mitolojilerin insan aklını esir ettiği,
ilerlemenin önünü tıkadığı bir gerçektir. Batı, aklı Rönesans ile
birlikte istiklaline kavuşmasıyla teknolojik alanda büyük devrim
yaptı. Tabiata hâkim olma yolunda önemli başarılar elde etti. Bu bir
bakıma ilme karşı koyan kiliseye, engizisyona, Yunan mitolojisine
karşı bir zaferdi. Kiliseye, hurafelere karşı elde edilen bu zafer
adeta bir intikam duygusu içinde manevi değerleri büsbütün
dışlamaya, dini hayattan, özelikle de “kamusal alandan” kovmaya alet
edildi. Maddi alanda elde edilen başarı, maneviyattan uzak kaskatı,
soğuk, bencil, acımasız, vahşi bir insan tipi çıkardı. Kendini
egoizmin, maddenin karanlığına hapseden zavallı bir insan… Seküler
insan; yıkıma doğru sürüklenen gösterişli ve anlamsız bir
mekanizmanın ağına düşmüş bulunuyor. Alkol, uyuşturucu, spor,
eğlence, müzikle bu felaketi örtmeye, unutmaya çalışıyor.
Sistemleştirilmiş cehaletin, bilimsel kibrin ve modern ukalâlığın
sahte heybeti içinde reklâma ve makyaja dayalı saltanatını
sürdürmeye gayret ediyor. Kendi iç dünyasını ihmal eden, bütün
enerji ve mesaisini dış dünyayı elde etmeye yönelten, böylece her an
kendinden uzaklaşan bu materyalist insan tipi kendine hakim olmadan
tabiata hakim olmaya çalıştı. Elde ettiği güçle başkalarını ezmeye,
sömürmeye, tabiatı yağmalamaya kalkıştı. Allah’ın mülkü olan âlemde,
Allah’ın halifesi olduğunu unuttu. Kur’ân tabiriyle “yeryüzünde
fesat çıkardı.” Allah’a karşı hakimiyet iddiasına kalkıştı. Allah’ın
hakkını da Sezar’a vermeye yeltendi. Sekülerizmin, ilerleme dininin
modern papazları, eski papazlardan daha bağnaz çıktı. Modern
engizisyonlar kurdular, dini üniversitenin kapısından içeri
sokmadılar. Yaratılış yerine evrimi, vahyin yerine heva ve
heveslerini ikame etmeye kalkıştılar. Vahşi kapitalizm, “bırak
yapsın, bırak geçsin” felsefesiyle zayıflara hayat hakkı tanımadı.
Güç, hakkın yerini aldı, yani güçlü olan haklı sayıldı. Şunu
bilmekte fayda vardır: Allah’ın mülkünde “kamusal alan” tabiri
arkasına sığınarak Allah’a kulluk etmeye çalışanları laikçilik
değnekleriyle hizaya getirmeye çalışan jakoben laikçiliğin
savaşçıları, sekülerizmin, ilerleme dininin modern papazlarıdır.
Bunların ne kendilerine, ne de başkalarına faydaları olmaz.
Sekülerizmin, ilerleme dininin modern papazları dediğimiz jakoben
laikçilik peşinde koşanların fecri ve istikballeri de olmaz. Çünkü
iman ve ahlâk zemini olmayan böyle zalim bir gücün ilanihaye devam
etmesi mümkün değildir. Bu zalim gücü temsil edenler ateş çemberiyle
kuşatılmış bir akrep gibi kendileriyle birlikte bütün insanlığı
intihara sürüklemektedirler. André Malraux’un (1901-1976) dediği
gibi: “21. asırda dünya ya dine dönecek, ya da mahvolacak.” Albert
Camus da (1913-1963) aynı şeyi söylemektedir: “İnsanlar ya kutsal
kültürün paha biçilmez hazinelerini keşfedecekler, ya da seküler
kültürün giderek daralan çemberi içinde toptan intihar
edeceklerdir.” D. Robinson ise bu felakete şöyle işaret etmektedir:
“Hıristiyanlık bitmiştir. Seküler değerler de aynı derecede içi boş
değerlerdir. Çağımızın kitlesel insanı seküler değerlerin boşluğunu
nihayet görüp kavradığında ortaya korkunç karamsarlıkta bir nihilizm
çıkacaktır. Artık ona, inanılacak hiçbir şey kalmayacağından
medeniyet çökecektir.” Yeri geldiği için altını çizerek diyoruz ki;
İslâm topraklarında laikçilik yapmak, doğrudan doğruya iman
hırsızlığında bulunmaktır. Laikçilik; inançsızlığı, gayesizliği ve
çaresizliği dayatmaktır. Materyalizmin, vahşi kapitalizmin insanlığa
sömürü ve felaketten başka verebileceği bir şey yoktur. Bu kötü
gidişi çaresizce seyretmek yerine maneviyata dayalı yeni bir devrime
öncülük etmek gerekir. R. Garaudy’nin deyişiyle: “Allah’sız bir
ekonomiyi, Allah’sız bir politikayı, Allah’sız bir eğitimi
istemiyoruz” demek gerekir. Sekülerizm; başlangıçta kilise
dogmalarına karşı bir hareket olarak doğmuşsa da, aynı din karşıtı
tavrıyla doğuya da taşınmış ve özellikle yönünü batıya çevirmiş
İslâm ülkelerinde, İslâm düşmanlığına dönüşmüştür. Nakib Attas’ın
dediği gibi: “Müslümanlar bunu kendi içlerinden ve nerede görürlerse
derhal kovmalıdırlar; çünkü o, gerçek inancı öldüren bir zehir
gibidir.” Şayet batının aydınlanma döneminde Avrupa’ya İslâm hakim
olsaydı veya en azından İslâm bilinseydi bugün ne Avrupa’da, ne de
tüm dünyada bu mânâda bir sekülerizm olmazdı. Zira İslâm, insan
aklının önüne set çeken bütün engelleri, hurafeleri, efsaneleri,
tılsımları, büyüleri ortadan kaldırmış, yerde ve gökte her şeyi
insanın istifadesine sunmuş, ilahi mesajı “Oku!” emriyle başlatmış,
çalışmayı, helal kazancı, adaleti ve Hakk'a dayalı gücü teşvik
etmiştir. Hurafe ve tılsımları kaldırırken tabiat ve hayatı büsbütün
maneviyattan tecrit etmemiş, böylece ruh-beden, dünya-ahiret,
madde-mânâ dengesini kurmuştur. Sekülerizm ise bu dengenin,
dolayısıyla da bütün dengelerin bozulmasına yol açmıştır. İslâm'ın
hâkim olmadığı hayata yön vermesine müsaade edilmediği bir yerde
denge olmaz. Orada hayatın kıyameti kopmuş demektir.
Netice olarak hayatın pusulası imandır.. İnançsızlık sorumsuzluktur,
başıboşluktur, şaşkınlıktır, hedefsizliktir. Kur’ân tabiriyle:
“Hidayeti bırakıp sapıklığı satın almadır.” Fakat bu ticaret, kâr
sağlamak şöyle dursun, insanlığa korkunç zararlar getirmiştir.
Zararın neresinden dönülürse kârdır. Baştaki ayet-i kerimeye
dönersek: imansızlık sebebiyle kalpleri ölü olan, bilahare vahiyle
diriltilen, vahyin aydınlığında salimen yürüyen, hayatlarını ve
istikametlerini ilahi prensiplere göre düzenleyen kimseler bir
tarafta, imanın aydınlığından mahrum, imansızlığın karanlığına
mahkûm, üstelik yarasalar gibi aydınlığa düşman kimseler diğer
tarafta… Bu ikinci grup batıllarını allayıp pullayan, dünya
hayatının dar hudutlarını aşamayan, geçmişleri ve gelecekleri
karanlık, bununla birlikte kendilerini aydın, hayatlarını aydınlık
sayan kimselerdir. Bunlar fikir ve davranışlarını allayıp pullamakla
hem kendilerini, hem de hâkim oldukları toplumları aldatmakta,
sırat-i müstakimden uzak olarak inkâr karanlığında yolsuz ve yönsüz
şaşkın şaşkın dolaşmaktadırlar. Bugün imana yani tevhide rağmen
modern hurafelerin merkezi sayılan Avrupa Birliği’nin kriterlerini
hayatın pusulası haline getirenler, ne kendilerini, ne de
memleketlerini karanlıktan kurtaramayacaklardır.
İnsanlığın önünde iki tercih var: Ya imana dönmek, imanı hayatın
pusulası yapmak, ya da gayesiz ve çaresiz olarak karanlıklarda
bocalamaktır. Karanlıktan, çaresizlikten, gayesizlikten kurtulmanın
çaresi kul kaynaklı düzmeleri tarihin çöp sepetine atıp imanı
hayatın yegâne pusulası yapmaktır.
Mustafa Çelik
19 Haziran 2008 Vakit
mcelik@vakit.com.tr
|
|