|
Her kim kabul edip alırsa Demakrasi adındaki ilmi yunanı, bilsin ki
inkâr etmiştir nuru Kur'anı!..
(Mustafa Çelik) |
|
"Kerametlerin en büyüğü kötü ahlâkını değiştirmendir." {Sehl b.Abdullah
R.a.} |
|
"Din ile Devlet ikizdir. Bunlardan birisinin kalkması; diğerinin de
kalkması demektir. Kökü olmayan yıkılmaya mahküm olduğu gibi bekçisi
olmayan temel de yıkılır, yok olur." {İsmail Hakkı Bursevî Rh.a.} |
|
"Bugün İslam adına ortaya çıkmış olan hareketlerle, saadet asrında
oluşan hizbullah arasında büyük tezatlar vardır. Bunun sebebi şudur:
Bugün İslam coğrafyasında ortaya çıkmış olan birçok İslamî grubun
zaafiyet ve sapıklığı devletleşme devrelerinin bulunmamasından ileri
gelmektedir. Bazıları tevhidden bahsediyorlar, ama devlet ve hilâfet
noktasında susmayı tercih ediyorlar, öte yandan içerisinde
yaşadıkları müşriki devletin yıkılmasından, tağutlaşan idarecilerin,
kralların ümmetin idaresinden uzaklaştırılmalarından hiç bahsetmiyorlar.
Dolayısıyla çalışma programlarına devletleşme devresini alamayan bu
grublar, Tağutların ve Kralların hakimiyeti altında cahiliyye devletine
katkıda bulunmaya, cahiliyye devletinin istek ve arzularına ortak olmaya
çalışan ruhsuz ve huysuz bir neslin ortaya çıkmasına vesile olmuşlardır.
Bu münasebetle diyoruz ki; devletleşme devresi olmayan hareketler,
Tağuti düzen için güvenlik sibobu olmaktan öteye geçemezler. {Mustafa Çelik} |
|
"Düşmanlarınızı kazanmak için
dostlarınızın gönlünü kırmayınız; sonra düşmanlarınızı kazanamadığınız
gibi, dotlarınızdan da olursunuz." {Horasanlı Ebu Müslim} |
|
Ey gâfil insan!
Eey bu harâb olacak evi tâmir eyliyen!
Fazla emek verme ki, bir gün çıkar elinden.
Bu dünyâ bir “Köprü”dür, sen geçip gitmeye bak.
Kimseye kalmamış ki, sana kalsın bu konak.
Harâb olacak şeye, bu îtinâ, bu meyil,
Akıllı olanların yapacağı iş değil.
Ey aklını fikrini, dünyâya veren kişi!
Vaz geç ki, Hak teâlâ beğenmiyor bu işi.
Zîrâ yaratıldı ki bu insanlar ve cinler,
Yalnız Hak teâlâya ibâdet eylesinler.
Ey gönlünü dünyâya kaptıran gâfil insan!
Yaldızlı süslerine aldanma sakın amân!
Dışı “Güzel” görünür, lâkin aldatıcıdır.
Üzeri şeker kaplı, içi gâyet acıdır.
O öyle bataktır ki, yutar çok insanları.
Ona aldananların hüsrân olur sonları.
İnsanların kalbini bakın ki kazanmaya,
Zîrâ bu sebep olur “Hak rızâsı” almaya.
Her insana edin ki çok iyilik ve ihsân,
Zîrâ lutf-ü ihsânın kulcağızıdır insan.
Sana zarar, sıkıntı gelirse bir kimseden,
Ona gücün yetse de, affedici ol hemen.
Ey insan! Her işinde unutma hiç Rabbini.
Çıkarma hâtırından, O’nun emirlerini.
Bahşetmiş sana Allah ne mükemmel âzâlar.
O’nun emrine göre kullan ki, yanmıyalar.
Allah’tan başkasından etme ki bir şey talep,
Onlar da, senin gibi âciz birer “Kul”dur hep.
Allah’ın kullarına ver ki neş’e ve sevinç,
Âhirette sıkıntı görmiyesin sen de hiç.
Gizle, ifşâ etme ki herkesin günâhını,
Gizlesin Allah dahî yârın senin aybını.
Sen, darda kalanlara yardım et ki bu günde,
Allah da yardım etsin sana mahşer gününde.
“Ni’metullah Geylânî” |
|
|
| |
Şehid
Hasan el-Benna'yı Rahmetle Anıyoruz
12 Şubat,
İmam Hasan el-Benna'nın şehit edilmesinin yıldönümü.
İslâm
ümmetinin ulusçu anlayışlarla ve birtakım entrikalarla
dağılıp izzetini savunacak otoriteden yoksun bırakılmasından
sonra yeniden bu izzete ve otoriteye kavuşması, İslâm
ahkâmının hayata hâkim kılınması için başlatılan davanın en
önde gelen öncülerinden olduğu için haklı olarak "İmam" ve
"Genel Mürşid" unvanı alan Hasan el-Benna 1906'da Mısır'da
doğdu. Âlim bir aileye mensuptu. Küçük yaşlarda İslami bilgi
ve terbiyeyle donanan el-Benna dininin gereklerini yerine
getirme ve başkalarını teşvik ve uyarmada çok gayretliydi.
Daha küçük yaşlardayken kardeşiyle birlikte "Emr-i bi'l
Maruf Cemiyeti"ni kurdu.
İmam Hasan el-Benna inandığı İslam davasını halka anlatmak
ve onları bu istikamette bir araya getirmek istiyordu. Bunun
için de halka inmek gerektiğini düşünüyordu. Bu düşüncesini
İsmailiyye'de öğretmenlik yaptığı sıralarda yakın
arkadaşlarına açarak beraber çalışmayı teklif etti.
 |
Arkadaşlarıyla beraber İslam'ı tebliğ için kahvehanelere
ve mahalle aralarına kadar giderek oralarda vakit
öldüren halka hoşgörüyle yaklaşıp sıcak sohbetlerle
İslam'ı anlatıyorlardı. Bu yolla sayıları gittikçe
artıyordu. Bu çalışmaları yanında öğretmenlik mesleğini
de sürdüren el-Benna, arkadaşlarıyla beraber 1929'da
merkezi İsmailiyye'de olan "Müslüman Kardeşler (İhvan-ı
Müslimin)" adlı teşkilatı kurdu. Çalışmalarına büyük bir
heyecanla başlayan İhvan köy köy, şehir şehir İslami
davayı anlatıyordu. |
 |
Bir
süre sonra Hasan el-Benna'nın öğretmenlik görevi
Kahire'ye nakledildi. Dolayısıyla teşkilatın genel
merkezi de Kahire'ye getirildi. Müslüman Kardeşler'in
son derece ihlas ve samimiyetle yürüttüğü çalışmalar
Kahire'de ilgiyle karşılandı ve kısa sürede teşkilatın
çemberi büyük ölçüde genişledi. Teşkilatın çalışmaları
sonucu Mısır'ın birçok yerinde enstitüler, okullar,
hastaneler açıldı. Kahire'de günlük "İhvan-ı Müslimin"
adında bir gazete yayınlanmaya başlandı. Bu gazete Hasan
el-Benna'nın minberi vazifesini görüyor ve bu yolla dava
halka daha iyi anlatılıyordu. Teşkilat kısa sürede iyice
genişledi ve Mısır dışında birçok Arap ülkesinde
şubeleri açıldı. İslam âlemindeki en güçlü teşkilat
haline geldi.
|
O tarihte
krallıkla yönetilen Mısır'da, kral ve hükümet bu teşkilattan
endişe duymaya başladı. İslam âlemindeki Müslümanların
hepsinin İslam prensiplerine bağlanarak beraber hareket
etmeleri halinde dünyadaki mevcut stratejinin tersine
döneceğinden korkan İngiltere, Fransa ve Amerika gibi
emperyalist ülkeler de bu teşkilatın önünün alınmasını
istiyorlardı.
 |
Özellikle İngiltere bu teşkilatın dağıtılması için Mısır
hükümetine baskı yapmaya başladı. Nihayetinde Mısır
hükümeti bu hareketi yasadışı ilan etti ve çalışmalarını
engellemeye başladı. Ancak tamamen kapatmaya muvaffak
olamadı. Teşkilatı kapatmayı ve etkisiz hale getirmeyi
başaramayan zihniyet liderini ortadan kaldırmayı
planladı. Ve çok geçmeden 12 Şubat 1949'da Hasan
el-Benna Kahire'de sokak ortasında vurularak şehit
edildi. |
Yüce Allah
amelini makbul, mekânını cennet eylesin. Bizi de onun
bıraktığı ilmi ve fikri mirastan hakkıyla istifadeye
muvaffak kılsın.
Fethi Yeken'in kaleminden Hasan el-Benna:
 |
17 Ekim
1906'da Mısır'ın Mahmudiye kentin de doğan Hasan
el-Benna dini ve ilmi yönden köklü bir aileye mensuptur.
Babası hadis alimi idi. Hadis konusunda bizzat
kendisinin de yazdığı eserler vardır. İşte böyle ilmi
bir yuvada büyüyen Benna ilim, takva ve zühd
atmosferinde çok güzel yetişmiştir. Daha küçük yaşlarda
üstün bir zekaya sahip olduğu gözleniyordu. Gece
namazlarına ve pazartesi, perşembe günleri oruçlarına
devam ediyordu. Küçük yaşlarında Kur'an-ı Kerimi
yarısına kadar ezberleyen Benna 15 yaşlarında hıfzını
tamamladı. |
Yüzünün
hatlarında devamlı bir elem ve hüzün görünüyordu. Kalbinde
müslümanların dertlerine çareler arama aşkı vardı. Onun bu
hali zaman zâman bazı kötülükleri bizzat kendi eliyle
değiştirmeye götürüyordu.
Nafile ibadetlere devam etmesiyle ruhu enginleşmiş ve nefsi
daha da paklaşmıştı. Ayrıca daha talebelik yıllarındaki
İslâmi çalışmalarından dolayı da genel kültürü oldukça
gelişmişti. Okuduğu medrese de "kötülüklere karşı mücadele"
adında bir teşkilat kurarak bazı önemli şahsiyetlere
mektuplar gönderip, onlara nasihat etmeye ve onların
dikkatlerini toplumdaki kötülüklere çekmeye başlamıştı.
Liseden mezun olduğunda Mısır'daki tüm talebeler arasındaki
sıralamada beşinciydi. Üniversiteyi ise."Darul Ulum"da
okumuştu. Üniversiteyi bitirme imtihanlarını verirken
onsekizbin şiir beyti ve bir o kadarda nesir ezberlemişti.
Darul Ulum'u bitirdiğinde onun ayarında talebe yoktu. Çünkü
birincilikle bitirmişti.
Üniversiteyi bitiren Hasan el-Benna İsmailiye'deki
okullardan birine tayin edilmişti. O zaman İngilizlerin tüm
güçleri İsmailiye'de toplanmıştı. Okullarda Avrupa usulü
eğitim yapılıyordu. İsmailiye bu haliyle sanki Londra'nın
muhitlerinden birini andırıyordu.
Halkın çoğu ise bir İngiliz şirketi olan "Suveys"te
isçiydiler. Hasan el-Benna İngilizlerin Mısır halkını
ezdiğini ve onu zelil ettiğini görüyordu. Mısır halkı sanki
onların kölesiydi. Her türlü fesat almış yürümüş ve haramlar
mübahlaştırılmıştı. Özellikle 1924'de Atatürk tarafından
hilafet yıkıldıktan sonra bu durum daha da artmıştı. Diğer
taraftan Benna batılıların İslâmı ortadan kaldırmak için
yaptığı çalışmaları gördükçe kalbi parçalanıyordu.
 |
İşte
Benna o dönemleri anlatırken şöyle diyordu:
"Allah bilir nice geceleri ümmetin dertlerine çareler
aramak için geçirdik. Ve ümmetin hallerini tahlil etmek,
dertlerini ortadan kaldırmak için ne kadar düşündük. Bu
hallerin tesirinden bazen ağlama durumuna gelirdik."
Derken Hasan el-Benna kendilerinde hayır
alemetleri olan bazı kişilerle irtibata geçiyordu.
Kendisiyle birlikte altı kişi biraraya gelerek İslâmi
çalışmaların çekirdeğini oluşturmak için anlaştılar.
Benna bu kurduğu teşkilatına yeni bir isim almaması için
"Biz Müslüman Kardeşleriz" dedi ve cemiyetin
adı "Ihvan-i Müslimin" oldu. |
Benna ilk
davetine İsmailiye'de baslamıştı. Çalışmalarını
bereketlendiren Allah Teâlâ onun elleriyle kahvelerde
zamanlarını boşa geçiren insanlardan İslâm davası için
mümtaz şahıslar yetiştirmişti. Bunlara örnek olarak İslâm
davasının ilk öncülerinden Şeyh Muhammed Fergali İngiliz
komutanının karşısına dikilmiş şöyle diyordu: "Beni bu
İsmailiye'den sadece bir kişinin emri çıkartabilir. O da
Hasan el-Benna" ' Hasan el-Benna İsmailiye'deki çalışmaları
genişleyince ve tüm gayretlerini İslâm için tahsis edince
İsmailiye'den Mısır'ın baskenti olan Kahire'ye tasındı.
İhvan-ı Müslimin'in merkezini orada kurdu.
Bütün gayretlerini İslâma davet ve onu tanıtma yolunda
harcadı. Köyleri gezdi, şehirleri dolaştı. Gittiği her yere
bir şube açıyordu. Öyle ki bir kaç sene içinde İhvanın
hareketi Mısır'ın gözünü ve kulağını doldurmuştu. Her
tarafta ona katılmalar oluyor ve Mısır'ın evlatları onun
kanatları altına giriyordu. Bunu gören hükümet İhvanın
yayılmasından korkarak onu kontrol etmek için her türlü
çareye basvuruyordu.
Hasan el-Benna'yı gizli istihbarattan bir çok kişi takip
etmeye başlamıştı. O nereye giderse onlarda peşinden
ayrılmıyorlardı. Derken 1947 senesinde Hasan el-Benna bazı
mücahidlerini Filistin'e gönderiyordu. Filistin dağlari ve
köyleri daha önce görmedikleri ender mücahidler görmeye
başlamışlardı. Evet Filistin yahudiye kuvvetli bir ders
vermek ve onlara zilleti tattırmak için ölümü hayata tercih
eden insanlara şahit olmuştu.
Bu arada Kral Faruk, bu büyük gelişmelerden dolayı meseleyi
İngilizlerle beraber düsünmeye başladı. Özellikle Kral
Faruk'un Mısır ordusuna dağıttığı silahların bozuk olduğunun
anlaşılmasından ve arapların hiyanetlerinin açığa
çıkmasından sonra Kral Faruk için mesele iyice tehlikeliydi.
Filistinde cihad eden İhvan-ı Müslimin Mücâhitlerinin
Mısır'a gönderilmesinden korkan Faruk, Müslüman Kardeşleri
tutuklatıp hapishanelere dolduruyordu.
 |
Dışarıda sadece Hasan el Benna kalmıştı. Kralın maksadı
onu öldürtmekti. İste bu esnada Mahmud Abdulmecid gizli
istihbarattan beş kişiyi Benna'yı öldürmeleri için
gönderdi. Ve Kahire'nin en büyük meydanında Müslüman
Gençler Teşkilatının önünde 12 Şubat 1949 tarihinde
Hasan el-Benna kurşunlandı. Tedavi için hastaneye
kaldırıldı. Bu arada Benna'ya müdahale edilmemesi ve kan
kaybından ölmesi sağlandı.
|
 |
Böylece
ömrünün sonuna kadar tebliğ için çalışan Hasan el-Benna
ruhunu tertemiz olarak Allah Teâlâ'ya teslim ediyordu.
Cenazesini bir yaşlı babayla birlikte dört kadın kabre
götürmüştü. Bölgede elektrikler kesilmiş ve bu dört
kadın dehşet verici bir ortamda tankların arasında
Benna'yı götürüp defnetmişlerdi. Bütün bunlar
yetmiyormuş gibi müslümanlar Benna'nın cesedini
çıkarıpta gösteri yapmasınlar diye mezarının başında
nöbet tutturuyordu.
|
Hasan
el-Benna dünyayı terketmiş Kral Faruk'ta Hasan el-Benna
korkusundan rahata kavuşmuştu. O öldüğünde çocuklarına
ihtiyaçlarını giderecek bir şey bırakmamıştı. Hatta ev
kirasını bile verecek durumları yoktu.
Faruk, Hasan el-Benna'dan kurtulmuştu ama geriye bir problem
kalmıştı. O da İhvan-ı Müsliminin Filistinde hala cihada
devam eden mücahid gruplarıydı. Bunlardan kurtulmak için
Faruk, Mısır tanklarına ve askerlerine Filistin'e hareket
emri verdi. Maksadı oradaki İhvan mensuplarını
tutuklatmaktı. Ve tanklar kampların etrafindaki duvarları
döverek mücahidleri ya teslim olmak ya da üzerlerine
topların atılmasına razı olmak arasında seçim yapmaya
zorladılar. Mücahidlerde etrafın cehenneme çevrilmesini
istemediklerinden teslim oldular. Oradan hapishaneye taşınan
mücahidler böylece duvarlar arkasına terkediliyordu.
Gerçek şu ki liderlikte büyüklüğün belli bir ölçüsü yoktur.
Bazen olur ki büyüklük ilmi yönden olur. Bazen büyük bir
fatih veya keşifçi, ya da bir ruhi terbiyeci yahud da bir
siyasi lider büyük olabilir. Fakat kalıcılığı bakımından en
büyük lider ümmeti yeniden inşa eden, yeni nesillerin
yetişmesini sağlayan ve tarihin gidişatını değiştiren
liderlerdir.
İste Hasan el-Benna bu kalıcı liderlerden birisi, belki de
yirminci yüzyilda İslâm tarihinde en göze çarpanlardandı.
Onun bu büyüklüğü sadece alim oluşundan veya iyi bir
hatipliğinden ya da siyaset adamı oluşundan değil, İslâm
davasını bina eden yeni bir nesil yetiştirmesinden ve özelde
Mısır'ın genelde de İslâm aleminin tarihini sarsmasındandır.
Bu gün dahi onun şiddetli sarsmasından olaylar gidişatını
değiştirmektedir.
Mısır'ın yeni tarihini yazmak isteyen herhangi bir tarihçi,
yahut Filistin meselesini yazmak isteyen birisinin Hasan
el-Benna'yı yazmadan bu konuları yazamaması onun büyüklügünü
göstermeye kafidir.
Tarihçilerin her ne kadar Hasan el Benna hakkında
kendilerine özgü ayrı ayrı görüşleri olsa da, hepsi de
olayların meydana gelişinde Hasan el-Benna'nın büyük
tesirleri olduğunda ittifak etmektedirler.
Bu olaylar ki yarım asırdan günümüze kadar hala tesirini
devam ettirmektedir. İsterse günümüzdeki insanlar onun
kıymetini bilmesinler ve isterlerse onun hayatında veya
şehadetinden sonra da onu gereği gibi takdir etmemiş
olsunlar. Bu durum bütün liderler için böyledir. İnsanların
veya ileri gelenlerin onun kıymetini gereği gibi
bilememeleri El-Benna'ya en ufak bir zarar veremez.
Gerçek su ki, İslâm önderleri tarihte hiç bir zaman insanlar
bilsinler ve taktir edip methetsinler diye,
çalışmamışlardır. Bilakis İslâm onları öyle özel bir duruma
getirmiştir ki, tarihte bizden başka milletler bu önderleri
pek bilemezler. Çünkü İslâm onları ruhi terbiye ve büyük bir
iman üzere yetiştirir. Öyle ki o ruhaniyet özel bir anlayış
kazandırmış, hayatın gerçek yönlerini ve varlığın sırlarını
öğretmiştir.
İslâm onları öyle yetiştirmiştir ki en üstün fedakarlıkları
yaparlar ve insanlığa karsı çok büyük bir muhabbet
beslerler. İşte Islâm önderlerini kendi aralarındaki bazı
mizaç farklılıklarıyla birlikte onların genel durumu budur.
Onlar Allah rızasından başka hiç bir şey de istemezler.
Sadece Allah'ın hesabından korkar ve O'ndan sevap beklerler.
Yalnız Allah'ın indinde itibarları olsun isterler. Hiç bir
zaman kendileri için rahatlık ve huzuru talep etmezler,
rahatlığı ancak Allah'a kavuşmakta ararlar. Onlarda şöhret
veya methedilmeyi isteme, yahut makam hırsı veya haset
bulunmaz. Onların dünya hayatı veya şehevi arzuları için
herhangi bir iş yapmaları mümkün değildir. Onlar insanlardan
karanlıkları kaldırmak için gönderilmiş bir nurdurlar.
Gökyüzün de devamlı olarak parıldarlar. Onlar yeryüzünde ki
topraklara karışmayan ve en yüksek bina ile en küçüğüne dahi
vuran bir güneş şubesi gibidirler.
Yeryüzündeki tüm şer güçler, sömürgeciler, krallar,
partiler, Ezher Üniversitesi ve fesat ehli Hasan el-Benna
ile mücadele ettiler. O da bütün bunlara karşı savaştı. Halk
bizzat kendi menfaatinden cahil kaldı. Hepsi de Hasan
el-Benna'nın yolunu engellemek ve davasından alıkoymak için
çalışmalarına rağmen o, yüce dağlar gibi, rüzgara ve
balyozlara aldırış etmeden yoluna devam etti. O, yolunu
tutmak için belki sağa sola sallanmıştır ama bütün
tehditlere rağmen hiç bir zaman kasırgalardan etkilenerek
davasından geriye adım atmamıştır. Dünya onun etrafinda
kararmıs olsa da, o hiç bir zaman zafere olan kuvvetli
imanından en ufak bir zayıflık göstermemiştir. Karşi
kuvvetler ne kadar çok olsa da ve ne kadar üzerine
çullansalarda o, hiç bir zaman mücadelesinde yenilmemiştir.
Bütün bunlara rağmen, tıpkı arkadaşlarına olduğu gibi
düşmanlarına bile gönlü açıktı. O, hiç bir zaman
düşmanlarından birine karşı hasetlikten dolayı
tiksinmemiştir. Çünkü büyük insanların kalbinde hasede yol
yoktur. Fakat onun tiksinmesi ve kerih görmesi, düşmanın
batıla sapmasından, fesadından ve iftiralarındandı. Eğer
düşmanı kötülük ve şeryolunda gitmeye devam ediyorsa ve
halkın menfaatlerine zarar veriyorsâ onlardan nefret eder
tiksinirdi. Tıpkı hakka karşı inatlık eden basiretsizlik
göstererek anlayışsızlık yapan ve ahlaki bakımdan davayâ
sıkıntı veren dostlarından nefret ettiği gibi.
Fakat Benna bütün bunlara rağmen Rasûlullah'ın Uhud günü
yaralıyken ettiği şu duayı devamlı olarak ediyordu:
"Allah'ım sen benim kavmimi hidayete erdir. Çünkü onlar
bilmiyorlar." Düşmanları devamlı olarak ona karşı hile ve
tuzakları sürdürürken o da düşmanlarına karşı sürekli şefkat
ve nasihata devam ediyordu. Benna'nın bu hali, ta onu her
türlü kuvvetten, makamdan ve yardımcıdan yoksun bir halde
tek başına karanlıkta vurarak öldürdükleri zamana kadar
devam etti.
Evet onu öldürdüler. Onlar kuvvetli Benna ise zayıftı. Onlar
hükümran Benna ise bir kenara itilmişti. Onlar silahli,
Benna ise eli bostu. Evet Benna'yi öldürdüler, simdi onlar
katil ve mücrim, Benna ise mutlu ve saadet içinde.
Daha sonra onlar halkın merhametinden kovulurken, Benna
Allah'ın rahmetiyle bağışlanıyordu. Onlar şimdi batı
ülkelerinde dağılmış vaziyette. Benna ise istirahatgahında.
Allah O'na ve tüm mücahidlere bol bol rahmet etsin. ( Amin.)
حسن
البنا
|
|
|
|
|
Linkler |
|
"EY MÜSLÜMANLAR! İslam'ın meselelerini saklamayın, tahrif edip de
değiştirmeyin. İslam'ın düşmanlarına yaranmak, yağ çekmek veya talep ve
arzularını yerine getirmek, makam ve mevki elde etmeyi, mevcut makam ve
maaşı elden kaçırmamayı göz önüne getirerek, taviz verir müsamaha
gösterirseniz davayı kaybedersiniz!" |
|
"Allah davasını savunanlar hep hakkı tebliğ etmişler, tağutu savunanlar
ise hakkı tebliğ edenlere hep işkence edegelmişlerdir!" |
|
Ey bu vatan
gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız. Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri
hadsiz zulüm ve adâvetten sonra, hangi akılla onların sefahet ve bâtıl
efkârlarına ittibâ edip emniyet ediyorsunuz?
Yok, yok! Sefihâne taklit edenler, ittibâ değil, belki şuursuz olarak
onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi i’dam
ediyorsunuz.
Âgâh olunuz ki, siz ahlâksızcasına ittibâ ettikçe, hamiyet dâvâsında
yalancılık ediyorsunuz. Çünkü şu surette ittibâınız, milliyetinize karşı
bir istihfaftır ve millete bir istihzâdır.» (Saidi Nursî, Lem’alar sh: 120) |
|