|
Seyyid Kutub yüz yaşında
Bu yıl Seyyid
Kutub'un şehadetinin 40. yıldönümü. 29 Ağustos tarihi zulüm
rejiminin onun hakkında verdiği idam kararını infaz etmesinin
yıldönümüydü. İnfaz işlemi 29 Ağustos 1966'da gerçekleştirildi.
Bu yıl onun
şehadetinin 40. yıldönümünün önemli bir etkinlikle ihya edilmesi
planlanıyor. Ancak Medeniyet Derneği'nin bu amaçla düzenleyeceği
program 9-10 Eylül 2006 tarihinde gerçekleştirilecek.
Kanaatimize göre programın tarihi iyi düşünülmüş. Çünkü Ağustos
ayı durgunluğun hâkim hareketliliğin az olduğu bir dönem. Burada
önemli olan belli bir tarihin değil İslam ümmetinin yetişen
nesline çok şey kazandırmış ilim ve fikir adamının şehadetinin
ihyasıdır. Bunun için de verimli ve daha geniş bir kitleye
hitabı mümkün kılacak bir tarihin seçilmesi isabetli olmuş.
Bu yıl aynı
zamanda Seyyid Kutub'un doğumunun yüzüncü yıl dönümüdür. Yüce
Allah, Kur'an-ı Kerim'de şehitler hakkında şöyle buyurur:
''Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanmayın. Aksine onlar diri
olup Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar.'' (Ali İmrân,
3/169) ''Allah yolunda öldürülenlere 'ölüler' demeyin. Aksine
onlar diridirler ancak siz fark edemiyorsunuz.'' (Bakara,
2/154) Bu itibarla şehitler Allah katında diridirler.
Dolayısıyla kelimenin hakiki anlamıyla ''Seyyid Kutub Yüz
Yaşında'' diyebiliriz. Çünkü Yüce Allah, nehiy ibaresini
kullanarak şehitler için ''ölüler'' denmemesini istiyor. Altmış
yıl bedeniyle de birlikte oldu. Sonra Rabbı katına yükseltildi.
Ama ruhuyla, fikirleriyle, tesbitleriyle ve manevi yönüyle
aramızda yaşıyor. Temennimiz Allah katında şehadetinin kabul
edilmiş ve O'nun katında yaşamaya devam edenler zümresine ,ilhak
edilmiş olmasıdır. (Ahmet Varol)
Seyyid
Kutub'un hayatıyla ilgili, Ahmet Varolun daha önce
hazırladığı dosyadan bir bölümünü burada sizlere sunuyorum.
(Site yönetmeni)
Kur'an'ı Hem Kalemiyle
Hem Hayatıyla Tefsir Eden Bir Mücahit:
Seyyid Kutub
Önder Bir Şahsiyet
Seyyid Kutub, 20.
yüzyılın en büyük ve önemli düşünürlerinden biridir. O inancı
uğruna tüm sıkıntı ve güçlüklere göğüs geren, hatta bu yolda
canını vermekten dahi çekinmeyen düşünceleriyle, yaşantısıyla
çevresine ışık saçan önder bir şahsiyettir.
Seyyid Kutub,
Yüce Allah'ın: "Mü'minlerden öyle adamlar vardır ki, Allah'a
verdikleri söz e sadık kaldılar. Onlardan kimi (Allah yolunda
şehid edilmek suretiyle) adağını yerine getirdi, kimi de (şehid
olmayı) beklemektedir. (Ahidlerinde) hiçbir değişiklik
yapmamışlardır" (Ahzab, 33/23) ayetinde sözü edilen kişilerden
olduğuna inandığımız ve çağın yetiştirdiği müstesna insanlardan
biridir.
Dindar ve Seçkin Bir Aileye
Mensuptu
1906'da Mısır'ın
Asyut kasabasında doğan Seyyid Kutub aslen Arabistanlıdır.
Dedesi Şeyh Vakur, Arabistan'dan Mısır'a göç etmiş ve burada
çiftçilikle uğraşmaya başlamıştır. Dedesi ilim, takva ve güzel
ahlakıyla ünlüydü. Anne ve babası da çok dindar ve takva sahibi
insanlardı. Kutub, kendisi annesine ithaf ettiği "Kur'an-ı
Kerim'de Edebi Tasvir" adlı eserinde, onun dinine ne kadar bağlı
bir kadın olduğundan söz eder.
Seyyid Kutub,
annesinin yoğun istek ve teşvikiyle küçük yaşlarda Kur'an'ı
ezberledi. Babası İbrahim Kutub'a ithaf ettiği "Kur'an'da
Kıyamet Sahneleri" adlı eserinde şöyle der: "Babamın en çok
dikkat ettiği şey, bizim ruhumuza ahiret duygusunu
yerleştirmekti."
İlk eğitimini
aile içinde aldıktan sonra, el-Ezher Üniversitesinde orta ve
lise tahsilini yaptı. Daha sonra Daru'l-Ulum Fakültesi'ni
bitirdi. 1933'te aynı fakültede edebiyat dalında öğretim
görevlisi olarak çalışmaya başladı. O dönemde "Yeni Fikir" adı
altında bir dergi çıkardı. 1941'de sosyoloji doktorası yapmak
üzere Maarif vekaleti tarafından Amerika'ya gönderildi. Yine
aynı dönemlerde Müslüman Kardeşler cemaatiyle birtakım
ilişkilere girmişti. 1945'te Amerika'dan döndükten bir süre
sonra da, tamamen bu cemaate katıldı.
Cahiliyeden Hidayete
Seyyid Kutub'un
hayatı, iki döneme ayrılır:
Birincisi,
Allah'a olan inancını da koruyarak, sosyalizme yöneldiği ve daha
çok edebi çalışmalara ağırlık verdiği dönemdir ki, kendisi bunu
"cahiliye dönemi" olarak adlandırır. Bu dönemde "Dikenler",
"Köyden Bir Çocuk" ve "Sihirli Şehir" adlı üç romanı
yayınlanmıştır.
İkincisi, İslami
fikir ve anlayışının derinleştiği ve olgunlaştığı ve Müslüman
Kardeşler'e katıldığı dönemdir.
Zulüm ve İşkence
Seyyid Kutub,
1954'te tutuklanarak askeri hapishaneye kondu. Hapishane
cellatları tarafından ağır işkencelere maruz kalması sonucunda
mide ve bağırsak kanamasına maruz kaldı. Buna rağmen cellatlar
eğitilmiş köpeklerle onu kovalıyor, hastalık ve yorgunluktan
dolayı bir an bile koşamadığı zaman köpekler vücudunu
parçalıyordu. Mahkemesini izlemek amacıyla Mısır'a gelen insan
hakları temsilcisinin Seyyid Kutub'un vücudundaki işkence
izlerini görmemesi için mahkemesi ertelendi. İnsan hakları
temsilcisinin Mısır'dan ayrılmasından iki hafta sonra Kutub,
mahkemeye çıkarılarak 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Hapiste
on yıl kaldıktan sonra sıhhi sebeplerden dolayı serbest
bırakıldı. Ama kendi evinde zorunlu ikamete tabi tutuldu.
1965'te "Yoldaki
İşaretler" adlı eserinden dolayı tekrar tutuklanan Kutub, bu kez
üç - dört hastalığa birden yakalanmış, yaşı da 60'a dayanmıştı.
Cellatlar tam dört gün boyunca onu bağladılar, yiyecek ve
içecekten de mahrum bıraktılar. Su istediğinde cellatlar suyu
getiriyor ancak ona vermiyor, daha fazla eziyet çektirmek için
getirilen suyu gözleri önünde yere döküyorlardı. (1) Yapılan
bunca işkenceye rağmen onu davasından vazgeçiremeyince bu kez
psikolojik işkence yapmaya başladılar. 25 yaşındaki mühendis
yeğeni Rıfat Bekr eş-Şafii'yi getirerek gözleri önünde ona akıl
almaz işkenceler yaptılar. İşkencelere dayanamayan Rıfat
dayısının gözleri önünde şehit oldu. (2) Bu yolla da Kutub'u
vazgeçiremeyince bu kez Azmi adındaki diğer yeğenini getirerek
abisi Rıfat gibi şiddetli işkencelere tabi tuttular. Az daha o
da abisi gibi şehit olacaktı. Cellatlar bununla da yetinmeyerek
Şehit Rıfat'ın annesi Nefise Kutub ile Seyyid Kutub'un diğer kız
kardeşi Emine Kutub'a da dehşet verici işkenceler yaptılar. Oğlu
Rıfat şehit edildikten sonra Nefise hanım serbest bırakıldı. Kız
kardeşi Emine Kutub'un tutukluluk hali ise devam etti. Daha
sonra sözde mahkemeye çıkarılan Emine Kutub 10 yıl hapis
cezasına çarptırıldı ve bir bölümü askeri hapishanede diğer
bölümü de Kanatir cezaevinde olmak üzere toplam altı yıl dört ay
hapis yattıktan sonra serbest bırakıldı. (3)
"Zalimlerden Özür Dilemem"
Caniler burada
zikrettiğimiz ve zikredemediğimiz onca işkenceye rağmen Seyyid
Kutub'u davasından vazgeçiremeyince diğer kız kardeşi Hamide
Kutub vasıtasıyla kendisiyle pazarlık yapmaya başladılar.
Caniler Hamide Kutub vasıtasıyla kendisine şu teklifte
bulundular: "Şimdiye kadarki söz ve hareketlerinde yanıldığını
beyan ederek Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır'dan özür dilediğin
takdirde, idam hükmünü bozacak ve seni serbest bırakacaktır."
Hamide Kutub, ağabeyinin affedilmesini ve yaşamasını çok
istiyordu. Bu yüzden de teklifi kendisine iletti. Üstad Kutub'un
cevabı gayet açık ve tavizsizdi: "Eğer idamı hak etmiş olarak
hakkın emri ile ipe çekiliyorsam buna itiraz etmek haksızlıktır.
Eğer batılın zulmüne kurban gidiyorsam, batıldan merhamet
dileyecek kadar alçalamam!.."
Bu sözleri onu
ebedileştiren, tüm İslam aleminde örnek ve önder bir mücahit
olarak tanınmasına vesile olan sözler olmuştur. Onun dünyevi
bedeni idam yoluyla öldürülüp toprağa gömüldü, ama gösterdiği
kararlılık fikirlerini kendisine yönelen inanç sahiplerinin
önünü açan bir meşale kıldı.
Seyyid Kutub,
eş-Şeyh Abdülfettah İsmail ve Muhammed Yusuf Havvaş'la birlikte
idama mahkum edilmişti. İdam kararı 29 Ağustos 1966'da infaz
edildi.
Tevhidi Anlayışın ve Yaşayışın
Önemi
Seyyid Kutub'un
eserlerinin özü kelime-i tevhidin yeniden ashabın anladığı gibi
anlaşılmasını sağlamaktır. Onun düşüncelerinin özeti kabul
edilen ve şehit edilmesinde gerekçe olarak kullanılan "Yoldaki
İşaretler" adlı kitabında kelime-i tevhidin anlamı, etkisi ve
sonuçları üzerinde durulmaktadır. Örneğin; bu kitabın ilk bölümü
olan "Örnek Kur'an Nesli" başlığı altında şöyle denmektedir:
"Davetin yegane kaynağı Kur'an önümüzde... Allah elçisinin fiili
ve ameli sünneti de tarih boyunca benzeri bir kez gelmemiş ilk
dönem (sahabe) neslinin önünde olduğu gibi, bizim de önümüzde...
Tek eksiğimiz Allah elçisinin bir fert olarak aramızda
olmayışı... Bütün sır burada mı saklı acaba?..." (4) Bu soruya
cevap verirken, İslam dininin evrenselliği ve kıyamet gününe
kadar devam edeceği gerçeğini dolayısıyla ilk nesille bugünün
neslinin anlayışında bir farklılık olmaması gerektiğini dile
getirdikten sonra sahabe neslinin İslami anlayışı ile bizim
İslami anlayışımız arasındaki mevcut farklılıkların sebeplerini
şöylece sıralamaktadır:
Birinci olarak:
İlk Kur'an neslinin (sahabe-i kiramın) beslendiği yegane kaynak
Kur'an-ı Kerim ve Rasulullah (s.a.s.)'ın Kur'an'ın tefsiri
niteliğindeki söz, fiil ve takrirleri idi. Zira Hz. Aişe
validemiz de: "O'nun ahlakı Kur'an idi" buyuruyor.
(Nesai)
İkinci olarak:
Sahabe-i kiram, Kur'an ve hadisleri bilgilerini artırmak, kültür
dağarcıklarını geliştirmek, Kur'an tilavetinden müzikal bir zevk
almak ya da dünyevi bir çıkar sağlamak amacıyla okumuyorlardı.
Onlar Kur'an'ı sadece öğrendiklerini yaşamak, hayatlarında
uygulamak için öğreniyorlardı.
Üçüncü olarak:
Sahabiler İslam'a girmekle cahiliyetin, küfrün tüm örf ve
adetlerini, dünya görüşünü, İslam öncesi hayatın değerlerini
arkalarında bırakıyorlardı. Kişi İslam'a girdiği andan itibaren
hayatında yepyeni bir sayfa açıldığının bilincindeydi ve ona
göre hareket ediyordu. Kelime-i şehadet, tüm şirk ve cehaletten
soyutluyordu onları." (5)
Seyyid Kutub bu
bilgilerle kelime-i şehadetle insanın, bir yaşantıdan
(küfürden), diğer bir yaşantıya (İslam'a) nasıl geçtiğini ve bu
kelimeyi söyleyenin nasıl bir yükümlülük altına girdiğini
belirtmeye çalışmıştır. Kutub, kitabında ayrıca bir insanın
Allah'ın tek ilah olduğuna inanırken, Allah'tan başka güçlere
(tağutlara) boyun eğerek, Allah'ın koyduğu yasaların önünde
değil de, tağutların önünde yargılanmayı istemesini şiddetle
eleştirir. Böyle bir insanın inancında samimi olamadığını,
kendisiyle çelişkiye düştüğünü belirtmektedir. Nitekim Yüce
Allah, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır: "Sana ve senden
öncekilere indirilene iman ettiklerini ileri sürenleri görmüyor
musun ki, Tağut'un hükmüne başvurmaya kalkışıyorlar! Oysa onu
inkar etmekle emrolunmuşlardı. Şeytan da onları uzak bir
sapıklığa çekmek istemektedir." (Nisa,
4/60)
O, Bütün İslam Dünyasını
Etkilemiştir
Seyyid Kutub'un,
kendinden sonraki Müslüman düşünürlerin ve cemaatlerin üzerinde
önemli etkisinin olduğu inkar edilemez. Buna Türkiye'deki
düşünürler ve cemaatler de dahildir. Özellikle Fi
Zilali'l-Kur'an adlı tefsiri, Müslüman davetçilerin müracaat
kitapları ve Kur'an-ı Kerim'i günümüzde yaşananlarla irtibatlı
bir şekilde anlama ve yorumlama konusunda temel kaynakları
haline gelmiştir.
Seyyid Kutub,
İslami çalışmalarındaki ihlas ve samimiyetine rağmen
şehadetinden sonra bazılarınca yanlış anlaşılmıştır. Bize
bıraktığı düşünce, fikir ve amel mirasından onun istemediği
sonuçlar çıkarılmıştır. Buna bir örnek şudur: O hayatında ve
kitaplarında hiç bir Müslümanı şahsen tekfir etmediği halde,
onun şehadetinden sonra eserlerinden etkilendiklerini ileri
süren bazı kişiler birtakım şahısları ve akımları tekfir
etmişlerdir. Oysa Seyyid Kutub kitaplarında kişilerle uğraşmaz.
O tespitlerde bulunur, çıkarımlar yapar ve bu çıkarımları
sentezleyerek genel kurallara varır. Örneğin şöyle der: Allah'a
bütün kalbiyle inanan biri, inkarcılarla samimi dostluk ilişkisi
içine giremez, onları sevemez, velayetini onlara tevdi edemez.
Bunlar, ayetlerde de geçen prensiplerdir. Ne var ki onun
şehadetinden sonra, onun düşüncelerini topluma yaymaya
çalıştıklarını ve uygulamaya geçirdiklerini ileri süren bazı
kişiler bu açıklamalardan İslam'ın hoş görmediği birtakım yanlış
prensipler çıkarma gibi önemli bir hataya düşmüşlerdir.
Kutub'u Hedef Alan Haksız
Tenkitler
Asıl üzücü olan
husus da, bazı kesimlerin Seyyid Kutub'u son derece haksız ve
insaf sınırlarını iyice aşan eleştirilere maruz bırakmalarıdır.
Bu tenkitlerin çoğu asılsız iddialara veya ifadelere zorlayan
çarpık yorumlara dayanmaktadır. Biz bu yazımızda ona yöneltilen
haksız eleştirilerden önemli gördüğümüz bazılarına cevap vermeye
çalışacağız. Bunun sebebi o büyük şehidin aklanmaya olan
ihtiyacı değil sadece bu eleştirilerin ne derece yersiz ve
haksız olduğunu ortaya koyma gayemizdir. Bir diğer gayemiz de
yetişen nesil ile Seyyid Kutub arasındaki bu eleştiri
duvarlarını kaldırarak İslam'ı bir bütün olarak anlamaya çalışan
insanlarımızın onunla doğrudan muhatap olmalarını sağlamaktır.
Çünkü bu haksız ve insafsız eleştiriler özellikle bazı
gençlerimizin Seyyid Kutub'dan uzak durmalarına yol açmakta
dolayısıyla oldukça önemli bir ilim ve fikir mirası bırakmış o
değerli insandan yararlanamamaktadırlar.
Türkiye'de ümmet
bilincinden yoksun ve birtakım taassuplar içinde olan bazı
kişiler insanları ondan soğutmak amacıyla çeşitli iddialar
ortaya atmaktadır. Bu gibilerin bütün işleri insanları, sade ve
temiz kaynaklardan uzak tutabilmek için o kaynakların zehirli
olduğu söylentileri yaymaktır. Kendileri alternatif kaynaklar
ortaya koymazlar. İnsanların o kaynaklara olan ihtiyaçlarını
gidermek amacıyla da Yüce Allah'ın: "Ne semirtir, ne de açlığı
giderir" (Gaşiye, 88/7) dediği türden, insanlara bir şey
vermeyen ya da asıl kendisi zehirli olan birtakım ürünler
sunarlar. Zehirli olduğunu ileri sürdükleri kaynaklar hakkında
ise hiçbir test yapma, onu tanıma, gerçekten zehirli mi yoksa
besleyici mi olduğunu araştırma ihtiyacı bile duymazlar. İşte
insanlarımızın asıl bu gibiler karşısında duyarlı olmaları,
onların o zehirleyici dedikodularına karşı uyanık bulunmaları
gerekir.
O Bölücü Değil Ayırıcıydı
Seyyid Kutub'a
yöneltilen haksız eleştirilerin biri onun hükümete karşı
kışkırtıcı, kardeşi kardeşe düşman yapıcı, yıkıcı, bölücü,
Müslümanları isyana teşvik edici yazılar yazdığı ve bu tür
düşüncelere sahip olduğu iddiasıdır. (6) Bu iddia sahiplerine
göre Seyyid Kutub ve Mevdudi gibi İslam alimlerinin ve bu
alimleri seven Müslümanların, hükümetler tarafından en ağır
cezaya çarptırılmaları gerekir. Başka alimlerin de, onlardan
etkilenenlere söz ve yazı ile öğüt vermeleri, cahillerin ise
onların kitap ve broşürlerinden uzak durmaları gerekir. (7)
Görüldüğü gibi
büyük şehidin deyimiyle tamamen "cahiliyet" kokan bu iddia
aslında cevaplandırılmaya bile değmeyecek kadar basit ve
dayanaksızdır. Her şeyden önce Üstad Seyyid Kutub'un yaşadığı
topraklarda etnik ayrılıklara dayalı bir hareket olmadığından
buradaki bölücülükle kastedilen, coğrafi bölünme değil, fikri ve
itikadi ayrılıktır. Merhum şehit insanları İslam'a davet
ettiğinden, bu davete olumlu cevap verenlerle olumsuz cevap
verenler arasında doğal bir ayrılık ortaya çıkmaktadır. Kimse bu
ayrılıktan dolayı Seyyid Kutub'u sorumlu tutamaz. Çünkü İslam
kendisi daveti farz kılmıştır. Müslüman olmasından sonra
İslam'la küfür arasında kesin bir ayırım gerçekleştirmesi
dolayısıyla "Faruk: Ayırıcı" unvanıyla ünlenen Hz. Ömer
(r.a.)'in tavrı da imanla küfür kitlesini net bir şekilde
birbirinden ayırmanın önemini ortaya koymaktadır. Yüce Allah da,
bir çok ayette Kur'an-ı Kerim'in hak ile batılı, aydınlıkla
karanlığı birbirinden ayıran bir kitap olduğunu belirtmiştir.
Asıl Kardeşlik İman
Kardeşliğidir
Kardeşi kardeşe
düşman yaptığı iddiasına gelince: Hiç kimse Seyyid Kutub'un
eserlerinde Müslümanların birbirine girmelerini, savaşmalarını
isteyen bir satır bile gösteremez. Aksine O Müslümanların kardeş
olduklarını özellikle vurgulayarak onları birliğe çağırıcı pek
çok yazı yazmıştır. Hucurat suresindeki: "Mü'minler ancak
kardeştirler." (Hucurat, 49/10) ayetinin Fi
Zilali'l-Kur'an'daki tefsirine bakılması onun bu konudaki
tavrının anlaşılması açısından yeterlidir. Yukarıdaki iddianın
sahipleri belki Seyyid Kutub'un neden mü'min ile kafirin
kardeşçe yaşamalarının mümkün olamayacağını dile getirmesinden
rahatsız olmuşlardır. Oysa bu konuda hükmü bizzat İslam koymakta
ve imandan doğan kardeşliğin dışındaki kardeşliklerin sevgi ve
velayeti zorunlu kılmadığını bildirmektedir. Asrı Saadet'te de
yerine göre aynı ana - babadan doğma kardeşlerden biri İslam
saflarında diğeri küfür saflarında birbirleriyle
çarpışabiliyordu.
Küfre Karşı Durmak İmanın
Gereğidir
Yukarıdaki
iddiayı Türkiye'de yaymaya çalışanların aynı zamanda Seyyid
Kutub'u bid'atçılıkla, mezhepsizlikle, cahillikle suçladıklarını
görürüz. Bu konuda "İslam Ahlakı" adlı kitaplarında şöyle
diyorlar: "Mısırlı Hasan el-Benna ve bunun yetiştirmelerinden
Seyyid Kutub gibi mezhebsiz, cahil din adamları, (cihad, zulm
edenlere ve zalimlere karşıdır) ayet-i kerimesini ileri sürerek
hükümete isyan ettiler. Hasan 1949, Seyyid Kutub da 1966
isyanında idam edildi. Aldattıkları binlerce genç de,
zindanlarda senelerce işkence çektikten sonra öldürüldüler.
İhvanı Müslimin yani Müslüman Kardeşler denilen bu gençler,
1982'de Suriye'deki zalim Es'ad hükümetine isyan ederek, Hama
şehrinin yakılıp yıkılmasına ve onbinlerce Müslümanın feci
şekilde öldürülmesine sebep oldular. Halbuki, zalim hatta kafir
hükümetlere karşı isyan etmeyi, fitne çıkarmayı, dinimiz yasak
etmektedir..." (8)
Burada yazılanlar
ve ortaya atılan iddialar sahiplerinin cehaletini bütün
açıklığıyla ortaya koymaktadır. Başka hiçbir delile ihtiyaç
duymadan yukarıda yazılanlara bakarak bunları yazanların ne
derece cahil ve İslam bilgisinden uzak olduklarını tespit
etmemiz mümkündür. Bu iddialar aslında cevaplandırılmaya değecek
iddialar değildir. Ancak şu kadarını söylemeyi zorunlu
görüyoruz: Bu iddiaların mantığına göre, Bilal, Ammar, Yasir,
Sümeyye ve daha pek çok sahabi (Allah hepsinden razı olsun)
Müslüman olduklarını söylemekle suç işlemişlerdir. Demek ki, suç
onlara işkence yapanlarda değil, bizzat kendilerindeymiş?
O, Fıkıhta İçtihadın Önemini
Biliyordu
Seyyid Kutub'un
mezhepsiz olduğu iftirasına gelince: Aslında bu iftirayı da pek
üzerinde durulmaya değer ciddi bir iddia olarak görmüyoruz. Bu
iddiaya cevap olarak sadece şunu söylemekle yetiniyoruz: Seyyid
Kutub, şehadetine kadar Müslüman Kardeşler'e bağlılığını
korumuş, bu cemaatin bir ferdi olarak idam sehpasına gitmiştir.
Onun bey'at ettiği, kabul ettiğine, inandığına dair söz verdiği
ilkelerden birisi de şudur: "Fer'i hükümlerin delillerini
değerlendirebilecek kadar içtihat derecesine ulaşmayan her
Müslümanın, bir müçtehit imama uyması gerekir...." (9) Ayrıca Fi
Zilali'l-Kuran'da yer yer fıkıh içerikli ayetlerin tefsirinde:
"Bunun tartışma yeri fıkıh kitaplarıdır" diyerek fıkıh
kitaplarına olan itimadını belirtmektedir.
Bid'atçı Değil Bid'at
Düşmanıydı
Bid'atçı olduğu
iftirasına gelince: Bu konuda da, Müslüman Kardeşler'in şu
prensibini hatırlatmakla yetiniyoruz: "İslam dininde aslı
olmayan ve insanların heveslerine uyarak hoş gördükleri her
bid'at sapıklıktır. İster dinde olmayan bir şeyi ona ilave
etmek, isterse onda olan bir şeyi terk etmek şeklinde meydana
gelsin, bunlarla savaşmak ve en münasip vasıtalarla ortadan
kaldırmak gerekir. Fakat bid'atı ortadan kaldırayım derken daha
kötüsüne yol açmamak gerekir." (10)
Üstad Seyyid
Kutub kendisi de çalışmalarında bid'atlara karşı açıkça tavır
koymuş ve Müslümanlar arasında yaygınlık kazanan bid'atların
temizlenmesi için yoğun çaba sarf etmiştir. Fakat kendileri
boğazlarına kadar bid'atların ve hurafelerin içine batmış
olanlar kendi yaptıklarını doğru sandıklarından başkalarının
Kur'an ve sünnetin aydınlığında ortaya koydukları gerçekleri
bid'at sanmaktadırlar.
O, Tefsirini İlmin Aydınlığında
Yazmıştır
Bazıları Seyyid
Kutub'un tefsirini ilmi dayanaklara göre değil tamamen fikir
yürütmek suretiyle yazdığını ileri sürüyorlar. Oysa Fi Zilal'i
okuyanlar onda geçmişte yazılmış tefsirlerin hemen hemen
tamamının incelenip birtakım özetlemeler yapıldığını ve günümüz
insanının bilmesi gereken neticeler çıkarıldığını, bir ayetin
tefsiriyle ilgili herhangi bir açıklama reddedilirken ilmi
delillerinin de sıralandığını göreceklerdir. Seyyid Kutub'un
tefsir yapacak kadar şeriat ilimlerini bilmediği iddiası da
doğru değildir. Çünkü o medrese geleneğine sahip bir aileden
geliyordu ve yedi yaşından itibaren şeriat ilimlerini öğrenmeye
başlamıştı. On yaşına geldiğinde hafız olmuştu. Hayatının
sonraki döneminde de şeriat ilimleriyle irtibatı kesilmemiş bu
ilimleri tetkik etmeye şehit edildiği tarihe kadar devam
etmiştir. O hem şer'i ilimleri, hem de Batı'nın felsefe ve
anlayışını bildiğinden tefsirinde günümüz insanını
etkileyebilecek önemli tespitler yapmayı başarabilmiştir. Çünkü
bilindiği üzere günümüz insanı sadece İslami kaynaklarca değil
Batı kaynakları tarafından da beslenmektedir. Dolayısıyla bir
insana hitap ederken onun etkilendiği kaynakları bilmenin ve
zihnindeki soruları ona göre cevaplandırmanın büyük yararları
olmaktadır.
Hz. Osman ve Hz. Muaviye
Hakkında Yazdıkları
Seyyid
Kutub'un "İslam'da Sosyal Adalet" adlı eserinde Hz. Osman ve Hz.
Muaviye hakkındaki bazı sözlerine de burada bir açıklık getirmek
istiyoruz: Seyyid Kutub bu eserini 1946'da yazmaya başlayıp 1948
de bitirmiştir. Eseri çok rağbet görmüş zamanla, İngilizce,
Fransızca, Almanca, Türkçe ve Farsça'ya tercüme edilmiştir. Bu
eserin ilk baskılarında Hz. Muaviye ve onunla birlikte bulunan
sahabe-i kiram ile Hz. Osman'ı tenkit eden sözler sarf
edilmiştir. Bu sözlerinden dolayı Allame Mahmud Şakir ve diğer
bazı ilim adamları tarafından tenkit edilmiştir. Kutub,
sağlığında bu konudaki yanlışlarını bizzat kendisi düzeltmiş ve
adı geçen kitabın altıncı baskısında tenkit konusu sözleri
tamamen çıkarmıştır. Kitabın son şekli 1964'te basılmıştır. (11)
Kitabın Türkçe tercümelerinde ilk baskılar esas alındığından
hala bazı tercümelerde bu sözlere rastlamak mümkündür. Ancak
hakikat yukarıda belirtildiği gibidir.
Daha önce
belirtildiği gibi merhum şehide yapılan haksızlık ve iftiraların
tümünü burada cevaplama imkanımız yok. Ancak en fazla dikkat
çeken iftiraların bunlar olduğunu söyleyebiliriz. Fi Zilal'la
ilgili iddialara Muhammed Kutub tarafından, Seyyid Kutub'un
İslam Düşüncesi ve Esasları adlı kitabına yazdığı mukaddimede
cevap verilmiştir. (Bu kitap Resul Tosun tarafından Türkçe'ye
çevrilmiştir.)
Biz Seyyid
Kutub'un tamamen hatasız olduğunu iddia etmiyoruz. Ancak
kendisinden istifade edilmesi gereken değerli bir ilim ve fikir
adamı olduğuna, çağdaş İslami harekete hem düşüncesiyle hem de
yaşantısıyla büyük bir katkıda bulunduğuna inanıyoruz. O,
Müslüman davetçilerin önündeki karanlıkları aydınlatan bir
kandildir..
Seyyid Kutub, Müslüman Kardeşler'den
Ayrılmamıştır
Seyyid Kutub'la
ilgili önemli bir yanlış iddia da onun şehadetinden önce
Müslüman Kardeşler cemaatiyle irtibatının kesildiği veya bu
cemaatin onun yolunu terk ettiği, cemaatin içinde ona karşı
anlayışların geliştiği iddiasıdır. Onun şehadetinden önce bu
cemaati terk ettiğine dair hiçbir delil yoktur. Varlığı bilinen
bir şeyin yok olduğunu ispat etmek için yok olduğunun delillere
dayandırılması gerekir. Kaldı ki onun kardeşleri ve kendisini
yakından tanıyanlar böyle bir şeyin olmadığını ifade
etmişlerdir. Cemaat içinde de Seyyid Kutub geçmişte olduğu gibi
sevilmekte, kitapları tavsiye edilmekte, tefsiri eğitim
programlarında okutulmakta ve davasına her zaman olduğu gibi
sahip çıkılmaktadır. Ben Müslüman Kardeşler cemaatinin ileri
gelenlerinden ve taban kesiminden yüzlerce insanla görüştüm.
Birçoklarına Seyyid Kutub'la ilgili iddiaları özellikle sordum.
Seyyid Kutub'u reddeden, onu karşısına alan bir tek kişiye
rastlamadım.
Seyyid Kutub'un
kız kardeşi Hamide Kutub'un bildirdiğine göre, Üstad
şehadetinden kısa bir süre önce ona şöyle demiştir: "Şayet Hasan
Hudeybi'yi (İhvan'ın o zamanki genel mürşidi) görürsen benden
ona selam söyle ve kendisine, onun zarar görmemesi için insanın
tahammül edebileceği bütün zorluklara tahammül ettiğimi söyle."
(12) Ayrıca yine hapishanede kendisine idam kararı haberi
ulaşınca şöyle demişti: "Allah'a hamd olsun on beş yıldır
şehadete ulaşmak için çalışıyorum. (O zaman İhvan'a katılmasının
on beşinci yılıydı.) " (13) Yani o Müslüman Kardeşler cemaatinin
saflarında verdiği mücadelenin tümünü bir bütün olarak
değerlendirmiş ve bu dönemi şehadete ulaşmak için çalıştığı
dönem olarak nitelemiştir. Cemaatten ayrıldığını ima edecek bir
söz dahi sarf etmemiştir. Bütün bunlar da gösteriyor ki o,
şehadetine kadar Müslüman Kardeşler içinde faaliyet
göstermiştir.
Bu yöndeki
iddiaların kaynağı Müslüman Kardeşler'e karşı olanların Seyyid
Kutub'u onlardan görmek istememeleri dolayısıyla uydurdukları
yalanlardır. Belirttiğimiz üzere Müslüman Kardeşler cemaati de,
Seyyid Kutub'u sağlığında bağırlarına bastıkları gibi şehit
edilmesinden sonra da onun fikirlerinin bayraktarlığını yapmış,
asla onun düşüncelerinin yayılmasını önlemeyi amaçlayan bir
tavır içine girmemişlerdir.
Sonuç
Unutmamak gerekir
ki Seyyid Kutub da bir beşerdir. Biz onu Allah'ın yolunu gereği
gibi tanımamızda bize delalet ettiğinden dolayı severiz. Hatasız
olduğunu kimse söyleyemez. Ama insanların Allah'ın yüce kitabını
doğru bir şekilde anlamalarına yardımcı olmak için büyük ve
örnek çabalar ortaya koymuştur. İhlas ve samimiyetle ortaya
konulan ilmi faaliyetlerde yanılma halinde bile sevap olduğunu
Allah Resulü (s.a.s.) bildirmiştir. O bir meşale yakmıştır. Bize
o meşaleden istifade etmek düşüyor. Asıl izlenmesi gereken yol
ise Allah'ın yoludur. Seyyid Kutub'un verdiği mesaj da zaten
budur.
Biz onun için
Allah'tan rahmet ve mağfiret dilerken, Yüce Allah'ın ona
lütfettiği şehadet mertebesini bize de lütfetmesini temenni
ediyoruz
Dipnotlar:
1) Dr.
Muhammed Seyyid el-Vekil, Kubre'l-Harekati'l-İslamiyye, sh. 198,
"Mezabihu'l-İhvan" (İhvan Mezbahaları) adlı eserden naklen.
2) A. e., "Hakaik ani'l-Hükmi ve'l-Muhakemat" adlı eserden naklen.
3) A. e., sh. 199, aynı eserden naklen
4) Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler, İstanbul 1992. 2.Baskı Pınar
yayınları, Türkçesi: Abdi Keskinsoy, sh. 15 - 16
5) A.e. sh. 18
6) Muhammed Ali b. Emrullah el-Hadimi, İslam Ahlakı, İstanbul 1996,
27. baskı, Hakikat Ltd. Şti. yayınları, sh. 152
7) Aynı kitap, sh. 116 8) Aynı kitap, sh.466; Ayrıca: Meşhur "Tam
İlmihal (Saadeti Ebediye)" 65. baskı, sh. 1170
9) Hasan el-Benna, Davanın Esasları, sh. 144; 11. Risale. Ayrıca
bkz. Said Havva, Eğitim Risalesi, Petek yayınları, 1990,
Tercüme: Abdulilah Yıkılmaz. sh. 102 - 103
10) Said Havva, a.e. sh. 148 ve 102 - 103
11) Salah Abdulfettah Halidi, Seyyid Kutub mine'l-Milad
ile'l-İstişhad - Doğumundan Şehadetine Seyyid Kutub, sh. 540
12) Salah Abdulfettah Halidi, a. e., sh.474
13) A.e. sh. 473 |