|
|
Osmanlı niye büyüdü? Küçülmemek için!
Geçenlerde bir
gazeteye «Batı'nın Soykırımcı Tabiatı», «Türkiye-Suriye Birliği» ve
«Bismillah Hotel» isimli kitaplarımla ilgili bir mülakat verdim.
Mülakatın en önemli bölümü, yer darlığı yüzünden bir bütün olarak
yayınlanamadı. Neyse ki kendi köşem var...
Sözkonusu bölümü
dikkatinize sunuyorum.
*
- Frenk
mentalitesiyle dünyaya nizam verilemeyeceğini söylüyoruz, “emanet
–yeryüzünün halifeliği- ehlini bekliyor” diyoruz, Nizam-ı Alem’in
bizim işimiz olduğunu savunuyoruz. “Batı’nın Soykırımcı
Tabiatı”ndaki tezimiz bu. Peki Nizam-ı Alem’in ön şartı ne? İslam
dünyasına çekidüzen vermek. İslam dünyasına çekidüzen vermenin ön
şartı ne? İslam dünyasını yabancıların manipülasyonlarına,
provokasyonlarına, sabotajlarına ve kültürel / iktisadi / siyasi /
askeri işgallerine kapatmak. Bu nasıl olacak? Müslümanları
mütemadiyen birbirleriyle didişmeye ve birbirlerinin çıkarlarını
mütemadiyen tehdit etmeye, birbirlerine karşı emperyalistlerle iş
tutmaya zorlayan suni sınırları kaldırmak suretiyle olacak. “İslam
Birliği’nin Nüvesi Olarak Türkiye-Suriye Birliği”nde bunu
anlatıyoruz. 1000 yıldır çatışma halinde olduğumuz Avrupa’yla
birleşebileceğime ihtimal verebilen, ama 1000 yılı aşkın bir süre
beraber yaşadığımız, aynı halifelerin ordularında omuz omuza
savaştığımız, aile ocaklarında ve savaş meydanlarında kanlarımızı
birbirine karıştırdığımız, beraber Abbasi olduğumuz, beraber
Selçuklu olduğumuz, beraber Eyyubi olduğumuz, beraber Osmanlı
olduğumuz Suriyeli kardeşlerimizle 80 yıllık parantezi kapatıp
yeniden birleşmemize ihtimal veremeyen aklın içine tükürmemiz
gerektiğini söylüyoruz. Yüzyıllar boyunca birbirini boğazlayan
Fransa ve Almanya birleşebiliyor da 1000 yılı aşkın bir süre
yekvücut olmuş olan Anadolu ve Bilad-ı Şam mı birleşemeyecek diye
soruyoruz. Emperyalistler tarafından çizilen suni sınırları içimize
sindirmemizin ne kadar aşağılık bir şey olduğunu anlatıyoruz. Asıl
sorun beyinlerimize ve yüreklerimize çizilen sınırlardır diyoruz.
Üçüncü kitap, “Bismillah Hotel” de bu sınırların kalkmasına hizmet
etsin diye yazıldı. Bu vesile ile şunu da söyleyeyim: “Biz
Türkiye’de birliği bütünlüğü sağlayamıyoruz, sen Suriye ve diğer
İslam ülkeleriyle birleşmekten bahsediyorsun” diyenler, işin püf
noktasını bir türlü yakalayamayanlardır. Püf noktası, ulus devlet
çıkmazıdır. Müslümanlar arasına sınır koymayı kabul ediyorsak,
“Türk’le Arap ayrı olacak”, hatta “Arap’la Arap da ayrı olacak”
diyenlerin dümen suyunda gitmeyi kabul ediyorsak, Fransız
İhtilali’nin kokmuş ayaklarını öpmeyi kabul ediyorsak, zırt pırt
yeni ulus devlet taleplerinin yükselmesine de katlanacağız. Ulus
devlet bize ters. Ne yapsak, ne etsek bu deli gömleğine sığmıyoruz.
Topraklarımız bu sınırları kaldıramıyor. Gerim gerim geriliyor.
Gerildikçe çatlıyor. Çatladıkça yeni sınırlar gündeme geliyor.
“Türkiye-Suriye Birliği”nde diyoruz ki: Aynı bayrak altında
toplanmazsak bu coğrafyaya bayrak yetiştiremeyiz. Birleşmenin yolu,
formülü tartışılabilir. Ben Avrupa Birliği tarzını öneriyorum,
başkası başka bir yol önerir; mühim olan, birlik fikrinin genel
kabul görmesi. marjinal kalmaması. Ne yazık ki tezlerimiz yeteri
kadar gündem oluşturmuyor. Güçlü medya kuruluşlarındaki
arkadaşlarımıza yalvarıyoruz, bu hepimizin davasıdır diyoruz, destek
olun diyoruz, hiç değilse eleştirmek suretiyle gündeme getirin
diyoruz, bu davayı marjinal bırakmayın diyoruz, ama maalesef
dinlemiyorlar. Osmanlı niye büyüdü? Küçülmemek için! Tükenmemek
için! Yok olmamak için! Bunu görmüyorlar. Günübirlik siyasi davalara
kurban ediyorlar bu büyük davayı. Benim kitabım diye söylemiyorum,
vallahi benim kitabım diye söylemiyorum; “İslam Birliği’nin Nüvesi
Olarak Türkiye-Suriye Birliği”nin manşetlere çıkması gerekirdi,
televizyon programlarına konu olması gerekirdi. Enine-boyuna
tartışılması gerekirdi bu kitabın. Eleştirilmeliydi, icabında yerin
dibine batırılmalıydı, ama mutlaka tartışılmalıydı. İslam
ülkelerinin birliğinden bahsediyoruz kardeşim; var mı bundan büyük
siyasi dava? İktisadi buhranlarımızdan Kürtçü harekete kadar bütün
can alıcı meselelerimizin temelinde bu davayı canlandırmaya
yanaşmayışımız yatmıyor mu? Ulus devlet sınırları dahilinde, Kürt
sorunu denilen sorunu nasıl çözeceksiniz? Çözün de göreyim!
Komşularınızla birleşmeden Hatay ve Fırat sorunlarının
hortlamayacağından, Barzani rüzgarının Güneydoğu’yu etkisi altına
almayacağından nasıl emin olacaksınız? Emin olun da göreyim!
Kapitalizmin ve emperyalizmin küreselleştiği bir dünyada yaralı bir
ulus devlet olarak nasıl ayakta kalacaksınız? Ayakta kalın da
göreyim! Coğrafyamızdaki bölünme trendini birleşme trendine
dönüştürmek için esaslı bir adım atmalıyız. Rüzgarı tersine
çevirmeliyiz. Bir ümit ışığı yakmalıyız. Bir cazibe merkezi
oluşturmalıyız. Ve bunun için önce gündem oluşturmalıyız. Birlik
fikrini adam gibi gündeme getirmeliyiz. Böyle bir gündemi olmayan,
bu davaya gönül vermeyen hiçbir siyasetçiyi, hiçbir fikir adamını,
hiçbir kanaat önderini ciddiye almıyorum. Ha, Avrupa Birliği
diyecekler… Hikâye! Üç-beş milyonluk Müslüman bir azınlığa tahammül
edemeyen, “en iyi entegrasyon asimilasyondur” diyen, “aydınlanma
süzgecinden geçmemiş İslam’ın hoşgörüsüz tabiatı”ndan dem vurarak
bütün Müslümanları potansiyel terörist ilan eden, eski Almanya
Başbakanı Helmut Schmidt’in dediği gibi yüzyıllar içinde İslam’a
karşı tepkisel bir içgüdü geliştirdiği için çokkültürlülüğe
elverişli olmayan Avrupa, genç nüfusu tükenen Avrupa, nüfusu azalan
Avrupa, 70 milyonluk genç ve dinamik Müslüman Türkiye’yi nasıl
bünyesine katacak? Bırakın Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılması,
Avrupa’daki mevcut Müslümanların oradaki mevcudiyetlerini
sürdürebilecekleri bile şüpheli.
Hakan Albayrak 22 Ağustos 2006 Milli Gazete
halbayrak@yahoo.com |
|