|
Kutsal Fatura
İMAN
için,
İslâm için, Kur’ân için, Sünnet için, Şer’-i şerif için, tek
kelimeyle mukaddesat için muhlisen lillah (Sadece ve sadece Allah
rızası maksat ve niyetiyle) çalışmanın, hizmet etmenin elbette
ücreti, mükâfatı ve bir de faturası vardır.
Bu gibi
hizmetleri yapanların başına, mânevî rütbeleri nisbetinde
sıkıntılar, belâlar, eziyetler gelir.
Çünkü:
“Belânın en şiddetlisi Peygamberleredir. Sonra derece derece...”
buyurulmuştur.
İhlâssız ve
samimiyetsiz münâfık korkmasın, onun başına fazla bir şey gelmez.
Belâ ve sıkıntı ille de samimî ve muhlis olanlara gelir çatar.
Bunlar hep
birer sırdır.
İslâm Mekke
devrinde, bidâyette (başlangıçta) müşriklerin/kâfirlerin eza ve
cefalarına mâruz kalan Müslümanlar Peygamberimize gelmiş ve:
“Bir sürü
eziyet ve sıkıntı içindeyiz...” diye şikayet etmişler. Resûl onlara
şöyle demiş: “Size ne oluyor?.. Sizden önceki kavimlere mensup olup
da iman eden bazılarına, derilerini demir taraklarla taramak
şeklinde işkenceler edilmişti de şikayet etmemişlerdi...”
Bu dünya
imtihan dünyasıdır, teklif dünyasıdır; imtihanın ve teklifin sırları
vardır.
Dine, imana,
Kur’ân’a, Ahmedî Nizama hizmet edenlerin bir elleri yağda, bir
elleri balda olsaydı, ücretleri dünyada verilseydi bilcümle
münâfıklar hizmete koşarlardı. Muhlisleri ezerek, devirerek,
çiğneyerek koşarlardı.
Tarihe
bakınız, Allah habercileri ve elçileri neler çekmişler. Şehid
edilenler bile olmuş. Resûl-i Kibriya Efendimiz (O’na ve bütün
Peygamberlere salat ve selâm olsun) ne eziyetler çekti. Hakarete,
zulme, baskıya uğradı, tehdit edildi, yurdundan hicret etmek zorunda
kaldı.
İlk
Müslümanlar neler çektiler.
Aşere-i
Mübeşşereden (Peygamber tarafından Cennet’e gireceği müjdelenen on
kişiden biri) olan Hazret-i Osman Zinnureyn çok yaşlı iken, oruçlu
olduğu bir günde kılıçla darbeler indirilerek şehid edildi. Ne büyük
imtihan.
Peygamberin
“Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır” dediği dördüncü râşid halife Ali
bin Ebi Talib efendimiz, camide sabah namazı kıldırmaya
hazırlanırken bir haricî tarafından şehid edildi...
Peygamberin
göz bebeği Hazret-i Hüseyn Kerbelâ Sahrasında yetmiş kadar
taraftarıyla susuz şehid edildi, mübarek başı kesilip Şam’a
götürüldü.
Düşdü
Hüseyn atından Sahrâ-yı Kerbelâya,
Cibril,
var haber ver, Resûl-i Kibriyaya.
Bu imtihan
dünyası, başlangıçtan bugüne kadar Allah yolunda Hak Dine hizmet
eden mü’minler için imtihan sırlarıyla dolu olagelmiştir. Kıyamete
kadar da böyle devam edecektir.
Münâfıklar
korkmasınlar, endişe etmesinler... “Eşeddü’l-belâ ‘ale’l-Enbiya...”
sırrı dairesi içinde değildirler.
Hizmet hizmet
diye yaygara kopartarak:
-Bu denî
dünyanın haram mallarına ve paralarına tâlip olanlar. (Ed-dünya
cîfetün... = Dünya bir leştir, ona talip olanlar köpektir.)
-Bozuk
düzenleri iyisiyle değiştireceğiz diye başlayıp sonra o bozuk
düzenlerin yağlı kemiklerine, haram kazançlarına köpekler gibi
saldıranların,
-İslâm’a
hizmet edeceğiz diye saf, cahil, gafil Müslümanları dolandırıp
hizmet ve faaliyet paralarını zimmetlerine geçirenlerin,
-Kefere ve
fecere ile işbirliği yapıp Müslümanları tuzaklara düşürenlerin,
-Dinin,
Şeriatın, Sünnetin, ahlâkın kesinlikle yasaklamış olduğu lüks,
israflı, aşırı konforlu, gösterişli bir hayat sürerek enelerini
tatmin eden, etrafa gurur ve kibir ile bakanların,
-Müslümanları
aldatanların,
-Hiç
ölmeyecekmiş gibi çalışıp, yarın ölebileceğini düşünmeyenlerin,
-Biz islâh
edicileriz edebiyatı yaparken yeryüzünü fesada verenlerin başlarına,
Peygamberlere ve derecesi yüksek mü’minlere gelen belâlar gelmez.
Lâkin onlar
da cezasız kalmaz. Gün gelir ansızın azab iner tepelerine.
Ne servetleri
kalır, ne sâmanları... Taparcasına sevdikleri denanir ve derahim,
altın gümüş, Euro Dolar hep ellerinden gider. Dünyanın öbür ucunda
kaşaneler almışlardır haram ve şaibeli kara paralarla, uçarak
oralara kaçmak isterler kaçamazlar.
Azabın nasıl
ne zaman geleceği bilinmez. Ansızın geliverir? Pompei’yi bir ateş
örtüsü ile örten volkanın patlaması gibi...
Diyarbakır’da
Kızılay’ın bedava yemek dağıttığı aşevinden iftar çorbası alabilmek
için ta sahurda kuyruğa giren vatandaşları görmezlikten gelerek
burada Allah’ın ve Resûlü’nün sınırlarını çiğneyerek lüks
ziyafetlerde fink atan sözde Müslüman zenginler! Bu yaptıklarınız
yanınıza kalmaz.
Bir gün gelir
ansızın patlama sesleri ile uyanabilirsiniz. Bağdad halkı gibi.
Onların hepsi fâsık, fâcir ve azgın değildi. Lâkin öyle belâlar ve
musibetler vardır ki, sadece kötülere gelmez, toptan gelirler,
kurunun yanında yaş da yanar.
Halimize
bakalım: Kutsal Kitab ne diyor? “Onlar namazı bıraktılar,
şehvetlerine uydular...” Para şehveti, mal şehveti, benlik şehveti,
riyaset şehveti, caka satmak şehveti, lüks hayat şehveti...
Bozuk düzenin
haram kemiklerine köpekler gibi saldıranların islâmî hizmet
kelimelerini ağızlarına almaya hakkı yoktur.
Firasetli ve
basiretli Müslümanlar, hizmet erbabını bilmez değil.
Hizmet nasıl
edilir, biz onu Bediüzzaman’da ve benzeri ulemâ ve meşâyihte
görmüşüzdür.
1925’te bir
sabah fecir vakti, kır sakallı bir hocayı Ankara Palas önünde
kurulmuş bir idam sehpasına sürükleyerek getirmişlerdi. Elleri
arkasından bağlı idi, üzerine beyaz bir gömlek geçirmişler, boynuna
bir yafta asmışlardı. Kır saçlı hocanın dudakları kıpırdıyor,
Kelime-i Şehâdet getiriyor, dua ediyordu. Ayağının altından sehpayı
çektiler, vücudu boşlukta sallandı. Zincirli Camii’nden, Hacıbayram
Camii’nden ezan okunmaya başladı. Can çekişirken o bu mübarek
ezanlara icabet ediyordu.
Evet, idam
sehpalarında sallananlar, işkence odalarında Allah diye haykıranlar,
zindanlarda kan kusarak çile çekenler, sürgünlerde sürünenler,
ezilenler, hakarete uğrayanlar, tekmelenenler...
Din için
bunlara mâruz kalanlar muhlis hizmetkârlardı. Peygamberin izinden
gidiyorlardı.
Hizmet hizmet
diye yaygara kopartarak yağlı ve haram kemikler peşinde koşanlar!..
Muhlis Müslümanlar bir vâdide, sizler ise bambaşka bir
vâdidesiniz...
Mehmet Şevket Eygi 9 Ekim 2006 Milli Gazete |