|
KIZ
TEVHİDE, SEN NE YAPTIN!
Tevhide'nin
gözyaşları laikçi irticayı boğuyor.. Basında konuya ilişkin
tartışmalara bakarken, özellikle laikçi kesimin çaresizliği,
korku ve panik içindeki çözüm arayışlarını hüzünlü bir
tebessümle izliyorum.. Hâlâ kendi yanlışları ve inatları ile
yüzleşmeye cesaret edemiyorlar. Onun için de öfkeleniyorlar..
Artık bu noktada
tutunmalarının mümkün olmadığını anlamaya başladılar. Nerede
duracaklarını tartışıyorlar. Oraya nasıl hangi gerekçelerle geri
çekilecekleri konusuna daha gelemediler..
Milletle
inatlaşmanın bedelinin ağırlığı karşısında omuzları çökmüş gibi..
Hem milli
egemenlik, hem demokrasi, insan hakları diyeceksin,
hem de bu kaba dayatmaları ısrarla savunacaksın. Bu işin
dinozorları, eminim, kendi çocuklarına, en yakınlarına bile
anlatamıyorlar, içine sürüklendikleri derin çelişkileri..
Derin bir yalnızlığa düştüler. Oysa yakın zamana kadar
her şeye sahip olduklarını sanıyorlardı.. Şimdi geçmişin, bugün
Türkiye'nin geldiği noktadaki olumsuzlukların ve ödemeye
çalıştığımız ağır faturaların hesaplarının kendilerinden
sorulmasından korkuyorlar.. İktidarları, kolay yoldan elde
ettikleri servetlerini, itibarlarını, imtiyazlarını kaybetmek
korkusu sanki akıllarını zail etmiş gibi..
Suç duyurusu ile konu
hukuki zeminde tartışmaya açılırken Hukukçular Derneği
olaylar ilgili Kozan'a bir inceleme heyeti göndermeye
hazırlanıyor.
Bunun anlamı şu: Biz
bu konuyu tartışmaya devam edeceğiz. Araştırmalara bakıyor
musunuz, toplumun böyle bir tehdit algılaması filan yok!
Yaşanan şizofrenik bir paranoya! Hayali bir tehdit
algılaması adına, bir temel hak olan inanç hürriyetinin
engellenmesi çabası! Bir hakkın, varsayılan bir tehdide feda
edilmesi çabası!
Sonuç şu, ne
irtica ve ne de terör konusunda mevcut politikalar bu
şekli ile sürdürülemez.. Bu konularda ilerleme ve iyileşme
olmadan Türkiye insan haklarına saygılı bir hukuk devleti
olamaz.. Özgürlükler güvence altına alınamaz ve toplumsal
barış sağlanamaz..
Toplumda böyle bir
sorun ya da tehdit algılaması yok. Bu sorunun temelinde bir
kısım CHP'li, bazı YAŞ üyeleri, bir kısım yüksek
yargı mensubu, Bazı YÖK üyeleri, bir kısım mediatör
ve onların kışkırtmasına inanan topluluklar var. Ve bir de
Türk halkını birbirine düşürmek isteyen kökü dışarıda
örgütler ve onların Türkiye'deki uzantısı olan derin
yapı, örgüt, çete mesupları ve onlarla işbirliği içindeki
unsurlar.. Bunların toplamının sosyolojik tabanı %10 bile
değil..
Sarıgül CHP'nin başına geçse, CHP
tabanından başörtüsüne karşı çıkanların sayısı %20'yi
bulmaz.. Bakın tek başına Sezer nasıl ülke gündemini
geriyordu o yaklaşımı ile. Sonra ne oldu. Unutuldu gitti.
Yakında adını bile hatırlamayacak insanlar. “Çankaya’daki o
Gül’den önceki adam” diye hatırlanacak sadece..
Cumhurbaşkanı'nın eşi başı örtülü,
Başbakan'ın da.. TBMM Başkanı'nın eşinin böyle bir
sorunu yok..
Birileri
şizofrenik bir ruh hali ile ortalığı germe çabasında..
Eskişehir'den bekar bir prof.
hakkında Çankaya'ya, “eşi çarşaflı” diye not
gönderiliyor..
Bu konuda bunların
ikiyüzlülüğünü bir kez daha suratlarına çarpmak için, dün bu
konuya nasıl baktıklarının belgesi olarak Yakup Kadri
Karaosmanoğlu’nun, “Çarşaf ve Peçeye Dair” başlıklı
yazısını tekrar yayınlıyorum.. Bunlar Çankaya'daki çarşaf
hikayesini ne çabuk unuttular?!.
Yakub Kadri sözkonusu makalesinde “Bu
çirkin asrın ve çirkin muhitin yegane süsü, yegane güzelliği
sizin çarşafınız, sizin peçenizdir” diyor.. Buyurun bu
ilginç makaleyi birlikte okuyalım: Çarşaf ve Peçeye Dair: “Bu
çirkin asrın ve çirkin muhitin yegâne süsü, yegâne güzelliği
sizin çarşafınız, sizin peçenizdir. Yalnız bunlardır ki, gözlere
hâlâ bakmak tahammülünü, bakmak arzusunu veriyor. Niçin ondan
müştekî gibisiniz? O mazrufa bu zarftan muvafık ne olabilir?
Sizi böyle gördükçe bir kadının başka türlü nasıl
giyinebileceğini düşünüyorum ve çarşafsız peçesiz bir kadın
tahayyül edemiyorum. Siz bizim aşkımızın, hürmetimizin, siz
bizim kıskançlığımızın mutî mahbubeleri değil misiniz?
Vücudunuzun şeklini alan bu dillirib (gönül alan, çekici)
mahpesi sizin etrafınıza, sizin yüzünüz üstüne biz ördük; bizim
ihtimamımız, bizim muhabbetimiz ördü. Sizi güneşten, havadan,
sizi kem nazardan sakındık da böyle yaptık. Yazık değil mi ki o
saçlara güneş vursun, o yüzü havalar, tozlar hırpalasın. Yazık
değil mi ki -mazallah- o gözlerin harimine kolayca, lâubali bir
yabancı gözün kıvılcımı sıçrasın. Düşündük ki, belki bilmeyerek,
belki farkına varmayarak birine gülüverirsiniz. Nazarlarınız
belki bilâihtiyar birinin üstünde fazlaca tevakkuf ediverir.
Onun için yüzünüzü örttük. Zira tebessümlerinizin,
bakışlarınızın kıymetini biz anlıyor, biz biliyorduk. Gönlümüz,
onların öyle lüzumsuz yere heder olmasına acıdı da, bir ipek
mahfaza içinde muhafazalarına lüzum gördük. Cemiyetlerin,
medeniyetlerin esasını bir erkeğin kıskançlığı kurdu.
Memleketlerden, vatanlardan evvel ilk müdafaa edilen, kadındı.
Bana inanınız; bütün bu evler, bu mabedler ve bu şehirler sizin
için yapıldı ve sizin açıldığınız ve sizin kıskançlık mahpesini
yıktığınız yerlerde derhal evler yıkıldı, mabedler harap oldu,
şehirler çöktü. Çünkü sizin mahpesleriniz o yerlerin surları
idi, kaleleri idi. Niçin başka cinsten kadınlara bakıp da
başınızda garip mütalâalara meydan açıyorsunuz? Onlardan size
ne? Siz başlı başınıza bir âlemsiniz. Ben o âleme girdiğim
dakikadan itibaren, hariçte başka mevcudiyet var mı, yok mu
unuttum bile. Siz niçin kendinizde herkesi unut muyorsunuz? Söze
başlarken demiştim ki, bu çirkin asrın, bu çirkin muhitin yegâne
güzelliği sizin çarşafınız, sizin peçenizdir. Memnun ve müsterih
yaşamak için bu kanaat size kifayet etmez mi? Halbuki benim
ruhumu sadece bu kanaat dolduruyor. Peçeniz ve çarşafınız.
Bunlardır ki bana muhabbet öğretiyor; hayata muhabbeti, aşka
muhabbeti, memlekete muhabbeti öğretiyor; bahusus memlekete
muhabbeti. Zira sizin örtüleriniz, bu süsleriniz değil midir ki,
minarelerden ve o al râyetten (bayraktan) sonra bu
serseri ruha biraz âşina melce ve bir emin mersa (liman)
saadeti veriyor. Peçenizin kudsiyetini şuradan anlayınız ki, bir
yabancı elin ona uzanması ihtimali bile gayz nedir, kin nedir
hiç bilmeyen bu tembel ve yorgun ruhta beldeler yıkacak, burç ve
barular (kaleler) devirtecek bir ateş alevliyor. Gördünüz
mü? Peçenizden bahsederken haşin adımlarla surlar etrafında
dolaşan eski bir kahraman gibi söz söylemeye başladım. Belki
bunların hiçbirini yapmayacağım, fakat emin olunuz ki, şu
dakikada çok samimiyim. Size, sizin örtülerinize ve süslerinize
doğru teveccüh edince kendimi her şeye kadir hissediyorum.
Tarih, menakıb-ı beşeriyeyi dolduran en büyük kahramanlıklar,
bana birer çocuk oyunu gibi geliyor. Sakın onları çıkarmayınız,
sakın onları atmayınız. Bu çirkin muhitin ortasında asalet ve
zarafete yegâne dâl (işaret) olarak bunlar, sade bunlar
kaldı. İnsanlar senelerden beri, insanlığı terzil için ve
cemiyetlere manzaraların en fenasını vermek için, sevimsiz bir
cinnetle her şeyi devirdiler. Bu güruha peyrev olmak (peşinden
gitmek) size yakışır mı? Ben sizi zamanların ve insanların
fevkinde, onların haricinde biliyorum. Siz mestur ruhlardan
değil misiniz? Dünya yüzünde tek başına kalan ulvî bir dinin
İlâhı, sizi bu sıfatla sair mahlûkat arasında mümtaz kılmamış
mıydı? Siz onun halk ettiği cennetâsa âlemin meleklerisiniz. O,
Kitab'ında sizin isminizi zikretti. O vakitten beri siz
mukaddesat meyanına girdiniz; artık ne hale, ne maziye, ne atiye
mensupsunuz. Yalnız unutmayınız ki, sizi bu mertebeye bizim
aşkımız, bizim hürmetimiz, bizim kıskançlığımız is'ad etti (yükseltti)."
Kadınlık ve Kadınlarımız Yakub Kadri, Sayfa: 39-41
Yakub Kadri
Karaosmanoğlu, Cumhuriyet rejiminin ünlü ve önemli yazarlarından
biridir. Daha önce Hakimiyeti Milliye gazetesinin
başyazarı olan Yakub Kadri, daha sonra CHP'nin
yayın organı olan ve Hakimiyeti Milliye'nin devamı
Ulus gazetesinin de yazarlarındandır.
Fuhuşu, çıplaklığı, pornoyu,
her türlü sapkınlığı çağdaşlık adına meşrulaştırmak
isteyenlerin, inanç, gelenek, kültür, iffet, haya, namus
ve tarihe dayalı değerlere karşı bu saldırgan tavırlarını
anlamak ne mümkün!
Bu yazıyı kesip, o
çevrelerdeki insanların önüne koymak ister misiniz?
Selâm ve dua ile.
Abdurrahman Dilipak 6 Ekim 2007
Vakit |