|
|
Asabiyetin en
tehlikelisi
“Millet”
ve “milliyetçilik”, bir avuç yabancılaşmış seçkin tarafından zorla
kotarılan Türk modernleşme projesine koltuk değnekliği yapan
ulusçuların tahrif ederek kullandıkları İslâmî kavramlardı.
Kur’ani bir kavram olan millet, “bir inanç sistemine bağlı olan topluluğa
verilen isim” idi. Bu mensubiyetin tek ölçütü vardı, o da din.
Kur’an şairi Akif bir mısraında “Hani milliyetin İslâm idi
kavmiyetin ne?” derken, “milliyet” kavramını çarpıtılmamış anlamıyla
kullanıyordu.
Hz. Peygamber’in dilinde lanetlenen “asabiyetin” ve bugün adına
‘milliyetçilik’ denilen türevinin, ilkel bir materyalizm olduğuna
inanırım.
Bu kapsama sadece ırkçılık ve onu çağrıştıran şeyler değil, aynı
zamanda cinsiyetçilik gibi, elde etmek için insanın kendi dahlinin
olmadığı her şey girer.
İnsanın kendi dahlinin olmadığı, seçimi kendisine bırakılmayan şeylerle
övünmesi hamakattır, gülünçtür. İnsan ille de övünecekse, seçimi
kendisine bırakılmış, kendi tercih ve çabası sonucunda elde ettiği
şeylerle övünmelidir.
“Allah katında en üstün ve şerefli olanınız, en çok erdemli ve
sorumlu davrananınızdır” diyen Kur’an, Allah’a teslim olup kendisini
“müslüman” olarak isimlendiren herkesten, ölçme ve değerlendirme
yaparken, bu ilahi ölçütü kullanmasını ister.
Bu aynı zamanda en evrensel ve en hakkaniyetli yaklaşımdır.
Bildiğim kadarıyla çarpıtılmış anlamda ilk ‘milliyetçi’ Şeytan idi.
Hammaddesini gerekçe göstererek üstünlük iddiasında bulundu: “Ben
ondan üstünüm; çünkü beni ateşten, onu balçıktan yarattın.” Şeytanın
ilkel bir ırkçılık olarak tezahür eden bu materyalist tasavvuru, onu
Allah karşısında isyana sürükledi.
O gün bu gündür, adını ister ‘ırkçılık’, ister ‘ulusçuluk’, ister
‘milliyetçilik’, ister ‘kavmiyetçilik’ koyun, bütün bunlar, neticede
Kur’an ve sünnet tarafından reddedilip lanetlenmiş asabiyetin birer
türevidir.
Bütün bu hastalıklı tavırların en tehlikelisi, hiç kuşkusuz din kisvesine
bürünmüş asabiyettir.
En masum ve şaibesiz kavramlar dahi merdut asabiyete alet edildiğinde,
Hz. Peygamber’in şiddetli itirazıyla karşılaşmıştır. Hepimizin
bildiği gibi “Ensar” ve “Muhacir”, İslâm’ın ilk yıllarındaki
destansı dayanışma örneğini simgeleyen iki mübarek kavramdı. Bu
kavramların konuluşu itibarıyla asabiyetle en ufak ilişkisi yoktu.
Fakat, biri Ensara diğeri Muhacirlere mensup iki genç su kavgasına
tutuşunca “Yetişin ey Ensar!”, “Yetişin ey Muhacirler!” diye imdat
dilemişlerdi. Bu çığlıkları duyan Hz. Peygamber, bu masum
kavramların asabiyet vurgusuyla kullanılmasını şiddetle reddederek,
olayı “cahiliyye günlerine geri dönüş” olarak niteleyecektir.
Yahudileşen İsrailoğulları, kendilerine yüklenen ‘vahyi taşıma
sorumluluğunu’, ‘ilahi bir ayrıcalığa’ dönüştürdüler ve
ırkçılıklarına kutsallık kisvesi geçirdiler.
“Seçilmiş millet” olmayı, insanlığın geri kalan kesimlerine karşı ağır
bir yükümlülük altına girmiş olmaktan daha çok, bir “üstünlük ve
iftihar” unsuru olarak istismar ettiler.
Sorumluluğunu üstlenmemek için tuğyan üstüne tuğyan işledikleri ilahi
emanete sahip olmayı, bir “hak” olarak gördüler.
Ümmet-i Musa’nın geçtiği bu “Yahudileşme süreci”nden, Ümmet-i Muhammed de
geçti. Maalesef, Hz. Peygamber’in büyük bir önseziyle önceden haber
verdiği gibi, onların yolunu adım adım, karış karış izledi.
Yani “Yahudileşti”...
Aslında lanetlenen “Yahudiler” değil, “Yahudileşme” idi... Yahudileşen,
Allah’ın lanet ve gazabına uğrardı. Kur’an’ın söylediği de buydu.
Ümmet-i Muhammed de, tıpkı sonradan Yahudileşen müslüman Ümmet-i
Musa gibi, sorumluluk ve yükümlülüğünü astığı halde hak iddia etti.
Kendi tercihiyle ve el emeğiyle değil, “atalarından kalanla” övünme
yolunu seçti. İnancının yasakladığı her tür merdut asabiyetin
sırtına dini kılıflar geçirerek onları kutsadı.
Yahudiler, kendilerini soykırıma uğratan Firavunun ilahlarına tapacak
kadar aşağılık bir taklit hastalığına tutulmuşlardı. Kur’an onları
“Aşağılık maymun” olarak tanımladı.
Bu ümmet de onlar gibi yaptı. İslâm topraklarından devşirilen bir kesim,
bu milleti, ırzına geçen zorbaya aşık olan aptal kız sendromuna
soktu. Bu sendrom efendi-uşak ilişkisinin en pespaye biçimi olarak
tezahür etti.
Öyle ki, efendisinin bevlini şifa niyetine içen ahmak uşak rolünü gönüllü
üstlenenler, bu milleti de kendi efendilerinin bevlini içmeye ‘ikna’
etmek için, havuç ve sopa siyasetini bir asra yakın bir zamandır
uygulaya geldiler.
Bâri müslümanlar bundan ibret alsalardı ya?
Ne gezer! Müslümanları hîn-i hacette kullanılmaya elverişli bir koltuk
değneği olarak görenler, tasavvurunu vahyin inşa etmemiş olduğu
akıldanelere çok şey borçlu olduklarını biliyorlar.
İttihatçılar “vatan-millet” diye diye vatan-millet satmanın, vatanın da
milletin de anasını ağlatmanın askeri ve siyasal alandaki
temsilcileriydiler. Fakat, İttihatçıların yaptıklarını entelektüel
ve hatta dini alanda yapanlar da hiç eksik olmadı. Onlar şimdi de
varlar ve “vatan-millet” gazı vererek “satış” yapmanın doyumsuz
hazzını bir kez daha yaşamak istiyorlar...
Tabii ki yersek...
Arif ÇEVİKEL 4 Şubat 2007 Vakit |
|