Irak’taki yağma sahnelerini seyredenler, haliyle, Irak halkı hakkında olumsuz şeyler düşünüyor. Hatta birçok insan, “Türkiye, bu yağmacılar için mi Amerika’yla arasını bozacak” türünden sinir bozucu sorular sorup, insanın canını sıkıyorlar.
Adına “devlet” dediğimiz düzen koruyucunun olmadığı ve kanunların işlemez hale geldiği bir ortamda; bazı kanı bozuklar, evet, böyle şeyler yapabiliyor, yağma gibi yüz kızartıcı suçlar işleyebiliyorlar.
Fakat bu yağmalama sahnelerini bütün bir topluma, yani Irak halkına maledersek, telafisi mümkün olmayan bir hata yapmış oluruz.
(Aslında, tam burada sorulması gereken soru şu: Tamam, yağmacılar suçlu. Peki ya, ortamı yağma yapmaya müsait hale getirenler? Onların hiç suçu yok mu?)
Irak halkını, topyekün “yağmacı” diye adlandıranlara, müsaadenizle iki örnek vermek istiyorum. (Uzaklara gitmeyi sevmediğim ve önce aynaya bakmayı tercih ettiğim için, örnekleri kendimizden veriyorum.)
Adapazarı ve Düzce depremlerini hatırlayın. İnsanlar enkaz altında inlerken, binlerce vatandaşımız evsiz barksız kalmışken, bölge halkı alabildiğine acılıyken; kimileri yardım etmek için bölgeye koşuyordu, kimileri ise yağma için...
Yıkılan, göçme tehlikesi olduğu için boşaltılan evlerden ve ölmüş kişilerden az mı ziynet eşyası ve para çalınmadı?
Ya da Beyazıt Meydanındaki son Cuma eylemini hatırlayalım: İnsanlar, Irak halkını desteklemek ve işgalcileri lanetlemek için dua edip slogan atarken, sırf Allah rızası adına oraya gelmişken; kalabalığın içine karışan bazı kansızlar, en az otuz kişinin ceblerini boşaltmadı mı?
Görüldüğü gibi, kötünün vatanı yoktur; kötü, her yerde kötüdür...
Asıl sorunun yokluk değil, açgözlülük olduğunu düşünüyorum. Çünkü “bir insan, aç olduğu için değil, hırsız olduğu için çalar...” Eğer aç insanlar hırsızlık yapmış olsaydı, yıllarca açlık-kıtlık çeken Afrika halkları, ülkelerinde çalınmadık bir şey bırakmazdı. Ya da ülkemizde emniyet mensupları tarafından yakalanan hırsızlara bir bakın. Çoğu varlıklı kişiler. Tabii devlet malını “yağmalayan” holding sahiplerini, malum gazete patronlarını ve bazı politikacıları da unutmamak gerek...
BİR HATIRLATMA
“Açgözlülük fakirliktir. Kişi, herhangi bir şeye göz dikmediği zaman, o şeye muhtaç değildir.”
Hazreti Ömer (r.a.)
Yardım kampanyası
Otobanda upuzun bir kuyruk oluşmuştur. Otomobiller hazır durmuş vaziyetteyken, adamın biri araç araç dolaşarak bir şeyler istemekle meşguldür. Şoförlerden biri camı indirerek, adama seslenir:
– Ya kardeşim, nedir bu kuyruk?
– Haberleri dinlemedin herhalde. Bir grup terörist Başbakan Berlisconi’yi rehin aldı. Heriflerin şakası yok. Yirmi dört saat içinde talepleri yerine getirilmezse, Başbakanımızın üzerine benzin dökerek yakacaklarını söylüyorlar. İstedikleri fidye de tam bir milyar dolar. Biz de hiç olmazsa, karınca kararınca yardım toplayalım diye düşündük...
- Peki ne kadar yardım toplayabildiniz?
- Valla şu ana dek, elli litre süper benzin, üç adet de çakmak topladık!
Gön: Nihat Topçu
Son durum
Bilinen bir fıkra: Temel, “hastayım” demiş, kimse inanmamış, “hastayım” demiş, kimse inanmamış ve sonunda hastalıktan ölmüş.
Temel’in mezartaşına, isteği üzerine şunu yazmışlar: “Hastayım dedim inanmadınız, hastayım dedim inanmadınız, gördünüz mü ne oldi?”
AKP’nin durumu da biraz buna benziyor.
“Değiştik” dediler, kimse inanmadı.
“Değiştik” dediler, kimse inanmadı.
Ve şimdi...
Sayın Abdullah Gül, bir gün önce Şam gezisini iptal ediyor, bir gün sonra da İsrail dışişleri bakanı Türkiye’ye davet ediliyor. Bu da yetmiyormuş gibi, İsrailli bakan, Türkiye sınırları içinde Şam’ı tehdit ediyor, hedef gösteriyor...
Temel’in de dediği gibi
– Ne oldi?
Bahar
Baharın ilk günleri. Gözleri görmeyen bir adam, bir parkta, “köre yardım” diyerek dileniyor.
Parktan geçen bir şair, dilenciyi görür ve yanına gidip sorar: “İşlerin nasıl, bir şeyler kazanıyor musun bari?”
“Ne gezer” der, dilenci; “zar zor üç beş kuruş ancak topluyoruz...”
Şair, kağıda bir şey yazar ve dilencinin önüne bırakır. Aradan üç gün geçtikten sonra, tekrar dilencinin yanına geldiğinde, sorar: “Şimdi işlerin nasıl?”
Bu kez dilencinin yüzü gülmektedir. “Harika” der, başka bir şey demez.
Acaba şair, o kağıda ne yazmıştı da işin rengi birden bire değişmişti?
Şunu yazmıştı: “Bahar geliyor ve ben bunu göremiyorum...”
Bu satırları yazarken, bahar mevsiminin tam ortasında duruyorum. Nisanın on beşinde...
Gözümün, daha doğrusu gözlerimizin işten başka bir şey gördüğü yok. Ne usul usul uyanan doğayı, ne kırlardaki güzelliği, ne de yeni doğmuş oğlakları, kuzuları...
Uzatmayalım...
Sizi bilmem ama ben, her sabah şu cümleyi mırıldanarak evden çıkıyorum: “Bahar geldi ve ben hâlâ işe gidiyorum...”
Günün sözü
Çevremizi o kadar çok değiştirdik ki, şimdi bu yeni çevreye uyabilmek için kendimizi değiştirmemiz gerekiyor.
Norbert Wiener
Kent
“Kent” kelimesi, emekli asker gibi sıkıcı geliyor bana... Ayrıca, Paul Valery’nin “haksızlığın tadını çıkarmak” sözünü de hatırlatıyor.
İbrahim Tenekeci 16 Nisan 2003 Milli Gazete