Ümmet Ruhunun Önemi
Dünya üzerinde altı milyardan fazla insan yaşıyor. Farklı kıtalarda, farklı mekânlarda... Zor veya kolay şartlarda...
Bu altı milyardan fazla insanların yaklaşık iki milyarı müslüman. En azından zahiren öyle...
Dünyanın değişik mekânlarında „hayat mücadelesi“
vermekte olan müslümanları birleştiren, bütünleştiren dindir, din kardeşliğidir.
Dünyanın bir ucundaki müslümanın acısını, diğer ucundaki müslümanların
hissetmesini ve acısını paylaşmasını isteyen dindir. Aynı Peygamber’in ümmeti
olma şerefi ve duygusudur.
Rengi ve dili ne olursa olsun...
Olması gereken de budur!
Ancak müslümanların arasına, ümmet
ruhuna gölge düşüren, duvarlar örülmüştür. Bu duvarların bir kısmını müslümanlar,
bir kısmında gayr-i müslimler, yani yaklaşık iki milyarın dışında kalanlar
örmüştür. Müslümanların ördükleri duvarların temelinde bencillik, kıskançlık
ihtiras, nemelazımcılık, gıybet, iftira, taviz, ehl-i küfre yalakalık, imanda
zayıflık gibi unsurlar vardır.
Bu durumdan cesaret alan gayr-i müslimlerin, ördükleri duvarların temelinde ise
fitne, fesad, ırkçılık, kışkırtma, baskı, yalan, hile ve desise, para, terör,
sömürgecilik, İslam düşmanlığı, kemalizm, komünizm ve demokrasi gibi unsurlar
mevcuttur.
Yerine ve yöresine göre, arazi olacak
cinsten duvarlar... Örneğin; Anadolu’daki müslümaların arasındaki duvarların
temelinde başta kemalizm gelmektedir. Sonra sırayla baskı, terör, İslam
düşmanlığı vs. unsurlardır. Tabi bunların sebebi; İslam kardeşliğini zedeleyen,
ümmet ruhunu gabzeden „kötü ahlaklar“dır. Yani müslümanlar, ehl-i küfre zemin
hazırlamamış olsalardı, bunlar gerçekleşemezdi. Daha açık ifadeyle „içteki
huzuru“ bozmamış olsalardı, dış etkenler aramıza duhul edemezdi!
Fakat zararın neresinden dönersek kârdır. O
açıdan müslümanlar, aralarındaki „Kötü ahlaklar“ı def edip, ümmet ruhunu
canlandırmak zorundadırlar. Din kardeşliğinin verdiği manevî havayı teneffüs
ederek, birlik ve beraberliği teessüs etmelidirler.
Ancak o zaman ehl-i küfrün ördüğü duvarlar, bir bir yıkılabilir. Aksi taktirde,
müslümanlar birbirlerine karşı hased, ihtiras, bencillik, saygısızlık,
nemelazımcılık gibi davranışlarla ehl-i küfre zemin hazırlamaya devam ederlerse,
örülen duvarlar yükselecek ve aşılmaz olacaktır. Ve bu duvarlar arasında sıkışıp
kalacak olan müslümanlar birbirlerini ezip geçeceklerlerdir. Sağ kalanların
icabına da, ehl-i küfür bakacaktır şüphesiz!..
Şu günlerde acımasızca devam eden Irak savaşı,
bu anlattıklarımızın neticesi değil midir? Komşusu, kardeşi İrak’la karşı
karşıya getirilen Irak’ta, sağ kalanların icabına ehl-i küfrün bakması, „Kardeş
savaşı“nın bir neticesidir! Binaenaleyh, şu an seyirci olan „kardeş“ (!) ülkeler,
Irak’la aralarında olan duvarları yıkmazlar ve ümmet ruhunu, kardeşlik ruhunu
canlandırmazlar ise, kendi „fermanları“nı vermiş olacaklardır.
Sıra sıra aynı akibetle karşı karşıya geleceklerdir. Onun için her zamankinden
fazla ümmet ruhuna kardeşlik ruhuna ihtiyacımız var!
Yine Afganistan’da, müslümanların bencillikleri,
ihtirasları, aşiretcilikleri yüzünden, aralarında örülen duvarları yıkamamış
olmaları, İslam Devleti’nin ilgasına ve müslümanların kanının akmasına sebep
olmuştur! Özellikle Peştun-Tacik kavgası orada hep süregelmiştir. Halbuki „ümmet
olmak“la iktiva etmiş olsalardı, bugün Coni’ler orada cirit atmazlardı.
İnşaallah olup bitenlerden ders almışlardır!
Nereye bakarsanız bakın, aynı tablo çıkıyor karşınıza! İç hesaplarımız yüzünden, aramıza örülen duvarları, yıkamamış olmamızdan ötürü elde ettiğimiz mağlubiyetler...
Ülkeleri tek tek saymaya gerek yok.
Genel olarak, İslam âlemindeki vaziyet bundan ibarettir. Müslümanların kısır,
dar mevzular üzerinde uzun uzun tartışmaları, birbirlerini öldürmek gibi meşru
olmayan işleri yapmalarına varana kadar, yanlış ve zararlı davranmaktadırlar.
Tabii müslümanlar birbirleriyle uğraşırken, ehl-i küfür yapacağını da yapıyor. „Sen-ben“
kavgasının neticesinde, İslam’ın gür sedası kısılıyor!
„İğneyi başkasına, çuvaldızı
kendimize batırmak“ zorundayız. Özeleştiri yapmalıyız, yapabilmeliyiz! Ehl-i
küfrün ekmeğine yağ süren davranışlardan, onlara zemin hazırlamaktan son derece
sakınmalıyız. Kendi hatalarımızdan kaynaklanan, hür irademizle yaptığımız
yanlışların, mağlubiyetlerin faturasını „taktir böyleymiş“ deyip, İslam’a
kesmemeliyiz.
Tıpkı müslüman olduğunu söyleyen, fakat günahların içinde yüzen bir insanın
„Allah (c.c) benim böyle olacağımı biliyordu. Kaderimde varmış, benim ne günahım
var? Bana niye „günah“ yazılıyor?“ deyip, kendisini haklı çıkartmaya çalıştığı
gibi!..
Sakın bu anlattıklarımızdan
telifçi, sentezci, kavmiyetçi, partici bir metodun takip edilebilmesi gerektiği
anlaşılmasın. Bu yönde mesaj vermek
istemedim, istemem de!.. Muhakkak takip edilmesi gereken metod, tebliğ metodudur!
Bununla beraber müslümanlar arasında „emr-i
bil-mâruf ve nehy-i anil-münker“ rabıtası işlenmesi gerekiyor. Felaketlerin
önlenmesi buna bağlıdır. Öte yandan, müslümanların arasındaki duvarların
aşılabilmesi için, „Allah’ın ipine“ ve Peygamber’in sünnet’ine yapışılması
elzemdir. Çare; Peygamber’in (s.a.v.) veda hutbesinde beyan buyurduğu, Kur’an ve
sünnet’idir.
Dolayısıyla Kur’an ve sün-net’in meşru gördüğü amel-ler ve metodlar takip edilme-li, meşru görmediği yanlışlar ve günahlar yapılmamalıdır. Bunun içinde samimiyet ve teslimiyet şarttır!
Hülasa edecek olursak; Müslümanlar, Kur’an ve
sünnet’e sarılmakla, hatalarını, hesaplarını düzeltirlerse, böylece aralarındaki
duvarları yıkarlarsa,
o zaman ehl-i küfür onların arasında barınmayacaktır. Ve bir daha müslümanların
arasına girip, duvarlar öremeyeceklerdir! Tabi bu, müslümanların topyekün Kur’an
ve sünnet’e rücularına bağlı!
Yoksa yok!..
Hamza Hakan