Takvim Devrimimiz!

Ben ıskaladıktan sonra başka kimse de hatırlayamadı, yahut hatırlamak istemedi, ama 21 Şubat, “takvim devrimi”nin yıldönümüydü... Onlar da haklı: Çünkü o kadar çok devrim yapmışız ki, bazılarını hatırlayabilmek bile mümkün olamıyor...
Oysa vaktiyle, “takvim devrimi” de diğer devrimler kadar önemsenmişti. Uğruna kavgalar verilmiş, sert tartışmalar yapılmıştı...
Şimdi garip gibi duruyor ya, “takvim devrimi”ni savunan milletvekilleri, bu sayede Avrupalılaşacağımızı ve “medeni milletlerin bir rüknü” haline geleceğimizi savunuyorlardı.
Sonunda devrim gerçekleşti. Alişan Efendimiz’in Mekke’den Medine’ye hicretini esas alan “Hicri Takvim” bırakıldı, yerine “Gregoryan stili Miladi Takvim” kabul edildi.
Bu sayede Avrupalılaşıp “medeni milletlerin bir rüknü” haline dönüşmüş müyüz bilmiyorum, bildiğim şu ki, “Avrupalılaşma-medenileşme” isteğimizi, yakın tarih boyunca, (teey Tanzimat’tan bu yana) her toplumsal değişimin önüne koyduğumuz halde, Avrupalılar nazarında “Avrupalı” sayılmıyoruz. Sınırını Meriç’ten çizip bize boş veriyor. Avrupa Birliği’ne filan da almıyor. Biz ise hâlâ çabalayıp duruyoruz.
Anlaşılan önceki denemeler, devrimler filan bizi Avrupa’ya ulaştıramamış. Ulaştırabilseydi, hâl⠓Avrupalılaşmak” uğruna çırpınır durur muyduk?
Yıllar önce saltanatı ve hilafeti kaldırmayı kabul ettik; sonrasında alfabelerini kabul ettik; kılık kıyafetlerini kabul ettik; müziklerini kabul ettik...
Bitmedi: Yüzyıllar boyu konuştuğumuz dili bırakıp “çitakça”ya benzeyen “uydurukça”yı kabul ettik; Fransızca “madame (madam)”dan dönme “bayan”la, “monsieur (mösyö)”dan dönme “bay”ı kabul ettik...
Yetmedi: Dini kimliğimizle ve milli varlığımızla yüzyıllar boyu örtüşüp bütünleşmiş selamımızı atıp “İyi sabahlar” anlamındaki Fransızca “bonjoure (bonjuğ)”un tercümesi olan “günaydın”ı kabul ettik.
Kafalarımız bu yüzden çok karıştı: Kimimiz “hello” dedik, kimimiz “selam” diye kısa kestik, kimimiz temenna ettik, kimimiz baş sallayıp durduk.
Derken sıra bir gün ayları değiştirmeye geldi: Muharrem, cemaziyülevvel, cemaziyülahır, safer, rebiyülevvel, rebiyülahır, recep, şaban, ramazan, şevval, zilkade, zilhicce diye saya geldiğimiz ay isimleri ocak, şubat, mart, nisan vesaire şekline girdi...
Ve nihayet sıra günlere de geldi...
•
Kendisi de bir “dilci” olan Atatürk dönemi Milli Eğitim bakanlarından Hasan Ali Yücel, bakanlığı dönemine ait bir anısını şöyle anlatıyor:
“Bir gün hızlı dil devrimcilerinden biri geldi. Gün isimlerinin Türkçe olmamasını yüz kızartıcı bulduğunu belirterek dedi ki: ‘Salı dışındaki tüm gün isimleri Arapça ve Farsça’dır. Mesela, pazar, pazartesi, çarşamba, perşembe Farsça, cuma ve cumartesi ise Arapça’dır. Ben bu mahzuru gidermek için yeni gün isimleri buldum.’
“Önüme bir liste koydu ve ‘İşte’ dedi, ‘Türk günlerinin Türkçe isimleri.’
“Listeye baktığımda hafakanlar bastı. Pazar gününün karşısına ‘gezgün’, pazartesinin karşısına ‘öngün’, salının karşısına ‘işgün’ yazmıştı. Bu listede çarşamba ‘güçgün’, perşembe ‘koşgün’, cuma ‘yorgün’, cumartesi ‘bitgün’ olmuştu.
“Şaşırdığımı görünce izahat vermeye başladı, adam...
“Pazar gününe ‘gezgün’ demesinin sebebi tatil olmasındanmış, çünkü tatilde gezilir, eğlenilirmiş...
Pazartesiye ‘öngün’ demesinin sebebi, haftanın ilk iş günü oluşuymuş...
Salı ile çarşambaya ‘işgün’ ve ‘güçgün’ demesinin sebebi ise, haftanın en yoğun ve zor günleri olmalarındanmış...
Perşembeye ‘koşgün’ demesi, iş peşinde koşulmasından, cumaya ‘yorgün’ demesi dört gün çalışan insanın yorgunlaşmasından, cumartesiye ‘bitgün’ demesi hafta içi çalışmaktan çok yorulan bedenlerin bitkin düşmesindenmiş.” (Günün birinde cumartesinin de resmi tatil olacağını adam nereden bilsin?)
Meşhur tarihçimiz İsmail Hami Danişmend, bu hikayeyi eski bakanın kahkahalarla anlattığını, kendisinin de unutmamak için not aldığını gören Hasan Ali’nin şöyle konuştuğunu belirtiyor: ‘Bunlar unutulmaz şeylerdir. Sen de unutamayacağın için boşuna not aldın.’
“Esasta Türkçe olan ‘salı’ adının niçin değiştirildiğini de sormakta kusur etmedim.
“‘Onu ben de merak edip sordum’ dedi Hasan Ali, ‘yedi gün adının, iş ve çalışma anlamı ile ilgili olması gerektiğinden bahis buyruldu.’
“Ve bu evrim, devrim, çevrim bahsine kahkahalarla son verdi.” (Tarihi Hakikatler, c.1, s. 310)
Ah, neler yaşandı, ne tuhaflıklar, gariplikler, gereklilikler ve gereksizlikler yaşandı.
fax: 0212 652 76 69

Yavuz Bahadıroğlu 26 Şubat 2004 Vakit