Şeytanın mükâfatı

Esmâ hanım sultanın ziyâreti ile Türkiye-Suriye arasındaki sular ılıca seviyesinden kaplıca seviyesine yükselirken, Turgut Emin dostumuz şu değerlendirmeyi yapmıştı:
“Afganistan’ı işgal ederek Asya üsleri’ni halleden, Libya’yı sessiz sedâsız teslim alarak Afrika’daki problemlerinden birinden kurtulan ABD-İsrail siyaseti; ‘Ortadoğu’yu biçimlendirmeye Irak’tan başladı.
“İsrail için tehdit ve tehlike olan yönetimlerden arındırılmış bir Ortadoğu gerekiyor onlara artık... Bunun için de, İsrail’in canını sıkan Irak-Suriye-İran gibi; nötr Lübnan-Ürdün gibi; başından beri iyi ilişkiler içindeki Türkiye gibi; tüm ülkelerin içinde yoğurulacağı bir ‘İsrail Siyaset Dairesi’ gerekiyor onlara...
“Irak savaşla ve işgalle yeni statüko oluşturularak biçime sokuluyor... Libya’yı sessiz sedâsız teslim almaya zorlayan şartlar, Suriye’yi ‘diplomatik çözüm’e icbar ediyor...
“Envâi çeşit ikili anlaşma (askerî-ticarî-siyasî) ile İsrail’e bağlandığımızı; İsrail etkisi ve sempatisini bir düğmeye basılmasıyla ‘Ulusal Enformasyon’a dönüştüren bir medyaya sahip olduğumuzu; muktedir mihrakların da İsrail sevgisini gözönüne alırsanız; İsrail Siyaset Dairesi’nin baş köşe’sindeki yerimizin de tartışılmaz olduğunu göreceksiniz.” (Vakit, 11 Ocak 04)
Tesbite diyecek yok; kitabın tam ortasından alınıp ortaya serilmiş. Ülkemizin bu nevzuhur dostunun ise bu asrın “şeytanı” olduğunda şüphe var mı? Olması mümkün değil! Öyle ise yine Muşlu dostumuz Molla Muhammed Özkan’dan tâze bir fıkra anlatmanın tam yeridir. İki kişi kavga ediyormuş, onları ayırmak için başkaları da yanlarına gelmiş. Güngörmüş birisi kavgacıları yatıştırmaya çalışırken, “Şeytana lânet edin, lâine uymayın” tavsiyesinde bulunuyormuş. Bir diğeri ise bu sözlere kızmış, “Şeytanın ne işi var?” diyerek mel’unun müdâfaasını yapmış.
Neyse, bir müddet sonra Şeytan-ı lâin bu adama gözükür. Onu kucaklar, sever, kendisini müdâfaa etmesinden dolayı ona bir mükâfat vermek istediğini söyler. Adam da sevinir. Şeytan onu tarlaların içine götürür ve bir taş yığınını işâret ederek, “Buranın altında bir küp altın var. Kaz, al götür” der.
Bu mürüvvet gösterisine çok sevinen adam hemen kazma-kürek getirmeye doğru giderken Şeytan bağırır: “Buraya işâret koymadan nereye gidiyorsun? Ben seni bekleyemem ki, şimdi giderim, sen de burayı bulamazsın. Gel şunların üzerine büyük abdestini yap, işâret olsun!”
Adamın aklı yatmış. Hemen şalvarı sıyırıp işâretini koymaya başlamış. Tam o anda şiddetli sarsıntısıyla gözlerini açmış. Meğer uykuda imiş ve hazinenin yerini belirteyim derken yatağa büyük abdestini yapıyormuş. Durumu fark eden karısı da ahmak şeytan dostunu sallayıp da uyandırmaya çalışıyormuş.
Fıkra bu kadar ve yorum da yok! Siyonist şeytanın kucağına oturan bizimkiler bakalım hangi taş yığınının üzerine işâret bırakacaklar?..

Mustafa Kaplan 26 Şubat 2004 Vakit