Neye mecburuz?

Askeri konularda NATO’ya mecburuz. Ekonomik konularda IMF ve Dünya Bankası’na.. Stratejik konularda ABD’ye mecburuz, siyasi konularda ve Hukuk konusunda AB’ye..
Öyle ya, değil mi, devrimler bir ihtiyaçtan kaynaklanmadı, bir zorunluluktu..
Arap ülkeleri ile dalga geçiyoruz, sınırlarını kendileri değil, İngilizler ve Fransızlar çizdi diye.. Bizim sınırları kim çizdi. Kara sınırlarımız belli. Denizlerde adaları nasıl elden çıkarttık. Hatta Meis’i bile. “Ordular” Akdeniz’e indi ise Meis neden Yunanistan’da. Hem hangi ordular! “Yunan’ı denize döktük” ama Ege’de kendimize geçecek bir koridor bile bırakmadık değil mi?
Selanik Misakı Milli sınırları içindeydi, bıraktık. Musul da öyle.
Suriye ve Irak’ın kuzey sınırlarını çizenler, bizim güney sınırlarımızı da çizmiş oluyorlar. Hatay konusunun nasıl çözüldüğü de belli. Doğuda İran sınırımız zaten rızaya dayalı birkaç düzenleme dışında hep aynen kaldı. Kafkaslara doğru ise, sınırımızı eski Revan Hanlığı’nın sınırları yani Ermenistan belirliyor.. Orada nasıl bir mücadele verildiği de malum.
İngilizler İstanbul’dan ayrılırken göğüs göğüse bir çatışma yaşanmadı. İtalyanlar ve Fransızlar giderken de.. “Geldikleri gibi gittiler.” Gelirken de bir çatışma olmamıştı zaten. İşgal ettiler bitti. Sonradan içeride çatışmalar oldu.. Halk işgali kabul etmemişti. Tutunamayacakları belli idi. İçeride uyumlu bir hükümet kurup geri çekilmek daha uygun olacaktı. Tıpkı bugün Irak’ta olduğu gibi. Lozan Kongresi işgalcilerle masaya oturup anlaştığımız bir konferanstı.. Ve İsmet Paşa’nın Lozan dönüşü her şey değişti..
Önceki gün Bursa’daydım. Bursa’da Osmanlı sultanlarının türbesi başında ne yazıyor biliyor musunuz, (Osmanlı’yı kasdederek) “İrtica ile mücadele düşmanla mücadeleden daha zor ve elzemdir..” İrticanın onların lehçesindeki manasını Mehmet Akif Safahat’ında açıklar! Hatırlasanıza, iç isyanlarda, İstiklal Mahkemesi’nde infaz edilen, hayatını kaybedenlerin sayısı ne, İstiklal Savaşı’nda hayatını kaybedenlerin sayısı ne! Öyle değil mi: “Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti..”
Sahi 1919’dan sonra Kurtuluş Savaşı olarak “düzenli ordular” tarafından kaç savaş yapıldı! İnönü, bir ve iki, Sakarya, Dumlupınar.. 1. İnönü Savaşı diye bir savaş oldu mu acaba? Başkumandanlık Meydan Muharebesi dahil, bu savaşlara kaçar asker katıldı, kaçar gün sürdü? Kaç kişi hayatını kaybetti ve sonuç! Bunların hepsinde de karşıdaki düşman kim idi? Ötekiler neredeydiler? Düzenli orduların öteki kuvvetlerle hiçbir savaşı oldu mu?
Hiç aklınıza gelmiyor mu, savaşarak yenip dışarı attığımız kuvvetlerle nasıl olup da daha sonra masaya oturup kendi egemenlik alanlarımızı müzakere ediyoruz! Lozan Sulh Konferansı (?!)nda sanki Türkiye galip bir ülke değil de, yenilmiş ve işgal kuvvetlerinin köşeye sıkıştırdığı bir ülke gibi. Hani hep derler, cephede kazandık, masada kaybettik diye. Sahi Lozan Zafer mi, Hezimet mi?
Düşünün ABD ve İngiltere gün geliyor gitmeye karar veriyorlar ve Irak üzerindeki taleplerini dikte etmek için bir konferans düzenliyorlar. Rejiminiz şöyle olacak, hukuk sisteminiz şöyle. Şu kadar tazminat ödeyeceksiniz, şu kadar imtiyaz vereceksiniz, biz de sizi tanıyacağız.. Sonra da Irak halkı, o günü bayram yapacak.
İtiraf edelim ki, olup bitenlerin çoğu bir ihtiyaç değil, zorunluluktu!
Hâlâ bu zorunluluk devam ediyor. Hukuk reformu, uyum yasaları, ya da bazı reformların yapılamaması da bir zorunluluktan kaynaklanıyor, meslek okulları konusu, YÖK, RTÜK, başörtüsü konusu da öyle. Hepsi birer modern tabu!
Hatırlasanıza, tek parti iktidarında, açık oy gizli tasnifle oluşturulan bir parlamentoda, yargıçların kararlarının yasa kabul edildiği bir dönemde, yasa teklifleri, gerekçesiz olarak meclise getirilip, müzakeresiz olarak oy birliği ile kabul edilirken, yapılan düzenlemelerin hukuki ve demokratik düzenlemeler olduğunu kim iddia edebilir.
Bu iş burada bitmeyecek. Daha devamı var. Yarın da bu konuya devam edelim mi?
Selam ve dua ile.
 

Abdurrahman Dilipak 22 Nisan 2003 Vakit