Müsteşrik kafası-3

Herr Hofman, dünya üzerindeki pek çok Müslüman gibi düşünerek demiş ki: “İslâm’ın ilk yıllarında kadınlar, toplumsal hayatta önemli role sâhiptiler.” (Vakit, 5 Mayıs 04). O da teâmüle uyarak Cemel’deki Hz. Aişe (r.anha) misalini vermiş ve eklemiş: “İslâm devletinde kadınların bakan, memur, polis ve asker olarak çalışmasını meşru gösterecek yeterince temel var.”
İşte biz bu anlayışa “müsteşrik kafası” diyoruz. Halbuki, bir Müslümanın edille-i erbaa ile konuşması, o hududlar içinde düşünmesi gerekir. Önüne her gelenin dinde yorum yapma hakkı yoktur. Dinde yorum yapacak kişilerin “ictihâd” ilmini elde etmeleri mecbûridir.
Alman devletinin iyi bir diplomatı olan Herr Murat W.Hofman, müsteşrik mantığı ile görüş beyan etmiş. Onun da dediği gibi, kadınların toplumsal hayatta rol almış olmaları, İslâm devletinin ilk kuruluş yıllarındadır. Daha sonra ise gerek nâzil olan Kur’an âyetleri ve gerekse sahih hadislerle bu hâle son verilmiştir. Ehl-i Sünnet içindeki hangi hak mezhebin ahkâmına göz atsanız, bu gerçeği görürsünüz.
Hz. Aişe (r.anha) vâlidemizin Cemel’e katılması gerçi onun için ictihâdı idi; ama umum müctehidler o ictihâdın “hata” olduğunda ittifak etmişlerdir. Hata eden müctehid sevab kazanır, fakat onu taklid eden mes’ul olur. “Vekarne fî büyûtikünne” fermanı ve “hicâb” âyetinden sonra İslâm cemiyetlerinde kadın, sosyal hayattan çekilmiştir. Günümüzden bir asır önce başlayan çözülmeye bakarak dinin emrine ters yorumlara kapılmak, yapanı değil ama öyle inananı iman cihetiyle mes’ul eder kanaatindeyim.
Bendeniz de Bediüzzaman Hazretleri’nin (ra) temel kaynaklardan aktardığı gibi, “Kadınlar yuvalarına dönmeli” inancını esas kabul ediyor, aksi ifadelerin müsteşriklerden kaynaklandığına inanıyorum. Bizim vazifemiz, mevcut duruma kılıf uydurmak değil, bizlere intikal eden ma’nevi değerlere bağlı kalmaktır.
Herr Hofman ayrıca, “İslâm devleti demokratik olabilir, İslâm ve demokrasi bağdaştırılabilir” demiş. Şimdi İslâm ve Hıristiyanlık bağdaştırılmaya çalışıldıktan sonra, o niye olmasın? Zaten herkes de teşne mâşâallah! Müslümanların rahip ve rahibelerini de millet ekranlar dolusu seyretmiyor mu? Hem o “İslâmî demokratik” yapı da Churchill’in dediği gibi, “Kötü hükümet modellerinin en iyisi” olarak görülmeli imiş! Niye? İslâm, beşere “en mükemmel” bir sistemi getirmemiş miydi? Neden kötü olacak?
Herr Hofman, bu mes’elede iki “büyük İslâm hukukçusu”nun sözleriyle, bizler gibi demokrasiyi reddeden Müslümanları susturuyor. Bunlar, “İslâm ve demokrasinin birbirine uymadığını söyleyen Müslüman, ne İslâm’dan, ne de demokrasiden bir şey anlıyor” diyormuş! Bu isimlerden birisi “Fethi Osman” imiş, ben tanımıyorum. Los Angeles’te yaşıyormuş! Vehbi’nin kerrakesi elbette anlaşılıyor. O kişinin yaşadığı ülkenin orduları, şu an onların dediği “demokrasi” nevâlesini Irak topraklarında ekiyorlar! Onlara mübarek olsun! Biz elbette o “demokrasi” aldatmacasından bir şey anlamıyoruz. Kim bilir, biz de kapağı Los Angeles’e atsak, oradan dünyaya Fethi Osman gibi bakabiliriz! Diğeri de Katar’lı Yusuf El-Kardavi imiş; Ehl-i Sünnet’in sarih tesbitlerine zıt fetvâlarını gördüğüm bu kişi hakkında konuşmak istemiyorum. Evet, biz demokrasiden bir şey anlamıyoruz, ama hamdolsun İslâm hakkındaki bilgilerimizden şüphemiz yok! En azından beynimizde Los Angeles baskısı yok!..
Herr Hofman’ın ya şu sözlerine ne diyeceğiz: “Demokrasi; eski Yunanistan ve Roma’da kaybolduğu gibi Medine’de de kayboldu. Onu ta’kîb eden Emevîler, Abbasîler, Fâtımîler, Moğollar, Memlükler, Osmanlılar, Batı’daki hükümdarlar gibiydiler.”
A monşer, o çok sevdiğiniz “demokrasi” madem çıkış yeri olan eski Yunan’da da kaybolmuş, bırakın Cehennem’e kadar yolu var! Kadim Yunan ve Roma’nın çağdışı kalmış mirasını hortlatmak Müslümanların üzerine vazife mi? Bize ne?
Hem, “Medine’de de kayboldu” ne demek? Vahyin gürül gürül aktığı bir merkezde, beşer beyninin pisliği ne arıyor? Allah Rasulü (sav) “vahy” yerine insanlara “demokrasi” mi tebliğ etti ki, kayboluşundan söz ediyorsunuz? Medine’de “Allah’ın sözü” değil de, “Aristo ve Sokrat’ın sözü” mü yerleştirilmişti ki, demokrasi orada kaybolmuş?
Müslüman hanedanlarını, Batı’nın İslâm’dan habersiz ve vahye düşman kralları ile aynı seviyede görmeyi ise asla kabul edemeyiz. Evet, Asr-ı Saadet sonrasında devlet idaresi dinin esas aldığı mânâdan uzaklaşmıştır, bu doğru; fakat idareciler -ne kadar zâlim de olsalar- bu mukaddes dinin müntesibleri idiler; nasıl olur da bir Haçlı kralı ile aynı imiş gibi görülür? Fatih Sultan Muhammed ile Korkunç İvan, Salahaddin-i Eyyûbi ile Kraliçe İsabella nasıl aynı kategoride sayılır?
Herr Murat W.Hofman, belki de maksadını aşan ifadeler kullanmış. Eski bir Hıristiyan olarak, kendisine şekil veren kültürün te’sirinden hâlâ kurtulamamış. Hâlâ Alman devletinin bir diplomatı gibi davranıyor. Bu kafa yapısının “müsteşrik” mantığı taşıdığını söylemek zorundayız. Müslüman, bu mukaddes dini kabul ettiği anda, mazisiyle bağını toptan koparan, “Sem’inâ ve ata’n┠diyerek edille-i erbaaya teslim olan kişidir. Haddini aşarak müctehidlik taslayamayacağı gibi, müctehid taslaklarının müsteşrik kopyalarına da aldırmaz.
Herr Hofman, eğer vazifesi gereği Müslüman gözükmüyorsa, bu mes’eleler üzerinde ciddi düşünmesi, bir Müslüman kardeşi olarak bizi sevindirir. İnancının yarısı Hıristiyanlıktan, yarısı eski Yunan’dan bir Müslümanlık, bu dünyada prim yaparsa da, kabrin ötesinde geçerli olmaz.

Mustafa Kaplan 13 Mayıs 2004 Vakit