Misyonerlik... Ya da, maskeli Haçlı Savaşı!

Biliyorum, sık sık bu konuya temas ediyorum... Çünkü, “hayatî” derecede önemli... Benim inancım, “bir insan kurtarmanın, dünyayı kurtarmak kadar önemli” olduğunu söyler... Aynı şekilde, “bir insanı kaybetmek de, dünyayı kaybetmek”le eşdeğerdedir!.. İşte bu yüzden sık sık temas ediyorum bu konuya... “İnsanımızı kaybetmemek” için!.. Zaten “10 bin” insanımızı kaybettik!.. Bari geri kalanları kurtaralım “kaybolmak”tan!..

ONLAR İZİNLİ Mİ?
Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki;
“Taşların bağlı, köpeklerin serbest” olduğu köy gibi!..
“Kur’an öğrenimi”ne karşı yoğun bir “saldırı” var!.. “Öğreticiler”in eli-kolu bağlı!.. Ama, “misyoner”ler; ellerini-kollarını sallaya sallaya, rahatlıkla cirit atıyor bu ülkede!..
Sadece şu kadarını söyleyeyim:
Son birkaç yıl içinde, “irticaî eğitim”(!) yaptıkları bahanesiyle, toplam “89 operasyon” yapılmış!..
“13 Kur’an kursu”, izinsiz oldukları iddiasıyla kapatılmış!!!
Toplam 202 kişi gözaltına alınmış, bunlardan 11’i tutuklanmış!!!
“Kur’an öğrenen” çocuklardan 1409’u, kurs hocalarının elinden “kurtarılarak”(!) ailelerine teslim edilmiş!!!
Bunlar, “resmî” rakamlar!..
Peki, sorarım size; “Kur’an kursu hocaları”na yönelik bunca operasyon yapılırken, “misyoner locaları”na karşı bir tek “baskın” yapıldığını duydunuz mu hiç?..
“İncil arası dolar” dağıtanların yakalarına yapışıldığına veya kodese atıldığına şahit oldunuz mu?..
Ben duymadım, görmedim!..
Onlar, öyle “serbest ve özgür” çalışıyorlar ki, zaman zaman tereddüt geçirmiyor değilim!..
Soruyorum kendi kendime;
“Yoksa, yanlış bir ülkede mi yaşıyoruz?.. Burası Türkiye değil de, başka bir memleket mi?”
Hani, “umut yolculuğu”na çıkıp da, “ıssız bir sahil”e terk edilen “mülteciler” var ya... Hani, “Burası İtalya deyip, indirdiler bizi!” deyip, aldatıldıklarını söylerler ya, işte ben de, zaman zaman “aldatılma hissi” yaşıyorum!..
“Burası, halkının yüzde 99’u Müslüman olan Türkiye” diyorlar, ama şüphedeyim!..
Acaba, aldatıyorlar mı bizi?..
Değilse; “Halkı Müslüman” bir ülkede, “İslâmiyet”i ve bu dinin kitabı olan Kur’an-ı Kerim’i öğrenmek ve öğretmek niye suç?..
Ya da; “İslâm propagandası”(!) yapanlar birer birer yakalanıp içeri atılırken, “Hıristiyanlık propagandası” yapan misyonerlere niye dokunan yok!..
Neymiş; “İzinsiz Kur’an kursu”ymuş da, ondan kapatılıyormuş!..
İyi de birader; Hıristiyanlık propagandası yapanlar “izin” mi alıyor?!?

TEBRİKLER İSMET ÇİFTÇİ
Her neyse... Olayın bu boyutunu çok yazdık... Yeniden oraya girersek, çıkamayız...
Onun için, “yeni gelişmeler”den söz edeyim!..
Efendim;
Bütün “baskı”lara ve “baskın”lara rağmen, yine de “duyarlılığını kaybetmemiş” kişi ve kuruluşlar var bu ülkede...
Bunlardan biri de, Türkiye Kamu-Sen’e bağlı Türk Diyanet Vakıf-Sen... Bugüne kadar, birçok konuda “duyarlı” bir tavır sergileyen Türk Diyanet Vakıf-Sen, şimdi de “misyonerlik tehlikesi”ne dikkat çeken bir kitapçık hazırlatmış...
Bu duyarlılığından ve gayretinden ötürü; öncelikle Türk Diyanet Vakıf-Sen’in Samsun İl Temsilcisi İsmet Çiftçi’yi kutlamak istiyorum...
“Millî ve Manevî Bütünlüğümüzü Tehdit Eden Tehlike: Misyonerlik” isimli kitapçık, gerçekten de “uyarıcı” ve “bilgilendirici” nitelikte...
İsmet Çiftçi’nin, kitapçıkla ilgili açıklaması da, üzerinde düşünülmeye değer...
Şöyle diyor: “Misyonerler, millî ve manevî bütünlüğümüzü tehdit ediyor, ancak tarih boyunca çarptıkları yalçın kayalıklar olan Türk milletinin sağlam iradesi karşısında ne yapacaklarını da şaşırıyorlar. Bunların ipliğini pazara ancak Türk milleti çıkarır.
Dinler arası diyalog çerçevesinde büyük İslâm Mütefekkiri Yunus Emre’nin adını ortaya atıp sevgi ve hoşgörü mesajlarıyla bu milleti kandıramazlar. Yunus Emre bu milletin sevgilisidir. İslâm zaten sevgi demektir.
Misyonerler; toplumsal direnci zayıflatan ve değerler erozyonunu hızlandıran lüks, moda, içki ve uyuşturucu bağımlılığını yaymaya çalışıyor. En çok da, özel okullar ve kültürel faaliyetlerle etkili olmak yolunu seçiyorlar!.. İnsanların zaaflarından yararlanarak düşünce ve yaşam şekli empoze ediyorlar!”

ZAAF AVCILARI!
İsmet Çiftçi, misyonerlerin “zaaf avcıları” olduğunun da altını çiziyor...
Peki; Hıristiyan dünyası, “misyoner”lere niçin ihtiyaç duyuyor?..
Ya da; Müslümanların bağrına, birer “Truva Atı” olarak sokulan misyonerlerin “görev” ve “amaç”ları ne?..
Kitapçıkta, bunlar anlatılıyor...
Asıl amaç, “İslâm’ı karalamak” ve İslâm’a olan yönelişi durdurmak!..
“Haçlı seferleri”nin bir sebebi de bu!..
Ne var ki, bundan da sonuç alınamayınca, “misyonerler” sokuldu devreye!..
Nasıl ve niçin?..
Buyrun, kitapçıktan okuyalım:
“Savaş yoluyla Müslümanların Hıristiyanlaştırılamayacağını anlayan Aziz Francis Assisi (1182-1226) ilk misyoner teşkilâtı da denebilecek olan Fransiskenliği kurmuştur. Ortaçağ boyunca Hıristiyan dünyası savaş yoluyla elde edemeyeceği yayılmacılığı misyoner faaliyetleri ile kazanma çabası içerisine girmiştir.
Fransiskenleri Dominikenler, onları da Cizvitler takip etmiştir. Böylece Hıristiyan Katolik dünyası misyonerleri dünyanın çeşitli yörelerinde Hıristiyanlığı yaymaya çalışmışlardır.
Ortak prensipleri, “karşı tarafın zaaflarından yararlanmak”tır. Misyonerler, gelişmiş olan Batı medeniyetini Hıristiyanlıkla aynı gösterir. Hedeflenen ülkede kiliseler dikip, buraları yaşatacak elemanları çoğaltmaya çalışırlar ve o ülkenin aydınlarının eserlerine ve kültürlerine Hıristiyanlık unsurlarını sokmaya çalışırlar.
Misyonerler kültürel etkileşimi ve faaliyetleri amaçları için en uygun ortam olarak görmekte ve kullanmaktadır.
Nitekim Rahip Samuel Zwemer’in misyonerler için yaptığı şu uyarı önemlidir: “Müslümanları vaftiz etmek için boş yere çabalamayın. Başka yollar, başka çareler deneyelim. İslâm memleketlerinde girişeceğimiz faaliyetlerde onlara, Hıristiyan âdetlerini, Hıristiyan bayramlarını, kültürünü ve ahlâkını aşılayalım.”
Misyonerlerin açık ve gizli çalışma metodları vardır. Açıktan, doğrudan doğruya Hıristiyanlık propagandası yaparlar. Misyonerler doğrudan dinî propaganda yerine insanî yardımları ön plana çıkararak, faaliyetlerine farklı bir karakter kazandırırlar.
Tıbbî yardımlara ve eğitim faaliyetlerine öncelik verirler.
International Missionary Council’de sekreterlik görevinde bulunan William Caton, ‘Müslümanlara yaklaşmada dikkatli olmalıyız. Hıristiyanın, Müslümana ilk mesajı doktrin değil, sevgi olmalıdır’ demektedir!..
Londra Misyoner Teşkilâtı Başkanı’nın, “Biz İngilizlerin müreffeh ve saadet içinde yaşamamız için Müslümanlar arasına nifak tohumları ekmemiz lâzımdır. Onların içinde ihtilâf kıvılcımlarını tutuşturmalıyız. Biz Osmanlı Devleti’nin her tarafına fitne sokarak, onu yıkacağız” diyerek niyetlerini ortaya koymaktadır!”

ASIL TEHDİT BU!
Onların “niyet” ve “emel”leri böyle... İşin doğrusu, bir hayli mesafe de katettiler!..
“Toplumsal direnç” gittikçe zayıflıyor!..
“Değerler erozyonu” hızlandı!..
“Lüks, moda, içki ve uyuşturucu bağımlılığı” ise had safhada!..
Eh, böylesine “zaaf” dolu bir bünye de, sonunda elbette “zayıf” düşer ve “mikrop”lara yenilir!..
O bünye; hele bir de, “içten darbe” yiyorsa, hepten yıkılır!..
İşte ben; bu “tehlike”yi gördüğüm için, sık sık soruyorum kendime;
Tamam, “misyoner”ler, nihayetinde “görevlerini” yapıyorlar... İyi ama; “baskı” ve “baskın”larıyla onların ekmeğine yağ süren “resmî zevat”ın yaptığı ne?..
Yoksa, onlar da “misyonerlerin lejyonerleri” mi?..
Değilse; bu “gaflet” neyin nesi?.. Yoksa; gaflet değil de, bir “ihanet”le mi karşı karşıyayız?..
Hayır, susmayacağım...
Bu soruyu, hep soracağım!..
Çünkü;
Ülkem insanları “tehdit” altında!..
Hem de, “öncelikli” tehdit!..



Canlı bir örnek... Misyonerler böyle çalışıyor!

Birkaç gün önce, “elektronik posta”dan bir mektup aldım... Misyonerlerin nasıl “tuzak” kurduğunu ve nasıl bir “metod” izlediğini anlatan bu mektup, “olayı bizzat yaşayan” birinden geliyordu...
Tam adı bende saklı S.K.’den gelen bu mektubu, virgülüne bile dokunmadan, aynen yayınlıyorum...
Buyrun, ibretle okuyalım:
Kıymetli Hasan Abi,
“17 Ocak 2004 tarihli Ordulu misyoner yazınızı okudum. Ülkemizde cirit atan misyoner faaliyetleriyle ilgili olarak halkımızı aydınlatma yönünde gösterdiğiniz hassasiyet için çok teşekkür ederim.
O günkü yazı, beni 2 kere derinden etkiledi. Çünkü ben de Orduluyum... İkincisi, uzun yıllar İngiltere’de çeşitli işlerde çalıştıktan sonra, 1996 yılında Londra’da bir Amerikalı aile ile yol ortasında tanıştım. Kendilerinin öğretmen olduğunu, ilk kez Londra’ya geldiklerini söylediler, bana bir otel adı sormuşlardı... Onlara yardımcı oldum. Hatta onlara çay ve pasta ikram ettim.
Bir saat beraber oturduk, ayrılırken benden adresimi istemişlerdi, ben de adresimi vermiştim. 1 yıl sonra, Londra’ya beni görmeye tekrar geldiler.
O zamanlar “Türk lokantası”nda çalışıyordum... Benim bu işi Amerika’da yaparsam, daha çok para kazanacağımı ve bu işi kurmak için bana yardımcı olacaklarını taahhüt ettiler.
Ben de Amerika’yı daha önce hiç görmediğim için ve herkes gibi, benim de kafamda Amerika rüyası olduğu için, onlara inandım.
1998 yılında İstanbul’a geldiler, vize işlemlerim için bana yardımcı oldular.
1998 yılı 2 Şubat’ında Amerika’ya gittim. Chicago havaalanında beni karşıladılar. Iowa eyaletindeki evlerine götürdüler.
Adamın, küçük bir kilisenin papazı olduğunu ilk gün öğrendim. Bunlar, “ailece misyoner”di!.. Bana; eğer misyonerlik faaliyetleri için yardımcı olursam, her türlü maddî ve manevî desteği vereceklerini söylediler.
Aldatıldığımı anladım...
Bana 100.000 Amerikan Doları teklif edildi. 3 günlük dünya hayatını ahiret hayatına değiştirmeyeceğimi söyledim... Paraları kadının suratına fırlattım.
Orada daha fazla kalmayıp birkaç gün sonra o evi terk edip Chicago’ya gittim...
2 yıl önce Milliyet gazetesinde ballandıra ballandıra bir haber vardı... “İstanbul’da Türkçe öğrenmek isteyen yabancılar artıyor” diye...
O resimler içinde, beni kandırıp Amerika’ya götüren Amerikalı ailenin çocuğu da vardı. İstanbul’da misyonerlik faaliyeti için Türkçe öğreniyorlardı.
Daha sonra; bu ailenin deprem esnasında da Türkiye’ye geldiğini ve yardım adı altında İncil dağıttığını öğrendim.
Bunlar Türkiye’ye değişik isim altında gelip, saf ve fakir insanları kandırıyorlar!..
Ve maalesef; birçok Türk evlâdı bu şerefsizlerin tuzağına düşüyor.
Bu konunun peşini lütfen bırakmayın... Bu konuda bana düşen bir görev olursa size yardımcı olmaya hazırım...
Saygılarımla...”
..........
Gördünüz... Her şey gayet açık ve net...
Hem de;
“Yaşayan”ların dilinden...
Hâlâ uyanmayacak mıyız?..



Sam Amca!

Şu çizgi, aslında “Sam Amca”yı anlatmaya yetiyor... Dünyanın gözüne sokulan bu parmak, bir “tehdit” ifadesi!..
“Paranoya” derecesinde “korku” yaşayan ABD, dünyayı “tehdit” ediyor, herkesi de “tehdit” olarak görüyor!..
Başbakan’ın gezisine katılan “Türk heyeti” de, “parmağa” takılmış!.. Tek tek “parmak izleri” alınmış ve “yakın plân fotoğraf”larla fişlenmişler!.
Bu, “korku”nun ifadesi!.. Ne var ki, korkunun ecele faydası yok!.. ABD’nin korktuğu başına gelecek!..

Hasan Karakaya 27 Ocak 2004 Vakit