Mekke’den Habeşistan’a... Ankara’dan Viyana’ya!

Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz’e “elçilik” ve “tebliğ” görevinin verildiği ilk yıllar... Kimi O’nu “inkâr” ediyor, kimi de “bildirdiklerini” aynen kabul edip, “iman” ediyor... Allah (c.c.)ın “ayet”leri indikçe, “Müslüman” olanların sayısı hızla çoğalıyor... Bu arada da, görülmemiş “iftira”lara, dayanılmaz “işkence”lere maruz kalıyorlardı...
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in etrafında toplananlar arttıkça; O’nun düşmanları daha bir öfkeleniyor ve “yaşam tarzları”nın tehlikede olduğu vehmine kapılıp, “zayıf mü’minler”e yaptıkları “işkence”leri daha da artırıyorlardı...
Her kabile, “kendi Müslümanları” ile uğraşıyordu... Onları “hapsediyor”lar, “döverek işkence ediyor”lar, “aç ve susuz” bırakıyorlardı!..
“Dinlerinden dönmeleri” ve yeniden “putlara tapmaları” için; onları, “sıcağın en fazla olduğu” anda, Mekke sokaklarında “güneş altında kalmaya” zorluyorlardı!..
VİYANA: KAÇIŞ ŞEHRİ
Yukarıdaki “tasvir”ler; İngiliz asıllı Müslüman yazar Martin Lings tarafından kaleme alınan ve İnsan Yayınları tarafından neşredilen “Hz. Muhammed’in Hayatı” adlı kitaptan...
Müslüman olduktan sonra Ebubekir Siraceddin adını alan Martin Lings’in, “Mekkeli Müslümanlar”a reva görülen “işkence”leri anlatan bu satırlarını okurken; şu tevafuka bakın ki, Hürriyet’in sürmanşetine takıldı gözüm...
Başlık şöyleydi:
“Türbanın Viyana kuşatması”
Hemen altında da, şöyle bir ifade:
“Avusturya’nın başkenti Viyana, Türkiye’de üniversiteye gidemeyen İmam-Hatip mezunu türbanlı kız öğrencilerin KAÇIŞ ŞEHRİ oldu!”
Başlığın hemen altında 22x9 cm ebadında bir fotoğraf... Ekonomi Üniversitesi’nin amfisinde çekilmiş... Ben, fotoğrafta toplam 19 bayan öğrenci saydım... 16’sı başörtülü... Sadece 3’ünün başı açık ki, onlar da Avusturyalı olmalı...
SÜMEYYE ANLATIYOR
Aralarında; bizim Abdurrahman Dilipak’ın kızı Fatıma Zehra da var, Millî Gazete Yazı İşleri Müdürü Ekrem Kızıltaş’ın kızı Betül de...
“Tanıdık bir sima” daha var o fotoğrafta... Onun adı da, Esra Sümeyye Özkan... Gerisini, Hürriyet muhabiri Metin Yüksel’in röportajından okuyalım:
“Esra Sümeyye Özkan 22 yaşında. Osmaniye İmam Hatip Lisesi’ni bitirip Fatih Üniversitesi’ni kazanmış. Bir yıl sonra başlayan türban yasağı nedeniyle okulla ilişiği kesilmiş.
Okumak için geriye tek yol olarak türbanın sorun olmadığı bir ülkeye gitmek kalmış.
Ama ona da ailesinin olanakları elvermemiş. (...) Özkan’ın imdadına Viyana Uluslararası Öğrenci Aktivitelerini Destekleme Derneği (WONDER) yetişmiş.
Genç kız kendisine barınmak için yurt, eğitim masrafları için de sponsor olanağı sağlayan WONDER aracılığıyla Viyana’ya gelmiş. (...)
Türkiye’ye karşı buruk hisler taşıdığını ancak kırgın olmadığını anlatıyor:
“Viyana’da insan olduğumu hissetmek bana huzur veriyor” diyor hüzünlü bir ses tonuyla.
Esra Sümeyye Özkan başını açmamak için yurtdışında okumak yolunu seçen tek öğrenci değil. Onunla birlikte 200 başörtülü öğrenci daha okuyor Viyana’da.
Hepsi de İmam Hatip mezunu.
Üniversiteye girişte puan katsayısı farklılığına rağmen, Türkiye’nin önde gelen okullarını kazanmışlar.
Bazıları kayıt aşamasında karşılaşmış “başörtü yasağı”yla. Bazıları yasak nedeniyle okullarına girememiş, uzaklaşmak zorunda kalmışlar. (...) Viyana’da tahsil yapmaya gelen kızların sayısı 200, toplam öğrenci sayısı ise 400’ü bulmuş.
Şimdi Viyana’nın göbeğinde(..), “türbanı sorun etmeyen üniversiteler”de eğitimlerine devam ediyorlar. (...) Çoğu Almanca’nın yanı sıra ikinci bir dil öğrenmeye başlamış. Okullarını bitirdikten sonra Fransa, İngiltere, Kanada gibi ülkelerde ihtisas yapacaklarını söylüyorlar.
(..) Tramvayda, metroda, okulda, hayatın farklı alanlarında oldukça rahatlar. Yabancı ellerde saygı görmek onları mutlu ediyor.”
Evet, sadece Sümeyye değil, “yüzlerce genç kız” var, dışarıda okuyan...
Bir “kaçış yeri” oraları!..
Ya da, “Hicret!”
HABEŞİSTAN’A HİCRET
Bir yandan Hürriyet’in sürmanşetinden verilip, “Pazar” ilâvesinde devam ettirilen röportajı okuyorum, bir yandan da Martin Lings’in anlattığı “Mekke’nin ilk dönemi”ni düşünüyorum...
Gözüm “röportaj”da, aklım “kitap”ta!.. Bir “med-cezir” yaşıyorum adeta...
Bir Mekke’ye gidiyorum, bir Viyana’ya!..
Martin Lings, “Mekke’deki işkence”leri anlatıyor...
“117. sayfa”yı okuyorum:
“İşkence yapanların en acımasızı Ebu Cehil’di. Eğer yeni dine giren bir kimsenin kendisini koruyacak güçlü bir ailesi varsa, Ebu Cehil ona işkence edemiyor, fakat ona hakaret ediyor, adını kötüye çıkarıyor ve onunla alay ediyordu.
Eğer Müslüman olan bir tüccarsa, onun kervanını durdurmak ve mallarını boykot etmekle tehdit ediyordu.
Fakat mü’min olan kimse eğer kendi kabilesinden, zayıf ve korumasız bir kimse ise ona çok işkence ediyordu.
Diğer kabilelerdeki müttefiklerini de kendi zayfılarına böyle davranmaları için ikna ediyordu.”
Öyle bir “işkence” ki; Hz. Sümeyye (r.a.)’nin zayıf bedeni bunlara dayanamıyor ve ilk şehidlerden oluyordu...
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), tüm bunları görüyor, duyuyor ve çaresizlikten kıvranıyordu...
En sonunda, şöyle buyurdu:
“Eğer Habeşistan’a giderseniz; orada, hiç kimseye haksızlık ve adaletsizlik yapmayan bir kral bulacaksınız... Orada, dine sımsıkı bağlı bir hayat vardır.
Allah, sizi bu çektiklerinizden bir kurtuluş yolu gösterinceye kadar orada kalın!”
Bunun üzerine, mü’minlerden bir grup, bugünkü ismi Etiyopya olan Habeşistan’a gitmek üzere yola koyuldu...
Bu, İslâm’da ilk “göç”, yani ilk “hicret” idi!.. Yanlarına aldıkları küçük çocukları saymazsak, toplam 80 kişiydiler...
KUREYŞ ENTRİKALARI
“Muhacirler”, Habeşistan’da gayet iyi karşılandılar ve ibadetlerinde serbest bırakıldılar.
Ne var ki; onların “kendi kontrolleri” ve “bilgileri” dışında hicret ettiğini geç de olsa farkeden “Kureyş liderleri” derhal çareler aramaya başladılar...
Öyle ya; onların “özgürce” yaşaması demek, “yeni Müslümanlar”a zemin hazırlamak demekti... Bu da, kendi “yaşam biçimleri”ni tehlikeye sokardı...
Şöyle bir “plân” yaptılar:
Habeşliler ve özellikle de “Kral Necaşi’nin generalleri” en çok “deri eşya”ları seviyordu... Necaşi’nin bütün generallerine yetecek kadar “deri hediyeler” hazırladılar...
Tabii, “Kral Necaşi” için de zengin hediyeler hazırlamayı ihmal etmediler...
Uzatmayalım... Aralarından, “elçi” olmak üzere “iki adam” seçtiler... Bunlardan biri Sehm kabilesinden Amr İbni El-As idi...
Kureyşli yöneticiler, onlara ne yapmaları ve generalleri nasıl kafaya almaları gerektiğini birer birer anlattı...
Diyeceklerdi ki;
“Size sığınanlar delidir!.. Bizim dinimizi terk ettiler ama sizin dininize de girmediler!.. Yeni bir din icat ettiler!. Halkımızın soyluları; onları teslim etmeniz için bizi elçi olarak gönderdiler!”
Generaller, çok sevdikleri “deri eşyaları” görünce, memnuniyetle kabul ettiler bu teklifi... İçlerinden biri, “Kral’ın hediyelerini takdim etme” görevini üstlendi.
Sonuçta, Kral Necaşi’nin huzuruna çıkıldı, “değerli hediyeler” takdim edildi ve “talep” iletildi...
Necaşi’nin cevabı şu oldu:
“Hayır, Tanrı’ya andolsun; benim korumam altına sığınan, ülkemi yurt edinen ve herkese rağmen beni seçen bu adamları teslim etmeyeceğim!”
MERYEM SÛRESİ VE...
Daha sonra; Kral Necaşi, “Muhacir Müslümanlar”a haber gönderdi... Onlarla görüşecekti... “Kureyşli soylular”ın elçileri ise bu “görüşme”yi engellemeye çalışıyordu!..
Çünkü;
Habeşistan yönetimi; “ticari ve politik” sebeplerle Kureyş’e hoşgörü gösterse de, bir “putperest” oldukları için onları “aşağılıyor”lardı!..
Hem sonra;
Habeşistanlıların çoğu “samimi Hıristiyan”lardı, hepsi “vaftiz” edilmişlerdi... “Müslümanlar” gibi, onlar da “bir tek Allah’a inanıyorlar”dı!..
Bir süre sonra, “Hz. Muhammed’in arkadaşları” Necaşi’nin taht odasına geldiler... Necaşi ve yanındaki “rahip”ler, tek tek inceledi “misafir”lerini!..
Çoğu “genç”ti... Ve ayrıca, hepsinde de, “güzel davranış”larının bir belirtisi olan “doğal bir güzellik” vardı...
Kral Necaşi, onlara niçin kendi halklarından ayrılıp da Habeşistan’a sığındıklarını sorunca, şu cevabı verdiler:
“Ey kral, biz cehalet içinde yüzen, putlara tapan, kutsanmamış etleri yiyen, kötülük yapan ve güçlünün zayıfı ezdiği bir topluluktuk. Biz, Allah bize kendi aramızdan, soyunu bildiğimiz güvenilir bir elçi gönderene dek bu hal üzereydik. O bizi Allah’a çağırdı.
O’nun birliğine inanmamız ve yalnızca O’na ibadet etmemiz gerektiğini, bizim ve babalarımızın taptığı taş ve putlara tapmamamız gerektiğini öğretti. Bize doğru söylemeyi, önerdiğimiz sözü tutmayı, akrabalık bağlarına ve komşu haklarına saygı göstermeyi, kötülüklerden ve kan dökmekten sakınmayı emretti.
Biz bir tek Allah’a inanıyor, O’na ortak koşmuyoruz. O’nun yasakladıklarını haram, serbest bıraktıklarını helâl kabul ediyoruz.
Bu yüzden halkımız bize karşı çıktı ve bizi dinimizden döndürmeye, tek Allah’a ibadeti bırakıp putlara tapmaya zorladı. Sizi diğerlerine tercih edip, bu ülkeye sığınmamızın sebebi bu; sizin korunmanız altında olmaktan memnunuz ve umuyoruz ki sizin yanınızda bize adaletsizlik yapılamaz.”
Sonra, “Meryem Sûresi”nden bir âyet okudular... Bu âyetleri dinlerken, Necaşi de, rahipler de ağladı... Çünkü, Ebu Cafer (r.a.)’in söyledikleri, “İsa (a.s.)’nın getirdikleri ile aynı kaynak”tan geliyordu...
Sonra da, “Kureyşli elçiler”e dönüp, şöyle dedi:
“Gidebilirsiniz... Çünkü Tanrı’ya andolsun ki, onları size teslim etmeyeceğim!”
Kureyşli elçiler, bu “hezimet”i hazmedemeyip, yeni “entrika” ve “tuzak”lara başvursalar da, Kral Necaşi’yi ve Habeş halkını “kışkırtma”yı başaramadılar!..
Süklüm-püklüm döndüler Mekke’ye...
Kral Necaşi’ye sığınanlar ise; eskisi gibi “özgürce” ibadet etmeye, “güven” içinde yaşamaya devam ettiler!..
TAM BİR MED-CEZİR
Ne ilginç ve ne garip değil mi?..
Milâdî takvime göre 1382 yıl önce yaşananlar ile 1382 yıl sonra bugün yaşananlar, ne kadar da birbirine benziyor!..
Martin Lings’in aktardıkları ile Hürriyet muhabiri Metin Yüksel’in aktardıkları, sanki “Türkiye” ile “Habeşistan”ı çağrıştırıyor!..
İsimler de ilginç... Hz. Sümeyye, 1382 yıl önce “işkence” altında şehid oldu... Sümeyye Özkan ve Sümeyye Dursun ise, “YÖK soyluları”nın baskı ve dayatmalarından kaçıp, “muhacir” olarak sığındığı Viyana’da özgür ve güvende!..
Evet, bir “med-cezir” yaşıyorum şu an!.. Düşüncelerim; “Mekke-Habeşistan” ve “Ankara-Viyana” arasında gidip-geliyor!..
Bu, nasıl “benzerlik”tir ki; “dün” ile “bugün”ü aynı anda hissedebiliyorum!..
Hayır; hissetmiyor, yaşıyorum!..
Evet, “Mekke’nin ilk dönemi”ni!..
“Vahyin inkâr edildiği” o günleri!..

Hasan Karakaya 5 Kasım 2003 Vakit