„Kuvvet atmaktır!“

 

Kitab’ımız, anayasamız Kur’an-ı Kerim her asıra hitab ettiği gibi, çeşitli olaylarda kendisini hatırlatan ayet ve hadis’ler hatıra gelmektedir.

Allah Resulü Efendimiz, iman sahiplerini ikaz ederek buyuruyor ki:

„Kuvvetli mü’min zayıf mü’minden hayırlıdır!..“

Evet, kuvvetli mü’min zayıf mü’minden hayırlıdır. Aslında mü’min, her şeyden önce haklı mı, değil mi ona bakar, kuvveti değil de hakkı esas alır.

Bu, mü’minin değişmez ölçüsü, vazgeçemeyeceği vasfıdır. Bunda şüphe de yoktur!

Ancak haklı olmak, tek başına yetmez. Hakkı korumak için kuvvete ihtiyaç vardır. Kuvvetsiz hak korunamaz!

Bundan dolayı Rabb’imiz Enfal Suresi’nin 60. ayetinde ikazını şöyle yapmaktadır:

„Karşıtlarınızı caydırmak için olanca gücünüzle kuvvet hazırlayın!..“

Evet, ayetin ikazı aynen böyledir:

„Olanca gücünüzle kuvvet hazırlayın!..“

-Neden olanca gücümüzle kuvvet hazırlayacağız?

-Çünkü hak, kuvvetle korunur! Kuvvetiniz yoksa hakkı fiilen korumak şöyle dursun sözle dahi koruyamazsınız, söz hakkınız bile olmaz. Çünkü söz de hep kuvvetlinin olur!

Ahirette olmasa da dünyada bu, hep böyle olur!..
 

-Her kaidenin istisnası vardır. ‘Kuvvet kimde ise söz ondadır’ın istisnası yoktur!

Bu söz gerçekten de hiç unutulacak bir söz değil! Bu söz geçerliliğini halen devam ettirmektedir ve belki de kıyamete kadar da devam ettirecektir. Bu, bir kanundur anlaşılan!

Öyle ise sen de sözünü dinletmek istiyorsan Hazreti Kur’an’ın ikazına kulak verecek, kuvvetli olmaya bakacaksın. Yoksa söz hep kuvvetlinin olmaya devam edecektir. Sen de hep „Evet“ demeye mecbur kalacaksın. Akla gelen soru:
 

-Kuvvet nedir ki, biz ona sahip olalım da söz bizde de olsun?

İşte burada da mucizeli bir sözün asırların ötesinden bizi ikaz ettiğini görüyoruz.

Allah Resulü Efendimiz, çıktığı minberinde “kuvvet hazırlayın” ayetinin izahını yaparken bakın kuvveti hangi sözlerle anlatıyor:

„Ela!.. Dikkat edin! Kuvvet atmaktır, kuvvet atmaktır, kuvvet atmaktır!..“

İşte bu sözler, „kuvvet hazırlayın“ diyen ayetin tefsirini teşkil etmektedir. „Kuvvet (ok) atmaktır!“ demiyor da sadece „atmaktır“ diyor!..
 

Demek ki geleceğin savaşları hep atan silahla yapılacak. Savaşlar hep atan silahlarla kazanılacak. „Kuvvet hazırlayın!“ demek atan silaha sahip olun demektir. Denizden atan, karadan atan, havadan atan!..
 

Yoksa kuvvet kimde ise söz hep onda olacak. O kuvvete sahip olmayanlar da sadece dinleyici durumunda kalacaklar. Haklı olacaklar; ama kuvvetli olmadıklarından söz sahibi olamayacaklar.

Bu mevzu ile ilgili Merhum Cemaleddin Hocaoğlu da şöyle demektedir:

„İlim ve savaş meydanlarında mağlup olan şeytanî güçler, bu sefer metod ve yön değiştirdiler. Cepheden ve açıktan saldırıyı bıraktılar da, sinsi ve nifak yolunu takip ve tatbik etmeye başladılar. İslam kalesinden delikler ve gedikler açtılar.

Ama kalenin içindekilere yani bizimkilere açtırdılar. Ve bu deliklerden kendi düşünce ve sistemlerini, adet ve kanunlarını içeriye soktular; Ama, yine bizimkilerin eliyle soktular. Şurasını hiçbir zaman unutmayın: İslam dini dıştan gelen zorlamalardan, dıştan gelen savaşlardan zarar görmemiştir. İslam dini hep içteki münafıklardan, içteki İslam düşmanlarından, içteki sinsi hareket eden şerli insanların şerrinden zarar görmüş ve yara almıştır maalesef.

Buna sebep müslümanların ihmali ve gafleti olmuştur. Yani dikkat edip vaktiyle mevcut olan İslamî şuur ve bu şuurla hareket edip dünya medeniyetine sahip olan ve bu sebeple dünya siyasetine hâkim olan bu babda 16. asırlarda olduğu gibi zirveye yükselen müslümanlar ve İslam âlemi, yavaş yavaş o şuuru kaybetti, tembelleşti ve bu babda durakladı, ilerleme kaydetmedi, hazırlığını yapmadı.
 

Allah’ın Resulü Hz. Muhammed ne diyordu:

„İki günlük kazancı, iki günlük ilerlemesi birbirine eşit olan bir kimse, bir millet zarardadır!“

Kur’an-ı Kerim ne diyor: „Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar (savaş araçları, jipler, kamyonlar, tanklar,uçaklar, toplar, füzeler ve her türlü savaş malzemesi) hazırlayın. Bununla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız tam olarak size ödenir, hiç haksızlığa uğratılmazsınız!“ (Enfal, 60)
 

Demek ki her şey güçlü ve kuvvetli olmaya bağlıymış. Bir taraftan Allah emrine bir taraftan Peygamber tavsiyesine kulakları tıkayan İslam devleti, İslam âlemi, bir taraftan da dünya da olup bitenlere, düşman hazırlıklarına, tekniğine gözlerini kapadı. Harp sanayiinde, teknik sahada düşman ilerledikçe ilerledi ve netice olarak İslam orduları cephelerde yenilmeye başladı. Rönesans dedikleri bu devirde intibaha gelip (menisteva) tavsiyesine, (ve e’iddu) emrine dönecekleri yerde, batıya, Avrupa’ya imrendiler. Avrupa’yı gözlerinde büyüttükçe büyüttüler. „Vay canına“ dediler.
 

Kendilerinde bir aşağılık duygusu başladı. Kendilerini küçük, Avrupalılar’ı büyük gördüler. Avrupalı da bu hali değerlendirmesini bildi. Ve dedi ki, müslümanlar, dinlerini camiye hapsetmedikçe bizimle medeniyet sahasında boy ölçüşemezler. Çünkü dinleri ilerlemeye manidir. İşte İslam’ı canevinden vurmak için şu ifadeyi kullandılar: „İslam dini terakkiye manidir, ilerlemeye, gelişmeye, tekamüle manidir!“ dediler ve ilave ettiler: „Biz; dinimizi yani hıristiyanlığı kiliseye hapsettiğimizdendir ki, ilerledik ilmî keşifler yaptık.

Teknik buluşlara kavuştuk. Siz de öyle yapın, zira dinle-dünya, dinle-fen, dinle-ilim, dinle-teknik bir arada yürümez!“ dediler. Ve bizden, İslam’dan nasibini almamış bir takım kimseler üzerinde tesir icra ettiler. Ve şöyle bir kıyas yaptılar: Hıristiyanlık ilerlemeye manidir!
Neden? „Din“ de ondan! Öyleyse İslam da bir dindir. O da terakkiye, tekâmüle manidir. Böyle fasit bir kıyas yaptılar!“
 

Bilmem bu yoruma siz de iştirak eder misiniz?

 

Asr-ı Saadet