"Kimin kalbi daha huzurlu?"

Yerküre yanıyor!.. Savaşlar, cinâyetler, katliâmlar... Dünya buhran ve bunalım ateşinde kavrulan cinnet içindeki bir divâne gibi!..

Veya kıyâmetine koşan azılı bir günahkâr gibi!.. İnsanlık, günübirlik yaşamak ve “Hayvanlaşacağım!” çağırtısı ile aklındaki ‘geçmiş’ ve ‘gelecek’ fikrini iptal etmek telaşında!.. Her sahada, her zeminde; büyük ve küçük ölçeklerde, büyük ve küçük âlemlerde o kadîm ve amansız harp devam ediyor: İman ve küfür harbi! Her insan bu harbin bir parçası; insanın her parçasında bu harp her an var zaten! Her fânînin bu harpte menfî veya müsbet bir parça tesiri de var. Eninde sonunda kendi bacağından asılmaktan kurtulamayacak olan her beşer, kendi harbini veriyor!..

Bu ateşli, dehşetli, fırtınalı ve gürültülü harp ve darp içerisinde insanın iki mühim müşkili, iki müşkil problemi var: 1. Kalp selâmeti, 2. Ruh istirahati. Dünyanın dağdağalı harrangürrası, siyasetin dehşetli boğuşmaları ve insan sûretindeki şeytanların ve nefsin hayasızca taarruzları içerisinde kalp selâmetini ve ruh istirahatini koruyabilenler ancak ‘îman’, ‘tevekkül’ ve ‘rız⒠ehli insanlar olabilir. Bu üç haslet ruhun sıfatı olduğu nisbette insan uhrevileşebilir ve bu üç haslet ruhta kuvvet kazandığı nisbette dünya boğuşmalarından nefes alabilir. ‘İman’, ‘tevekkül’ ve ‘rızâ’nın manevî merdivenlerinin üst basamaklarına tırmananlar için musibetler İlâhî birer mektuptur; zindanlar saraydır; kabirler cennete açılan birer kapıdır. Bu şahısların kalpleri eğrilip bükülmez; zulme meyletmez, taraftar olmaz; ümidini kaybetmez, vesveseye kapılmaz... Onlar için en kesif karanlıklar en parlak ziyaların, en çirkin zulümler en haşmetli nusretlerin zarfıdır.

‘İman, tevekkül ve rızâ ehli’ herşeyde İlâhî rahmetin izini, özünü, yüzünü görürler... Her şeyde mükemmel hikmetin cilvelerinin olduğunu bilirler... Her şeyde mutlak adâletin güzelliğinin bulunduğunun farkındadırlar... Bunun için tam bir teslimiyet ve rızâ ile her şeyin Rabbi’nin icraatlarından olan mûsibetleri gülerek “Hoş geldin!” diyerek karşılarlar ve İlâhî merhametten daha ileriye şefkatlerini sürmezler. Bilirler ki Rableri Rahmân ve Rahîmdir. Allah’ın merhametinden daha ileri merhamet ve şefkat sürmek ve iddia etmek elem ve azabın sebebidir. Musibetler ve felâketler İlâhî birer kamçı, manevî birer mektup, semâvî birer ihtardır.

İman, tevekkül ve rıza ehli için gece ile gündüz, yaz ile kış, uzaklık ile yakınlık, safâ ile cefâ, kabir ile dünya farkı yoktur; ‘fark’ın hakiki ölçüsü sadece îman ve küfürdür, İlâhî rızânın olup olmamasıdır, nûr ile nârdır. İman varsa her yer saraydır, îman yoksa saraylar zindandır... Şeyh Hamid-i Velî’nin dediği gibi îman, tevekkül ve rızâ ehlinin ‘gülşen’i (gül bahçesi) daimâ şendir; dillerinde şu mısralar vardır daimâ: “Bizim gülşendeki güller dururlar taze, solmazlar,/ Hazan olup dökülmezler,/ Zemistânü (Kış) bahar olmaz.”

Şimdi, acaba Hz. Ebûbekir (ra) mi kalben huzurlu idi, Ebû Cehil mi?.. Bilal-i Habeşî (ra) mi, Ümeyye bin Halef mi?.. Hz. Musâ (as)’nın kalbi mi daha selâmetli idi, devrin Firavununun mu?. Mehdi’nin rûhu mu daha istirahat içinde idi yoksa deccalin mi?..

Gelelim günümüze... Bush kalben ne kadar rahattır?. Şaron ruhen ne kadar huzurludur?. Lenin, Stalin, Tito, Çavuşesku ve daha nice canlarını cehennem ısmarlayan deccal artıkları ne kadar mutlu ve huzurlu idiler?..

Hakk ehli olmayan hukuksuz şahıslar, karanlıktan beslenen yarasa tıynetliler çok mu mutludurlar?..

Mutlu-mutsuz, huzurlu-huzursuz çetelesini uzatmak mümkün...

Hâsılı: Îmân, manevî bir Tûbâ-i Cennet ağacının çekirdeğini içinde barındırıyor. Küfür ise menevî bir zakkum-ı cehennem ağacının çekirdeğini ihtivâ eder.

Kalbimizin selâmeti, ruhumuzun istirahati için bu hakikat bize kâfî gelmez mi?

e-mektub: ahmeric@vakit.com.tr

Ahmet Muhsin Meriç 06.06.2004 Vakit